OGUZ KAPAK
Selin Deniz

“OYUNLARLA YAŞAYANLAR” OĞUZ ATAY

Oğuz Atay’ın yazmış olduğu üçüncü kitabı ve tek tiyatro metni olan Oyunlarla Yaşayanlar gerçeklerle yüzleşmekten korkan, benliğini ararken kendilerini bir boşlukta bulan ve bu boşluğu oyunlarla doldurmaya çalışan, oyunlarla yaşayanların hikâyesi.

Coşkun Ermiş, yaşadığı mesleki buhran sonucu erken emekliye ayrılan, toplumda kendisine uygun bir rol ve kimlik bulmak isteyen kırk beş, elli yaşlarında bir tarih öğretmenidir. Hissettiği geç kalmışlık ve yetersizlik duygusu onu, kendisi ve toplum için faydalı şeyler yapma kaygısıyla baş başa bırakır.
Çareyi keman dersi almakta görür ancak her alanda olduğu gibi müzikte de kendine yer bulamaz. Tiyatro oyuncusu olan Saffet Söylemezoğlu, Emel Sevinir ve Servet Duygulu ile tanışır. Bu vesileyle tiyatro oyunları yazar ve zaman zaman yazdığı oyunları onlarla oynamaya başlar. Artık hayatının geri kalanında sanatsal başarıya odaklıdır.
Ancak yazdığı oyunları hep yarım bırakmaktadır.
Yaşadığı dönemde insanlar Batı’yı yakalamanın peşindedir. Kendisi her ne kadar alaturka bir insan olsa da yazdığı ilk oyunlar Batılılaşmanın etkisiyle yazılan oyunlardır. Fakat bu oyunlar onun alaturka kişiliğine ters düştüğünden yerli oyunlar yazmaya başlar. Bu konuya dair Coşkun’la Saffet’le arasında şöyle bir diyalog geçer:
“Saffet, ben artık Napolyon piyesi yazmak istemiyorum.”
“Ne oldu birdenbire Coşkun Bey?”
“Ben oldum artık Saffet.”
Yazdığı oyunları bir türlü tamamlayamaması, sürekli konuyu değiştirmesi ve kararsızlığı onun kendine has bir yazın tarzı geliştirememesine sebep olur. Günlük hayatında bile kendini bulamamasının getirmiş olduğu sıkıntının içindeyken kendi üslubunu dahi bulamayışı onun daha derin bir buhrana sürüklenmesinde etkili bir rol oynar.
Severek evlenmediği eşi Cemile, Coşkun’un tiyatro oyunları yazmasından pek hoşnut değildir.
Coşkun’un erken emekliye ayrılması ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Ödenemeyen borçlar, eve gelen hacizler karşısında parasal sıkıntıları az da olsa azaltmak isteyen Cemile’nin dikiş dikerek kazandığı üç beş kuruşu da içkiye yatırır Coşkun. Oğlu Ümit’in okuldaki başarısızlığı karşısında kayıtsız kalır, içten içe kendini suçlu hisseder. O bu gerçeklerle yüzleşemeyecek kadar güçsüz ve özgüvensiz bir karakterdir.
“Ve şunu biliniz ki yıllardır bütün paramı içkiye yatırmış bulunuyorum ve şimdi karımın kazandığı parayı da içkiye yatırıyorum ve karımın evi geçindirmek için dikiş dikmesini de bilmezlikten geliyorum ve her şeyi bilmezlikten gelmiş bulunuyorum: biraz daha rahat yaşayabilmek için evlendiğimi, sevmediğim bir kadının yanına sığındığımı, kaynanamın bunadığını, oğlumun serseri olduğunu resmen ve açıkça bilmezlikten geliyorum.”
Kısacası baba ve eş rolünü başarıyla yerine getirememesi, toplumun dayattığı rollere ayak uyduramaması onu yeni rollerde, oyunlarla yaşamaya iter.
Kitaptaki tek gerçekçi karakter Cemile’dir. O hariç herkes oyun oynamaktadır.
Annesi Saadet Nine kendisini Osmanlı devrinde zanneder ve Cemil Paşa ile beraber yaşamak ister. Bir bakıma Saadet Nine’nin aklı kendisine oyun oynar. Oğlu Ümit, anneannesini mutlu etmek için Cemil Paşa kılığına girerek oyunlar oynar.
Oyun oynamayı yaşamaktan daha kolay bulan Coşkun, yazdığı oyunlarda kendini ele vermekten korkar ancak ister istemez ele verir.
“… Gene gülünç olmaktan korkuyorum. İnsafsız insanlar! Hayat gözyaşına bakmıyor. Oysa insanların merhametine muhtacım ben. “
“İşte bu karışık haleti ruhiye içinde evlendim ben ve karıma teslim oldum. Her şeyi yapmasına izin verdim, çocuğu olmasına, hatta saksıda çiçek yetiştirmesine bile…”
Ulaşamayacağını bildiği büyük hayaller peşinde koşan Coşkun’un gerçek hayattan kaçarak sığındığı oyunlar onu bunalımın ve sıkışmışlığın pençesinden kurtaramaz ve hiçbir şey istediği gibi sonuçlanmaz.
“Ben de büyük meseleler yüzünden harcamış olmak isterdim hayatımı. Küçük dertler yüzünden yıpranıp gitmek istemezdim. Üstelik, bazı şeylerin, mesela zavallı milletimin farkına varmaya başlıyordum. Ben de bir eski zaman piyesi olsaydım. Modern oyunların, modern kahramanları gibi silik bir hayat yaşamasaydım…”
Oğuz Atay’ın Oyunlarla Yaşayanlar’ı okuduğum ilk Atay kitabı ve onun yazarlık dehasına hayran olmamak elde değil.
Karakterler çok güçlü. Kitap sürükleyici ancak derin ve insanı yer yer düşünmeye zorluyor. Bu bakımdan Atay’ın kitaplarını içselleştirmek ve özümsemek diğer yerli yazarların yapıtlarına nazaran daha zor. İnsan okurken, bu oyunu bir kere de sahnede izlemeli, diyor. Kendisi oyunu sahnelenmesi için Kenter Tiyatrosu’na götürmüş ancak “Oyun nerede bitiyor, gerçek nerede başlıyor belli değil” gerekçesiyle reddedilmiş.
Aslında Oğuz Atay’ın istediği de buydu zaten. Bunu Coşkun Ermiş’’un kitapta geçen şu cümleleriyle açıklayalım:
“Anlamıyorum. Oyun nerede bitiyor hayat nerede başlıyor, hiç anlamıyorum.”

 

Yazarımızın diğer  yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

https://iletisim.com.tr/kitap/oyunlarla-yasayanlar/7164

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.