KAYIP PARMAK
Elif Derviş

KAYIP PARMAK İZİ

“Lan biliyor musun, Hacer Teyze’nin parmak izi yok.”

“Nasıl yok? Herkesin parmak izi vardır.”

“Annemin altın gününde gözlerimle gördüm oğlum.”

“Parmağına mı baktın?”

“Hayır. Biri numara mı, tarif mi bir şey istedi, Hacer Teyze de başparmağını telefonun açma tuşuna bastırdı. Denedi, denedi ama telefon açılmadı!”
“Şifresini yazıp girseymiş o da.”
“Of Ahmet, olay o değil! Ben diyorum parmak izi kaybolmuş, sen diyorsun şifre!”
Ahmet omuz silkti. Selim’le aynı apartmanda büyümüş, sayısız altın gününe çocuklara ayrılan küçük masalarda keke böreğe yumularak şahitlik etmişlerdi. Anneler, yeni gelinler, kayınvalideler, komşu teyzeler ve dul kadınlar arasında konuşulanlar çocuk akıllarının ilgisini çekmediği için, havada uçuşan dedikodu ve sitemler salonun iç tarafına dönük kulaklarından girip, sokak kapısına bakan kulaktan çıkar, oyuna, maceraya, top koşturma seslerine karışırdı.
Ahmet’in hayal gücüyle pek işi yoktu. O daha çok tabanlarının top peşinde koştururkenki gücü ve hızıyla ilgileniyordu. Selim ise her gördüğü şeyden hikâye uydurduğu için Ahmet artık onun anlattıklarına çok kulak asmamaya çalışıyor, çünkü umursamıyor gibi görünse de etkileniyordu. Misal, Selim bir keresinde, “Geçen gün çarşının oradaki alt geçidin duvarları annemle üstümüze kapanmaya başlamasın mı! Tost olmadan çıkacağız diye nefes nefese kaldık billa” demişti. O zamandan beri alt geçitten koşarak çıkıyordu Ahmet.
Başka bir gün, Selim balkona çıkıp rüzgârı “Duuuur!” diye bağırarak kesmeye çalıştığında rüzgâr gerçekten kesildiği için, Ahmet öyle günlerde balkondan uzak durur olmuştu. Bir de su şişeleri vardı. Selim onların aslında dert küpü nesneler olduğunu iddia ediyordu. Bir seferinde koca bir şişenin tamamını içtikten sonra uzun bir “Ohhhh” çekerek şişeye dönüp “Biraz rahatladın mı? Bak, dertlerini kendi içime aldım” demişti. Ahmet artık bardağına her su doldurduğunda şişe dillenecek sanıp korktuğundan, bazen çok susayınca bile saatlerce belki annesi getirir diye bekliyordu.
Kitaplarda da hikâyeler vardı, ama Ahmet onların uydurma olduklarını biliyordu. Selim’in her anlattığıysa çocuğun uykularını kaçıran kâbuslara dönüşmeye başlamıştı. Bir keresinde onlarda yatıya kaldığında, Selim’in perdede oluşan gölge-ışık karışımı siluetlerle ilgili hırsız-polis hikâyesini sessizce dinlemiş, sonra arkadaşı horul horul uyurken o bütün gece hırsızın camdan girmesini beklemişti.
Şimdi de yok olan parmak izi çıkmıştı. “Kesin ajan!” diyordu Selim kadını ne zaman görseler. Ahmet dönüp dönüp tombul parmaklı, geniş kalçalı, yumuşacık yüzlü, beyaz saçları tülbendinin içinden pamuk topları gibi kırışık alnına doğru uçuşan Hacer Teyze’ye bakıyor “Böyle ajan mı olur” diyordu. “Evet!” diye heyecanla devam ediyordu Selim. “Bir filmde görmüştüm, yakalanmamak için parmaklarının ucunu jiletle kazıyordu adam. Açamadı işte telefonunu bu da, gördüm diyorum oğlum!” Sonra aklına başka bir teori geliyor ve sevinçle bağırarak bu kez onu anlatmaya başlıyordu. “Belki de hiç parmak izi olmadan doğmuştur! Yani insan değil, uzaylı falandır ama kendini kamufle etmek için insan kılığında geziyordur!” Selim her yeni fikirle biraz daha heyecanlanırken, Ahmet daha da kaskatı kesiliyordu.
Selim’in Hacer Teyze’yle ilgili tuhaf durumu fark etmesinin üzerinden bir hafta kadar geçmişti. Ahmet kadınla her karşılaştığında koşarak yanından geçiyor, korkusundan artık selam bile vermiyordu. Bir gün oğlanlar apartmanın bahçesinde oynarken, karşı kaldırımda pazar çantasıyla Hacer Teyze’yi gördüler. Yanında Ahmet’in annesi de vardı. Selim fark edilmemek için hemen bahçe duvarının iç kenarına çöküp bir örümceğin bacaklarına benzeyen uzun parmaklarıyla duvarın bittiği yeri kavradı ve parmak izi olmayan ajan, katil, insan görünümlü uzaylı Hacer Teyze’yi göz hapsine aldı. Ahmet saklanacak vakit bulamamış, duvarın önünde elinde yarı sönük topuyla donakalmıştı.
“Ne çok kestin be abla bu sene” dedi Ahmet’in annesi Hacer Teyze’ye.
“He ya, 60’ı buldu herhal. Daha da bitmedi.”
“60 mı? N’aptın abla?”
“He, ben de bayılmıyorum da, bu yaşta iş başa düştü, n’apcan? Gelinlerden bi fayda yok; anca alışveriş yapsınlar, kendilerini kocaya beğendirmek için saç boyatsınlar. Bir halttan anladıkları yok. En küçük olan utanma belası yardım edeyim dedi geçen, eli kolu kan içinde kaldı beceriksizin. Dedim ver sen o bıçağı bana, git makyaj mı yapıyon çocuk mu, n’aparsan yap. Bozuldu azıcık galiba, ama n’apayım.”
Selim duvarın arkasından uzanıp Ahmet’in paçasını çekiştirdi. “Hişşşş, oğlum duydun mu bak? 60 tane kestim diyor! Katil lan bu resmen!” Selim ilk defa hayalini kurduğu bir şeyden kendi de korkmuş gibiydi. Ahmet usulca yürüyüp onun yanına sığıştı. Gözünü yaşlı kadından ayıramıyordu.
İki kadın konuşmaya devam ederek yolun karşısına, çocukların sipere yattığı bahçe duvarına doğru yürümeye başladılar.
“Senden bir şey isteyeceğim Sema” dedi Hacer Teyze.
“Tabii abla, buyur.”
“İşin yoksa bana yardıma gelsen ya bugün?”
“Gelirim tabii. Ahmet’in okulu açılacak, pantolon bakacaktık ama yarın gideriz.”
“He tamam. Az yatıp dinleneyim, bir saat sonra falan gel, he mi?”
Duvarın yanından geçerlerken Ahmet tüm cesaretini toplayıp – sonrasında ne yapacağını bilmese de – iki kadının önüne atladı. Hacer Teyze bir çığlık atıp sıçradı. Sema çocuğun kolundan tutup geri çekti ve “Oğlum manyak mısın?! Ne demeye atlıyorsun öyle? Allah allaaah, iyice cins oldun ha bu ara” dedi. Hacer Teyze’nin kısık gözleri çocuğa ters ters bakarken, ağzı komşusuna “Şu senin yeni bıçağı da getir kızım, hani keskin dediydin ya. Lâzım olur” dedi ve Ahmet’e son bir sert bakış fırlatıp apartman kapısında gözden kayboldu.
“N’oluyor sana Ahmet? Kaç yaşında kadın! Kalpten gitse şuracıkta ne yapacağız?”
“Anne gitme onun evine n’olur!”
Çocuk ağlamaklıydı. Selim çoktan sıvışmış, bahçenin arkasından yan apartmanın birinci katındaki evine gitmek için girişteki balkonun demirlerine tırmanmaya başlamıştı bile.
“Ahmet saçmalama artık! Niye gitmeyecekmişim, kadına yardım edeceğim. Hem sana ne? Kim çocuk kim anne! Git oyun mu oynuyorsun, n’apıyorsan yap!”
“Ben de geleceğim!”
Sema dişlerinin arasından bir “Hasbinallah” çekip apartmana girdi, Ahmet de peşinden.
“Otur televizyon falan izle” dedi annesi. “Ayağımın altında dolaşma. Şu okullar bi açılaydı.”
Ve Ahmet televizyonun karşısında artık stresten mi, Hacer Teyze üst kattan büyü yaptı ondan mı bilinmez, uyuyakaldı. Uyandığında annesi yoktu. Mutfak çekmecesinde dipte duran, parlak gümüş saplı kocaman yeni bıçak da gitmişti.
Ahmet telaş içinde, ayağında ne terlik ne ayakkabı fırlayıp üst kata çıktı. Hacer Teyze’nin kapısı aralık, içerisi sessizdi. “Allah’ım n’olur anneme bir şey yapmış olmasın, n’olur Allah’ım.” Ağladı ağlayacak halde kapıyı itti çocuk. Girişin hemen sağ tarafında, mutfağın önündeki kırmızı lekeleri görünce midesi bulanmaya başladı, ama tam öğürecekken elleriyle ağzını kapadı. Çıplak ayaklarıyla, hâlâ ıslak görünen kırmızılığın yanından geçip salona yönelmişti ki içeriden yaşlı kadının yorgun sesi geldi. “Sağ olasın kızım, çok hora geçti valla, kaç haftadır doğra doğra bittim. Kokusu bile çıkmıyor ellerimden, öyle sinmiş. Bu da sondu, artık kim yaparsa yapsın.”
Ahmet içeri bakmaya korkuyordu. Havada tuhaf, bildik bir koku asılıydı ama o an çıkaramadı kokunun ne olduğunu. Nihayet cesaret edip kafasını uzattığında, iki kadını kıpkırmızı olmuş önlüklerle otururken gördü. Bıçaklar sehpanın üstündeydi. Ahmet bu sefer öğürmesine engel olamayınca Sema fırlayıp salonun kapısına geldi. “Ahmet, n’oldu, iyi misin yavrum? Hasta mısın annem?”
Ahmet’in beti benzi atmıştı. Annesinin eskiden beyaz olan önlüğü ne kadar kanlı canlıysa, onun yüzü de o kadar beyazdı.
“Oturtsana çocuğu şuraya. N’oldu oğlum? Bir şey mi yedin de dokundu? Hortlak görmüş gibisin, ha?” Konuşan Hacer Teyze’ydi ve Ahmet dehşet içinde ona bakıyordu. Titreyen dudaklarının arasından belli belirsiz bir “katil” sözcüğü döküldüyse de, duyulmadı.
“Gel” dedi annesi. Ahmet’i koltuğa yatırıp kendi de oturdu ve çocuğun başını kaldırıp kucağına yerleştirdi. Zavallı tir tir titriyordu. “Ateşi de yok, Allah Allah, n’oldu anlamadım ki, bir şeyciği yoktu sabah.”
Ahmet, annesinin hâlâ hayatta olduğunu görünce biraz rahatlamış, ama başı gözü döndüğü için hemen kalkmaya yeltenememişti. Biraz dinlenince kalkacak, annesini bu tuhaf kokulu yerden ve bu cadıdan kurtaracak, akşam da babasına “Taşınalım bu evden” diyecekti. Bunları düşünürken göz kapakları ağırlaşmaya başladı.
Ve gözlerini yummadan hemen önce yerde koca koca leğenler gördü Ahmet. İçleri kıpkırmızı bir şeyle dolu. Minik minik kesilmiş, sulu, parçalı şeyler. Yattığı yerde başı döndü çocuğun ve bir anda derin bir uyku onu içine alıverdi.
“Yorulmuş he, belli” dedi Hacer Teyze. “İt gibi koşuyorlar tabii bütün gün, okul neyim yok. Azıcık uyusun gidersiniz, acele etme. Hem yine yardımın lazım.”
Yandaki fiskos masasından genç kadının cep telefonunu, bir de buruşmuş ufak bir kağıt parçasını alıp uzattı. “Bizim eski muhtara bir şey sormam gerek, ama memleketine dönmüş. Bir arayıver hele.”
“Abla senin telefonundan arasak ya? Görsün adam kimin aradığını? Beni tanımaz ki.”
“Benim telefon açılmıyor.”
“Aaa bozuldu mu?”
“Yahu yok, küçük oğlan heves edip yeni bir şey almış bana. Son çıkanmış, osu busu varmış, n’apacaksam. Taçaydi mi taçiydi mi, bir özelliği varmış. Başparmağını dokunduruyorsun, hop açılıyor. Dedi ki ‘Şifre unutup duruyorsun, artık ezberlemene gerek yok.’ Aman dedim, ne harikaymış.”
“Eee?”
Hacer Teyze sağ elini uzatıp başparmağının iç tarafını gösterdi. Parmak davul gibi şişmiş ve soyulmuştu. Ortasındaki minik kabarık kısımsa delinip kıpkırmızı yara olmuştu. “N’olacak. 60 kilo domates doğrayacağım diye haşat ettim elcağızlarımı. Zıkkımın pekini yesinler, her Eylül aynı terane. Daha bamyayla fasulye var ooof of! İşe yarar bir gelin getirmedi ki hiçbiri!”
Ahmet uykusunda usulca sayıklıyordu: “Annemi bırak pis katil. Anne kaç! Kesecek bu cadı bizi!”

Daha fazla öykü okumak için lütfen buraya tıklayın.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.