hulya duman yazar
Hazırlayan: Hülya Duman


KOLUMUN ALTINDA KELİMELER “TOLGA BİNBAY"

 

Geçen ayki Ercan Kesal söyleşimize Le Guin ile okurları arasındaki geçen bir diyalogla başlamıştım:

“İnsanlar yazdıklarımı okurlar ve aramızda şu diyalog başlar.

– Ama sen de kimsin? Bana kendini anlat! Bunu istiyordum senden.

– Anlattım ya! İşte önemli olan her şey, hepsi orada, kitabın içinde.

– Peki ama sen onları uydurmuştun hani!

– Evet, ama nereden?

 

Öncelikle hoş geldin Sevgili Tolga Binbay. Ursula K. Le Guin’ in cevabını size ilk soru olarak yönlendireceğim.
Hoş buldum Hülya.
Benimkisi liseden kalma bir uğraş, emek. Solcu bir İngilizce öğretmenim ve yine bol solcu bir arkadaş grubum vardı. Yatılı bir okuldaydık, daha çocuktuk ama herkes biraz şair, herkes biraz yazardı… Yani yaşı kadar… Devir yenilgi ve fotokopi dergi devri. 90’ların hemen başı. Dünya ve Türkiye yeni zamanlara açılıyor ve biz yatakhanede Beyaz Zenciler’i okuyoruz… Okumak bile kafa tutmaktı. O dönemde yaşamak için, içimizdeki kökenini henüz bilmediğimiz isyanı yaşamak, kendimizi inşa etmek için okumak, yazmak gerekiyormuş gibi gelmişti. Daha doğrusu yaşamak eşittir yazmak, okumak, izlemek, düşlemek gibiydi. O nedenle sevdim, sevdik harfleri, kelimeleri, şarkıları, müziği. Ve yazdıkça da yıllar yıllar içinde, yol aldım. Olduğu kadar.
Bir de şöyle bir şey vardı: Toplumsal yaşamda özgürlüğün olmadığı ama özgürlüğün okul kitapları arasında dahi bulunup çıkarılabildiği bir dönemdi. Yani arayan için. Üniversite sınavına hazırlanırken test çözerdik. Hiç unutmam, bir Türkçe sorusuna denk gelmiştim. Klasik bir paragraf sorusu. Şöyle yazıyordu paragrafta:
Her insan gençliğinde biraz şairdir. Koltuğunun altında şiirleriyle yürür erişkinliğe. Ne kadarını da oraya taşır? İşte o ayrı bir soru.
Çok etkilenmiştim bu sözden, çok da yer etmişti aklımda. Kolumun altında kelimelerle yürümeyi denedim ben de.

 

Oldukça aktifsin ve birçok yerdesin. Üstelik tam zamanlı mesai yapan bir akademisyensin. O yazıları, öyküleri ne ara yazıyorsun? Hafta sonun nasıl geçer mesela?
Eyvah! Eyvah, çünkü her yerde olan aslında hiçbir yerdedir. Eğer öyle diyorsan bir gözden geçireceğim durumumu… Kesin bir şeyleri ihmal ediyorumdur. Hayatta, ailemde, mesleğimde… Ya da belki yazmak çizmekten de gidiyordur. Çünkü aslında, onca işin arasında pek de yazamıyorum. Benim yazı mekanlarım otobüsler, tramvaylar, metrolar ya da uçak yolculukları. Yani yoldayken yazabiliyorum. Kendi kendime kaldığımda, vaktim olduğunda. Amerikalı öykü yazarı Joyce Carol Oates’in güzel bir sözü vardır: “Yazmanın en büyük düşmanı bölünmektir” diye. Çok doğru! O kadar çok bölünüyorum ki sanırım ancak oralarda bölünmüyor aklım, zamanım, dikkatim. Hafta sonlarım da bölük bölük geçiyor açıkçası. Yani hafta sonu sadece Sol için haftalık yazımı yazabiliyorum. O kadar. Belki de biraz okuma; öyküler, bilimsel makaleler ve siyasi yazılar işte. Ama seviyorum koşmayı, yolda olmayı. Yetişemesem de.
Geçen bölümde Ercan Kesal ile olan söyleşimizde “Bir anlatı geleneğinin çocuğuyum” cümlesi ve “Gömülü bir ruh” kavramı üzerine konuşmuştuk.  “Gömülü bir ruh” derken kolektif bilinç mi kastettiğiniz, diye sormuştum. Ne dersin bu konuda?
Aklıma Oğuz Atay geldi. Nurdan Gürbilek üzerinden… Türkiye’nin ruhu ya da uğultusu, demiş Oğuz Atay. Nurdan Gürbilek de uzun uzun durur, bu tanımın, bu tanımlama arayışının üstünde. Yazan her kişi kendi insanlarının, zamanının, döneminin damgasını taşıyor. Gömülü bir ruh gibi işliyor bu etkileşim. Ve tabii ki kolektif bir bilinç. Ama ne kadarı bilinçte, işte o tartışılır. Yani bu gömülü ruhun ne kadarının farkındayız, bence belirsiz. Örneğin yıkım, yıkıntıda kalma, göç, savaşlar, kayıplar var. Ve evet, bunların bir kısmı içimizde yaşıyor. Ama bir de kolektif önbilinç ve kolektif bilinçdışı da var. Gömülü olan aslında tam da orada. Edebiyat için de öyle toplumsal yaşantı ve sanat içinde.
Ya geçmiş,  geçmiş kuşaklar? Psikiyatri gözü ile ne söylemek istersin? Denk gelişin oldu mu? Önceki kuşaklardan kalan öyküler, anlatılar, kadim bir yorum var mı sende de?
Bende yok. Yani aslında öykü, hikâye, yaşanmışlık çok ama öyle kuşaklarca anlatılmış masallar, söylenceler yok. Biraz kesintiye uğramış bir neslin başıyız bence biz. Kırla, söylencelerle, uzun anlatılarla bağı zayıflamış, geçmişle de bağı farklılaşmış kentli bir insanlar toplamıyız. Uzun boylu ve kadim öyküler oluşturacak zamanımız da niyetimiz de yok. Dağlarda yaşayan tepegözler, ağaçların arasından çıkan Yunan askerleri ya da bir gece eve dönerken ay ışığının altında, önümüzde aniden beliren boynuzlu yılanlar geride kaldı sanki bizim için. Parça başı üreten, parça başı yaşayan makine insanlarız artık biraz. Bu, yani köksüzlük, aidiyetsizlik, hızlılık tabii ki bir risk de getiriyor ama bir yandan da varoluşsal kaygıyı hissedilmez hale de getiriyor. Ya da başkalaştırıyor; işte göçmen korkusuna, aşı kaygısına, dağılmaya yüz tutmuş bir toplumsal bir aradalığa dönüşüyor.
Hayat nedir? Hatta varoluş kaygısı ile nasıl baş ediyorsun?
Zor soru. Bir yandan büyük bir yanılsama hayat. Brecht’in güzel bir müdahalesi var bu hayat meselesine. Biliyorsun, özellikle orta sınıf dünyasında çok yüceltilir hayat ve hayatın nasıl yaşanacağı! İşte mutlaka okunması gereken öyküler, romanlar; yaşarken gidilmesi gereken yerler; ölmeden önce izlenmesi gereken filmler gibi gibi. Buraya bakacak olursak hayat bu “mutlaka”ların bir toplamı. İşte biraz da bu yüceltmeye, kutsamaya (ve tabii ki aynı zamanda da değersizleştirmeye) çomak sokar Brecht; Kafkas Tebeşir Dairesi’nde “İnsan ne ile yaşar?” diye sorar. Hatta biraz çeviriye müdahale edersek “İnsanı hayatta, yaşar tutan nedir?” der. Ve ardından da ekler. Esas soru “hayat nedir” değildir; önümüzü açacak, ufkumuzu genişletecek esas soru “Hayat ne olmalıdır?” der. Bu bakış açısı işte varoluş kaygısına karşı da mücadeledir. Günümüzün orta sınıf çıkışsızlığına. Yaşanması için uğraşılırken yaşanamayan hayata… Baş etmek isteyen mücadele etmelidir. Aranan konfor sadece onun içindedir, başka yerde değil.
Hekimlik ve sanat ilişkisi için ne söylemek istersin?
Çok şey… Ama klasik bir söz vardır “Tıp fakültesinden her şey çıkar ara sıra da doktor çıkar” diye. Oradan başlayalım. Böyle bir dönem yaşanmış Türkiye’de. Zekâ, yetenek ve ilgisinin farkına ancak üniversitede varabilen, o dönemde yönelimini belirleyen birçok genç insan girmiş tıp fakültesine. Türkiye’nin her anlamda daha küçük ve daha mütevazi olduğu bir dönemmiş. Örneğin tıp fakültesine yılda 20.000 kişi de girmiyormuş. Bin, iki bin kişinin hekim olduğu bir dönem ve yetenekli-zeki bireyler de buralara yoğunlaşmışlar. Haliyle birçok sanatçı, yazar, sporcu, siyasetçi de çıkmış aralarından. Öyle olunca da yukarıda bahsettiğim sözün işaret ettiği durum ortaya çıkmış. Şimdilerde geride kalan bir özellik bu.
Öte yandan hekimliğin şöyle bir yanı da var; hekimlik hayata, yaşamaya dair uç, sınır durumları da içeriyor. Tıpkı sanat gibi. Sanat, yaratıcılık da insan olmanın uç sınırı. Olmayı düşünmek, düşlemek ve bir yandan da olanı farklı görmek, göstermek, işlemek. Sanat bu değil mi? Sanırım hekimliğin uç, sınır insan hallerine açık olması sanatsal yaratıcılıkla böyle de kesişiyor ve iz bırakan eserler, isimler çıkıyor.
İlk okuduğun kitap ve senin yaşamında açtığı yer?
Tabii ki ilk kitabım değildi ama ben yine de burada Beyaz Zenciler’i anayım. Norveçli yazar Ingmar Ambjörnsen’in romanını. Edebi olarak çok parlak olmayabilir ama bir ergenlik romanı olarak da görülebilir. Tüm toplumsal normların sorgulandığı, biraz belanın kıyısında da dolaşılan, yenilik ve maceraya açık bir dönemin romanı. Çok etkilemişti beni. Tam da o döneme hem ergenliğe hem de ülkenin haline uygun olarak insanın kendisini bir beyaz zenci olarak keşfetmesine vesile olmuştuk roman. Evet, derimiz beyazdı ama içimizde zenciydik. Her şeyimizle. Daha doğrusu öyle olmak da istiyorduk, arıyorduk bunu. Biraz kendinde ısrar etme romanıydı Beyaz Zenciler. Bu açıdan yeri hep başka olmuştur. Hatta hâlâ ara ara döner okurum. O günleri ve işaret ettiklerini tazelemek için.
Kitap önerilerini alabilir miyim?
Bir Yılbaşı Öyküsü (Vladimir Dudintsev), Don Kişot (Cervantes), Çavdar Tarlasında Çocuklar (J. D. Salinger), Onca Yoksulluk Varken (Romain Gary), Şeyler (Georges Perec). Yakın zamanda okuduklarımdan ise Bağlar (Domenico Starnone), Salamina Askerleri (Javier Cercas), Sür Pulluklarını Ölülerin Kemikleri Üzerinde (Olga Tokarczuk), Hah (Birgül Oğuz), Buğu Çocuk ve Biz (Asaf Güven Aksel), Batının Doğusu (Miroslav Penkov), Kara Üçleme.
Şimdi boşlukları doldurmanı isteyeceğim. “Moğolları istiyoruz, hemen şimdi istiyoruz……”
Sene 1991 falan. Az önce, yukarında bahsettiğim yatılı okulda öğrenciyiz ve her hafta birçok dergi alıyoruz yatakhaneye. Bunlardan birisi de tabii ki Leman’dı. Leman’ın henüz Leman olmadığı, yani dev bir piyasaya dönüşmediği, mütevazi dönemi. Sevdiğimiz ve merakla takip ettiğimiz yazarlar var. Bunlardan birisi de Kaan Ertem’di. Erdener Abi tiplemesini çizerdi ve bir tek çizmekle de kalmaz sayfanın yanındaki boşlukta çeşitli duyurular, ilanlar da paylaşırdı. Küçük küçük. İşte o küçük duyuru alanında başlatmıştı “Moğollar” grubunun yeniden bir araya gelmesi kampanyasını. Arkadaş grubu olarak çok ilgi göstermiştik biz de. Hemen okulda bir imza kâğıdı dolaştırmıştı bir iki arkadaşımız. Yaklaşık 30 kişinin isminden oluşan bir listeyi göndermiştik Kaan Ertem’e. Kampanya ses getirip de Moğollar yeniden bir araya gelince toplanan tüm imzaları Kaan Ertem Moğollar’a vermiş. İşte yıllar yıllar sonra, Kaan Ertem’i kaybedişimizden sonra bizim o mektup yeniden ortaya çıktı. Moğollar kendi Twitter hesaplarında paylaştı bizim 30 yıllık imzalarımızı.
Ne güzel anı!..
Çok yönlü olduğunu biliyorum. Hakeza siyah beyaz fotoğraflarını, onları kullanışını da beğeniyle izlerim. Ne dersin? Sinema göz kırpıyor mu sana?
İsterdim. Ama meşakkatli ve birikim, deneyim gerektiren üretimler bunlar sanırım. Yani beni aşar. Ama, ne yalan söyleyeyim, iki öyküm var; onları kısa film olarak görmek isterdim. Sinemaya çok yakıştıklarını düşünüyorum. Ara ara aklımda görüntüleri ve hatta müzikleriyle birlikte sahneleri geçer bazen. Bir göl kıyısı, bir aile, bir çocuk, kaybolmakta olan bir halk… Bakalım! Kim bilir, belki bir gün birer projeye dönüşürler.
 
Neden olmasın. Sette olmak müthiş bir deneyim olmalı.   
Psikiyatr olmak ile yazmak arasında güçlü bir bağ olduğuna inanıyorum? Şimdilerde pek çok terapi kitabı ve dizisi var. Ne söylemek istersin?
Psikiyatrinin işi bu: Okumak, yazmak, her hastayı, her durumu kendi öyküsü içinde anlamak, düşünmek ve o hikâyelerle, o formülasyonla müdahale etmek. Sanırım bu nedenle güçlü bir bağ var psikiyatri ile yazmak arasında. Yoksa bile zamanla oluşuyor. Edebiyatçı birçok psikiyatrist var, bizde ve dünyada. Bir tesadüf değil bu. Tabii ki karşılıklı bir yanı da var. Edebiyata, toplumsal insan bilimlerine, sanata meyli olan psikiyatriye yöneliyor olabilir tıp içinde. Bizim ameliyathanelerimiz belki de kütüphaneler, insanlığın yüzyıllık birikimi. Tek bir kişinin zihinsel sıkıntılarını bile oralardan edindiklerimizle ele alıyoruz.
Günümüzdeki furya ise toplumsal dokunun değişmesi ile ilişkili sanki. İnsanlar uç durumlar (patlamalar, depremler, salgınlar), yeni zihinsel zorluklarla (depresyon, panik atak) ile baş  başa kaldılar. Daha yalnız ve daha meraklı bir kuşak ortaya çıktı. Piyasayı kaplayan psikiyatri kitaplarında kendilerini arıyorlar, “Bana ne olmuş? Ve daha ne olabilir?” diye.
Yazma eylemin neye karşılık gelmekte?
Güzel soru. Güzel çünkü psikanaliz de bu soruya ve bu tür sorulara çok yanıt vermiş, yanıt araştırmış, bulmuş, oluşturmuş. Yazma eyleminin tabii ki birçok anlamı var; iz bırakmak, kendini inşa etmek, isyan gibi. Ama örneğin psikanaliz buraya babayı da eklemiş. Daha doğrusu yazma eylemi ile zihin yapılanmamız arasında bambaşka bir düzlem ortaya çıkarır. Yazmak bir yanıyla rekabeti de içerir; meydan okumayı. Ama aynı zamanda annesel bir yanı da vardır; sabır, ısrar, vazgeçmeme, aksatmama, üstüne titreme, optimal bir ilgiyi sürekli canlı tutma gibi. Tabii ki bir yandan da toplumsal bir işlem yazmak; insanların, topluluğun karşısına çıkmak, kendini, kendi öznel geçmişini, dünyayı değerlendirmeni paylaşman. Bir yanıyla oldukça zorlayıcı, bir yanıyla da insanı eğlendiren, keyiflendiren bir eylem.
Böyle baktığım zaman yazmak benim için hem içsel bir savunma; içimde ve çevremde olan bitenlere dair bir savunma. Hem de iz bırakma, hayata, yaşadıklarımıza bir çentik atma işi.
 
Sevgili Tolga devamlı ürettiğini biliyorum. Yeni neler var? Merakla bekliyorum.
Şu an dâhil olduğum bazı işler var. Birisi Sovyetler Birliği’nde psikiyatri uygulamaları ile ilgili. Soğuk savaş döneminin en önemli ant-komünist propagandalarından birisi olmuş psikiyatri. Hâlbuki hikâye hiç öyle değil gibi. Bir meslektaşımla birlikte Bilim ve Aydınlanma Akademisi’nde bu konuda bir süredir araştırmalar yapıyoruz ve sonuna geldik. Kızıl Psikiyatri isimli bir kitaba dönüştürmek istiyoruz. Sonra yazmak ve bitirmek istediğim bilimsel işler var. Bir ekip olarak yapıyoruz ama özellikle şizofreni ile ilgili yeni bir projeye girişmeden önce kendi üzerime düşenleri önümüzdeki yıl içinde tamamlamak istiyorum. Ve sonra da sıra sanırım yeni öykü kitabına gelecek. Yapabilirsem 10-15 gün bir yere kapanıp yeni öyküleri yazmak istiyorum. Hepsi kafamda hazır, orada bir yerlerde yazıya dökülmeyi bekliyorlar.
Şimdi biraz da bizi sıkan, kederlere sokan, kaygı kuyusuna iten gerçeklere dönersek, ülke ve dünya olarak çok ağır zamanlardan geçiyoruz. Pandemi bir yandan, yoksulluk ve yönetim şekilleri öte yandan. Bunun sizlere, bizlere topluma yansımaları nasıl oldu, oluyor, olacak? Buradan çıkış yolu var mı? Ne yapacağız?
 Pandeminin şiddeti azalıyor; daha da azalacak. Çünkü aşılar etkili. Onca acıdan ve onca sıkıntıdan sonra aslında bu kadar basit. Ama vahim bir sorun ile karşı karşıyayız. Bu sorun pandemiden önce de vardı ama sanırım daha belirgin hale geliyor: Sınıfsal tahakküm ve eşitsizlikler. Pandemi içinde çok hızlıca bir yoksullaşma sürecine girdik. Bir savaş gibi; müthiş bir toplumsal kaynak yıkımı ve servet transferi yaşanıyor şu an. Pandemide bazıları 50-60 milyar dolar kazandı; insanlar maske, aşı bulamazken. Bu talana doğayı da dahil edelim ve kesinlikle unutmayalım; iklim değişikliği, seller, yangınlar… Bu düzen böyle gitmez. Mutlaka değişecek. Ama sanırım insanlar nereye gideceklerine karar verdikleri zaman. Umarım karar vermemiz çok sürmez ve çok sürmemesi için elimizden geleni yapmalıyız.

 

Daha fazla Panzehir Söyleşiye  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

31 thoughts on “KOLUMUN ALTINDA KELİMELER “TOLGA BİNBAY” / Hülya Duman

  1. Necla Erdoğdu dedi ki:

    Çok etkileyici bir söyleşi.. Okumak etkileyici , bilgilendirici ve en iyi insan olabilmek için yönlendirme….. süper… Ellerinize emeğinize yüreğinize sağlık sevgili ve çok değerli arkadaşım Hülya Duman… Sevgi ve saygılarımla….

    1. Hulya dedi ki:

      Necla cım kıymetli sözlerin için çok teşekkürler ederim

  2. Necile Kaya dedi ki:

    Çok güzel.Keyifle okudum.Eline emeğine sağlık Hülya cım ❤️

    1. Hulya dedi ki:

      Necile arkadaşım çok teşekkür ederim

  3. Ayşe Yetişen dedi ki:

    Tebrikler. Çok keyifli ve okuması zevkli bir yazı olmuş. Başarılar Hülya cım.

    1. Hulya dedi ki:

      Ayşe Yetişen çok teşekkür ederim.

  4. Mevlüt Asar dedi ki:

    Elinize, emeğinize sağlık. Her zaman ki gibi, ilgiyle ve keyifle okudum…

    1. Hulya dedi ki:

      Değerli şairim çok teşekkür ederim.

  5. Gülce Duman dedi ki:

    yine çok güzel ve çok keyifli bir röportaj olmuş,soruların çok ince düşünüldüğü her kelimeden belli oluyor.

    1. Hulya dedi ki:

      Gülcem canım kocaman öpüyorum

  6. Hetem KANBER dedi ki:

    Sevgili Hülya çok teşekkürler harika bir söyleşi olmuş doyumsuz lezzetli

    1. Hulya dedi ki:

      Hocam çok teşekkür ederim

    2. KUBİLAY ORANSAY dedi ki:

      Yine çok keyifli bir söyleşi olmuş. Bir psikiyatriste, üstelik kelimelerle güreş tutan bir psikiyatriste sorulabilecek çok güzel, derinlikli sorularla hakkı verilmiş yine söyleşinin. Eline, emeğine sağlık ablacım.

      1. Hulya dedi ki:

        Kubilay canim benim..
        Biz bu işlere biraz da beraber başlamadık mi!
        Ö günlerden bugunlere hep güvenilir ve temiz kalan dostluğun için teşekkür ederim.

  7. Nuran Coşkun dedi ki:

    Emeğinize ,kaleminize sağlık Hülya Hanım harika bir yazı olmuş.Tebrik ederim

    1. Hulya dedi ki:

      Sevgili Nuran Coşkun çok teşekkür ederim

  8. Rifat Pala dedi ki:

    Klasik bir Hülya Duman şaheseri, iyi ki sizi tanımışım. Teşekkürler

    1. Hulya dedi ki:

      Rıfat Bey çok teşekkür ederim. Onur duydum efendim

  9. Filiz Türksal dedi ki:

    Bir kere okumanın yetmediği enfes bir röportaj olmuş… içinde hayata dair tüm tatların alındığı, her soruda kendine döndüğün, her cevapta durup durup düşündüğün muhteşem bir sohbet… zekanıza, düşüncelerinize, emeğinize sağlık…

    1. Hulya dedi ki:

      Filiz Hanım yüreklendirici sözleriniz için çok mutlu oldum. Teşekkürler ederim

  10. Osman kafalier dedi ki:

    Hülya Hanım çok samimi bir söyleşi olmuş, keyifle okudum. Teşekkürler.

    1. Hulya dedi ki:

      Osman Bey çok teşekkür ederim

  11. Sevda erk dedi ki:

    Cok keyifli bir söyleşi ve muhtesem bir yazı olmuş.kaleminize sağlık.zevkle okudum.yeni yazılarınızı merakla bekliyorum.sevgiler…

    1. Hulya dedi ki:

      Sevda cim çok teşekkür ederim. Mutlu oldum.

  12. SEVİL BENDER dedi ki:

    evet gerçekten sıcacık bir yazı, yazıyı okurken Hülya Duman ve Tolga Binbay ‘ı sevgiyle kucakladım. yazının samimiyeti okurken son cümleye kadar hissediliyor. elinize sağlık.

    1. Hulya dedi ki:

      Fotoğrafları çeken olarak ben de size teşekkür ederim. Sizin de elinize sağlık hoş bir katkı oldu. Sevgiler

  13. Meral Avcı dedi ki:

    Keyifle okudum. Yüreğine sağlık Hülyacım.

    1. Hulya dedi ki:

      Meral cim çok teşekkür ederim. Sevgilerimle

  14. Nur Yapar dedi ki:

    Hülyacım eline emeğine sağlık çok güzel bir söyleşi.
    Tolga Binbay’a da çok teşekkürler

    1. Hulya dedi ki:

      Nur Hocam çok teşekkür ederim.

  15. Meral Seferoğlu dedi ki:

    Canım Hülya,
    Söyleşinin tebessümü ,samimiyeti ,sıcaklığı fotoğraf karesinden de bizi selamlamış . Bu güzel zamanı bizimle paylaştığın için çok teşekkürler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.