laurel-and-hardy-shh

Güven Ulu

GÜZEL GÜNLER DENİLEN ŞEY

Çocukken de böyleydim ben; dışardaki dünyanın zalimliğine karşın, iç dünyamı besleyecek kitaplar okur, filmler izlerdim. Pazar öğleden sonraları yetişkin yarışmacıların çizgi film kahramanlarını andıran şişirilmiş kostümler giyip şişman göbeklerini, hantal vücutlarını çarpıştırarak birbirlerini havuza yuvarlayıp puan aldıkları saçma sapan yarışmaları da izlerdim. Yarışmayı kazananların abartılı sevinçleri itici gelirdi. Hepsi de iri gövdeli, güldükçe bakımlı beyaz dişleri görünen embesil tiplerdi.

 

Altı ahır, döşemesi tahta olan salonun içini sinekler basardı sıcaklar bastırdığında.
Birinde amcamın, diğerinde babaannemin yattığı ve gece olsun gündüz olsun hiç toplanmadan, ayak itelemesi ile yatağın ucunda tortop olmuş yorganın eksik olmadığı, kırışmış çarşafın iyice sarkıp yerdeki kilime değecek hale geldiği divanlardan birine uzanırdım, öyle izlerdim TV’yi.
Babaannemin zoraki uzandığım divandan beni söylene söylene kaldırmasıyla (ne yapsındı yaşlı kadın, ben varken ona iş düşer miydi, hem evde onca iş, bakıma muhtaç felçli amcam varken) çobanlık yaptığım bu çocukluk yıllarımda, dik yamaçlı fındık bahçelerinde genç fındık ıçkınlarından birini çakıyla keser, yonta yonta düdük yapar, ineklerin boğazında sallanan zillere katık ederdim düdük sesini. İnekler dediysem de ikiyi geçmezdi. Belki bir inek, bir de onun düvesi. Aklım evde, yarışmadan sonra yayına girecek olan, izleyemediğim Laurel-Hardy ya da Jerry Lewis filminde kalırdı.
Can sıkıntısı ile karışık yakalandığım bu dalgınlık hallerimin birinde inek ve düvesi paslı, alçak dikenli telleri geçip yan bahçede komşunun ziyanlığına girse de elimdeki sopayı onlara vurmazdım hiç. İlla da vurmam gerekiyorsa babaannemin bana vururken gösterdiği özeni hatırlayıp kafalarına değil, ince bacaklarına vururdum.
Bugünden bakınca onlara vurup vurmadığımdan emin olamıyorum. Hafızam beni yanıltıyor da olabilir. O günlere dair anılarımı tekrardan yaşadığım zamanlarda, anlatının bütününü bozmayan bazı küçük nüansları ekler yahut çıkarırım. Bunu bilerek yaptığım söylenemez. İnsan olma hasebimizin bizlere sunduğu bir çeşnilik, zenginlik halidir olsa olsa.
Dünyadaki bir saniyemizi bile düpedüz farklı ve yanlış bir şeye inanarak geçirmemiz adına, bu aldanışa teslim olacak denli, anında haberdar olmamız gereken birtakım şeyler vardır. Hele de dünya bu ilgisizlik ve kayıtsızlık yüzünden bambaşka hal aldıysa. Her şey aslında bütünüyle değişmiş ya da tepetaklak olmuşken hiçbir şeyin değişmediğine, her şeyin aynen eskisi gibi olduğuna inanmak kabul edilebilir bir şey değildir ve bu şekilde geçirdiğimiz o süreç, sonrasında bize hakikaten tahammül edilmez gelir. Ne kadar da aptalmışım, diye düşünürüz.
Gelgelelim buna o kadar da hayıflanmamalıyız aslında. Bir sanrı içinde yaşamak ya da kandırılmak kolaydır, hatta doğalımız bu: Kimse bu durumdan muaf değildir, dolayısıyla da bu kimsenin aptal olduğu anlamına gelmez. İşin aslı, bu kadar da direnmemeli, hayatı bize böylesine zehir etmesine izin vermemeli insan.
Asıl kötü olan ve zorumuza giden olmayan bir şeye inanarak geçirdiğimiz zamanların tuhaf, değişken ya da kurgusal bir şeye, hafızamızdan çıkarmak zorunda kaldığımız bir büyüye yahut düşe dönüşmesidir. Birden, sanki o zaman dilimini hiç yaşamamış yahut yaşanılan şey bir başkasına aitmiş, bize düşen sadece ona dair bir anlatıymış, anlatıcı tarafından inandırılması gereken bir masal içine düşmüşüz gibi olur.
Geçmişte yaşama bağlılığım, yaşamaya karşı beslediğim tutkulardan veya güvenli alışkanlıklardan oluşmazdı. Güzel günlerin yaşanacağına dair bir inanç rezerviydi bu daha çok. Güzel günler denilen şey bütünlüklü ve de birbirini sıralı takip eden zamanlardan oluşmuyordu. Kesintiye uğradığı, ucunu bucağını kestiremediğim geniş aralıklı bölünmelere maruz kaldığı çok oluyordu.
Bugün hala yağmurlu günlerde önemsenmeyen, ürkek bir yılan gibi bahçenin köşeciğinde kıvrılmış yeşil hortumdan toprağa sızan su damlalarından oluşuyor o sıralı güzel anlar. Ne zaman, ne şekilde karşıma çıkacağını bilmediğim. Günışığına çıkarmam gerekiyor muydu, emin değilim bundan. Daha çok ben yüzümü o anlardan yana dönüyordum; arabayla yapılan uzun seyahatlerde bir kez sapağı kaçırdığınızda, ‘kayboldum’ endişenizi yüzünüzden silip alan, bir anda kendinizi içinde bulduğunuz, iki yanı günebakanların şenlendirdiği tali bir yol gibi.
Geçmişi arkasında bırakmış bir halde yavaş yavaş yükselirken turunçtan bir mevsim, üzerine konan at sineklerinin arka ayaklarıyla zardan kanatlarını ovduğu beyaz badanalı duvardan aşağı dökülürken güneş, her sabah ve de her akşam, titreşen ufukta kimsenin hakkında hiçbir fikrinin bulunmadığı günahlarım kadar sevaplarım da hatırlansın istiyorum.
Şakaklarım, şakaklarım dişisine kur yapan erkek güvercin gibi gurklarken bunu istiyor ve diliyorum, göçüp gidenlerin çoğunlukla iyi insan olarak anıldığı varsayımına bel bağlayarak.

Yazarımızın diğer yazılarını okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir