3-20-2013 0-7-49_076oyk
Sevda Müjgan Yüksel

YAHYA KEMAL, BİR KİŞİ

Yağmurlu bir İstanbul akşamı… Dolmuştayım. Yakup Kadrinin Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nı okuyorum. Bu kadar işin gücün arasında (hepimizin olduğu gibi) bir de kitap mı okuyorsun, diyenlere duyurulur. Ben yollarda epey kitap devirdim. Yollar uzun…

Elimdeki kitapta Yakup Kadri, Yahya Kemal’le birlikte Aşiyan’a Tevfik Fikret’i ziyarete gidiyor. Bugünlerde ben de Fikret’in ziyaretine gitsem hiç fena olmaz. Dürüst ve onurlu kişiliğiyle örnek Fikret’e ihtiyacım var. Fikret ve benim de sık sık yinelemek durumunda kaldığım sözü:
“Hak bellediğin yolda yalnız gideceksin.”
Ben böyle düşünedururken Yahya Kemal’i ihmal ettim; ancak üstadın gönlü buna razı olur mu? Arkadan bir el uzattığı parayı almamı beklerken bir de ses duydum:
“Yahya Kemal, bir kişi.”
Kısacık bir an ne olduğunu anlayamadım. Kitabı sesli mi okudum, ağzımdan Yahya Kemal adı mı çıktı, diye kendimden kuşkulanmaya kalktım.
Elden ele geçen para, dolmuş sürücüsüne ulaşadursun ben zaten başka dünyalara kayıp gitmeye iyice gönüllüyüm, daldım gittim.
Hayat böyleydi! Böyle hayat güzeldi!
İstanbul’un pek çok köşesi Yahya Kemal’den izler taşıyor. Bunların arasında bir mahallenin adı da var. Ben de dolmuşla ya da otobüsle geçip giderken görürdüm. Otobüs durağında yazardı; Yahya Kemal. Ben Yahya Kemal’i bilirdim; ancak herkesin bilmediğini de bilirdim. Herkesin Yahya Kemal’i tanıdığı bir kent olmak İstanbul’a yakışırdı.
Elimdeki kitapta bir kıpırdanma hissettim. Yalnızca Yahya Kemal mi? Bunu ne Yakup Kadri’nin ne Tevfik Fikret’in dillendirdiğini sanmam. Ben uyduruyor olmalıyım. Onlar başka adamlardı. Alçakgönüllüydüler. Bunu da ben uyduruyor olabilirim. Edebiyat dünyası zaten uydurma bir dünya değil mi? Kurmaca dememin daha yerinde olacağını elbette biliyorum. Edebiyat söz konusu olunca bence ikisi birbirinden çok uzak kavramlar değil. Kurmaca daha bir ciddi; derli toplu… Oysa yağmurlu bir İstanbul akşamında, akıp gidemeyen trafiğin ortasında bir dolmuştaysanız uydurma bir hayat size daha yakın. Yazıklanmıyorum. Kabulleniyorum. Bu böyle.
Dolmuşun ani freniyle ayaktaki yolcular öne doğru savrulunca içeride küçük bir kargaşa yaşanıyor. Sürücünün bağırdığını duyuyoruz:
“Ne yapıyorsun sen?”
Arkasından dolmuşu ve biz yolcuları olduğu yerde bırakıp araçtan fırlıyor. İster istemez, gözüne bir türlü sevimli gelemediğim sayın hocamı anımsıyorum.
”Bizde dolmuş (O, minibüs diyordu, diline sadık kalalım) şoförleri (Ben olsam sürücü derdim. “Şoför” derken o’yu, ü’yü birbirine karıştırdığım için bu sözcüğü sevmem.) ata biner gibi araç sürüyor. Avrupa’da olsa adamın elinden ehliyetini alırlar.”
Sol yanımızda kalan belediye otobüsünün sürücüsünün yaptığı neydi, fark edememiştim; ancak üzerine gelen adamın niyetinin bozuk olduğu belliydi. Bu niyeti bozuk sürücüyü, iyi niyetli erkek yolcular yalnız bırakır mı? İki kişi daha dolmuştan atlayıp olay mahalline doğru ilerliyor.
Biz yolcular söylenmeye başlıyoruz. Yapabileceğimiz başka bir şey yok. Benim yol boyunca kitap okumam gibi, yanımda oturan genç kız da yol boyunca özelliklerine kafa yoramadığım o son model telefonuyla ilgileniyor.
“Olacak iş mi?” diyor.
Ona “Burası İstanbul, her iş olur” demiyorum.
Tevfik Fikret’i ziyarete giden Yakup Kadri’yi ve Yahya Kemal’i kıskanıyorum. İşi çekememezliğe vardırmamak gerek. Bana yakışmaz! Ben de kalkıp gideyim bari Aşiyan’a. Olsun bitsin!

Daha fazla öykü okumak için lütfen buraya tıklayın.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.