????????????????????????????????????
Güven Ulu

GERGİNLİĞİMİ HAFİFLETMEK

Ah Sevgili Milena. Yine dar zamanlardayız işte. Sen, ayaküstü bir karşılaşmamızda yüzümden bakışlarını kaçırarak, babet ayakkabılarının ucuyla hemen önündeki bir taşı ileri geri yuvarlayarak -ezerek belki de- insanlığın bu her daim yazgısına dair kırık dökük bir cümle kurmuştun ya hani.

“Bizler var oldukça dünyada, dar zamanlar hep olacaktır.”
Bu tükenmek bilmez, bilgiden çok kimi insanlara bahşedilen bir yetenek olan kavrayışın ve şaşmaz sezinle söylediklerin ne kadar da doğru. Böylesi daraldığım zamanlarda kıyıya köşeye sürtünmeden yürüyemiyorum ben. Ansızın bastıran baş dönmesi, denge yitimine karşı tutunabileceğim şeyler yakınımda olsun diye de düşünüyor olabilirim. Emin değilim kendimden. Sürtünmek omuz atmak anlamında değil tabii. Pespaye bir ruh halinin dışavurumu hiç değil. Bahsettiğim kalabalık olma hali. Saklanacak bir yer bulamama.
Geçenlerde, pişirdiği yemekleri pek bir beğendiğim, kendisiyle -öğle paydosunu uzatırcasına- kâh yemeklerden, kâh dünyanın çirkefliğinden, insanların vefasızlığından, çocukların ne çabuk büyüdüklerinden, salyangozların yorulmak bilmez enerjisinden, insanların ikiyüzlülüğünden, porno sektöründe Kuzey Amerika ülkelerinin neden diğer ülkelere oranla daha önde olduğundan, aklına ne gelirse her konuda rahat konuşabildiğim aşçı abla, çiğnediğim sakızın Vivident olduğundan şüphelenmiş olacak ki, bana çaktırmadan masamın altındaki çöp kovasını karıştırmış.
Evet, tahmin edeceğin üzere, başka bir markaya ait sakızı görünce, patrona yakın adamların yanında uluorta, ileri geri konuşmaya başlamış. Yok neymiş efendim, Bay Kafka Falım sakız çiğnemiyormuş, rakip firmaların sakızlarını çiğniyormuş falan filan türü şeyler. Bire bin katarak iyice abartmış durumu. Bilirsin işte, avamın dil eklem yerleri pek bir oynaktır.
Bunun üzerine patron beni odasına çağırdı. Gerginliğimi hafifletmek, ayak parmak ucunda zıplatıp durduğum dizlerimin durması için üç beş değişik şeyden bahsetti.
Fener’in Beşiktaş maçında yaptığı şeylerin hiç de hoş olmadığından, Rus tenisçi Maria Sharapova’nın süt gibi teninin beyazlığından, havaların iyice ısınmasıyla genç kızların çitlembik gibi açılıp saçılacağından…
Sonra asıl meseleye geldi. Aşçı kadının beni başka bir sakız çiğnerken gördüğünden dem vurdu ve benden, önce sözlü sonra da yazılı bir açıklama beklediğinden bahsetti.
Ah Milena beni görseydin o an! Nasıl da kızardım bozardım. İnkâr ettim yakalandığım durumu. Bir yanlış anlaşılma olmalı, dedim. Patron inanmış göründü bana. Odadan çıktığım ana değin bakışlarını ayırmadı üzerimden. Ben ise göz göze gelmemeye çalıştım sürekli. O konuşurken ben onun açılıp kapanan gamzeli çenesine bakıyordum, dediklerinden hiç bir şey anlamıyordum. Şirket değerlerinin her şeyin üzerinde olduğundan bahsediyordu galiba. Arada -gömleğinin yakalarının iyi kolalanmış olduğunu düşünüyor olmasından kaynaklı- yakasını sürekli düzeltme ihtiyacı duyuyordu.
Onun beyaz gömleğinin üzerine taktığı kahverengi kravattaki pembeli küçük penguen figürlerini seyrediyor, içten içe eğleniyordum. Kravatı epey uzundu ve oturduğu yerde iyice ayırdığı bacak arasından sarkarak edep yerini örtüyordu. Onun kravatını böylesi uzun bağlamış olmasının nedeni, kısa boyu ve yağlı kasıklarına kadar inen göbeğinin altında düğme kadar küçülmüş penisinin boyutuyla ilgili bir baskılama kaynaklı olabilir, diye düşünüyordum. O ise ha bire konuşuyordu durmadan. Rolex marka saatini, ikide bir kolunu yukarı kaldırıp şöyle bir sallıyor, bileğine oturtturuyordu.
Sonrasında doğal olarak bu görüşme bir takım yeni ve sıkı kuralların oluşmasına zemin oluşturdu. Bundan sonra ben de dâhil tüm personel, sakızlarla süslü teşhir reyonlarında yüzümüzden gülümsemeyi eksik etmeyerek sakız çiğneyecek, bu sakızları alabildiğine şişirecekmişiz. Müşteri geldiğinde şişirdiğimiz balonlar o an patladı diyelim. Ki patlayacaktır tabii. Her şişen şey en yüksek noktayı görecek ve sonunda patlayacak ya da sönecektir.
Neyse; patlayan balon, kişinin burnuna veya yüzüne yapıştığında bu kişi bir ceza ihtarı alacak, bu sayı üçe tamamlanınca da kayıtsız şartsız işten çıkarılacakmış. Aman tanrım, bu korkunç! Öyle değil mi? Çok korkunç bir şey.
Artık günden güne hayatın katlanılmaz olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bir tek sen sevgilim, bu ıssız çölde yeşermiş vahamsın sen benim. Yokluğunla cezalandırma beni ve bir şeyler yaz lütfen. Neredeyse üç aydır mektup alamıyorum senden. Merakta koma beni….
Senin Franz / Prag Yakınları
Falım Sakızları Bölge Distribütörü

 

Daha fazla öykü okumak için lütfen buraya tıklayın.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.