“Bir insanın gerçekten umutsuz olmaması için,

her an içinde beslediği bu olasılığı yok etmesi gerekir.”

                                   Soren Kierkegaard

ON MENDİLE ELLİ LİRA

Mendilci genç kadın solgun tavan ışığında, sırı olmayan çatlak aynada vücuduna baktı. Öyle zayıftı ki. Elini yüzüne sürdü. Elmacık kemikleri ince parmaklarına battı, yanaklarına adeta sonradan konulmuştu. Ben kadın mıyım? Sokaklarda gördüğü parlak saçları ve canlı yüzleri olan diri kadınlar mıydı kadın? Sahi kadın kimdi? Burnu bu köhne otel odasındaki ağır rutubet kokusundan sızlıyordu. Kızarmış ve şişti. Fakat bunların hiç biri umurunda değildi. Çünkü şu an en güzel saatlerdi. İşte kucağındaydı bebeği.

Doğmasaydı keşke dedi kendi kendine, karnında kalsaydı, sonsuza dek yaşasalardı. Böğrüne bastırdı. Bebek mızıldanmaya başlayınca gevşetti. Emmeye devam etti. Memesini bebeğin her emişinde yaşadığını hissetti. “Minicik kalbinle sen de hissediyorsun pek çok şeyi, ah güzel bebeğim…”

Minicik elleri, yüzü, ağzı hayata tutunma hırsıyla telaşlıydı. Onun kadar, yaşama sıkı sarılacak başka insan var mıydı? Doğmak kadar kolay olsaydı yaşamak.

Bir yudum daha emebilirse göz kapakları açılabilir, buruşuk elleri dolabilirdi. Bebek bunun bilinciyle çabalıyordu sanki. Öyle kuvvetli çekiyordu ki, annesinin damarlarındaki son gücü de emiyordu.

“Senin için kurtulacağım bu hayattan.”

Bebeğine örttüğü battaniye kadar kısa ve bitik bir huzurdu bu gecenin avuntusu. Şimdi beraberlerdi ya. “Hiçbir şey önemli değil, dünya bu anda dursun…”

Bebek karnını doyurunca uyuyakaldı. Mendilci kadın açlıktan dönen başını eliyle tuttu. Konsolda duran yarım paket bisküviye uzandı, suyu içti.  Boş göğüslerini dolduracağı başka bir şey yoktu. Yanı başında uyuyan küçücük yüzü gözlerine kazımak, ellerinin yumuşaklığını parmak uçlarına hapsetmek sabaha kadar onu seyretmek, tek doyumu buydu bu gece.

Gece ne kadar uzun olsa da sabah olmuştu. Yaşamının acımasız zorlukları günün aydınlığıyla birlikte önüne seriliyordu. Kirli çarşafı askı yapıp bebeği göğsüne yerleştirdi. Yırtık poşet içindeki mendilleri bez heybesine tıktı. İki mendil bir liraydı. Topuklu ayakkabı giymiş plaza kadınları alıyordu genelde. Markalı gözlüklerinin arkasından onun yaşam savaşını görüp görmedikleri umurunda değildi. Bir kaç mendil satabilirse hep kordonda bekleyen gevrekçiden gevrek alır arkadaki çay bahçesinde yerdi. Karnı bir doysa, bir defalık bile olsa.

İş yerlerinin çok olduğu kalabalıkça bir caddeye çıktı. Önünden geçenlere elindeki mendili uzatıp gözlerini kaçırarak, “Alır mısınız?” diyordu.

Derken bir minibüs durdu. İçi çocuk doluydu. Minibüsün içinden bir kadın seslendi. On tane mendil alıp elli lira uzattı ve beklemeden minibüs yürüdü. Sabahın erken saatinde birden elli lira kazanmıştı. Mucizeydi sanki. Bebeği uğurlu gelmişti. Öğleye kadar tüm mendilleri sattı. İlk defa oluyordu böyle. Artık dayanacak gücü kalmamışken her şeyin yolunda gideceğine dair bir gizdi.

Sevdiği çay bahçesinde oturdu. Körfezin üstünde dolaşan  morumsu tatlı hava çayın dumanını emiyordu. İzmir’ de sıradan bir kasım gününde mendilci kadının içinde kelebekler uçuşuyordu. Her şey ne güzeldi, hayat ne güzeldi.

“Sen hep gül olur mu? Gül yüzünü göreyim hep, canım bebeğim…”

Cebindeki bir kaç liranın olasılıksız gücü ile umut içine dolmuş, taşıyordu. Her şey ona güzel ve mutluluk verici geldi. Çay bahçesinde tahta sandalyede oturmuş kıkırdıyordu Mendilci Kadın. İyi kalpli insanlar da vardı. Matematiği almayan kafasıyla kaba bir hesap yaptı.

“Her gün bu kadar kazansam ne seni yurda koyarım ne de izbe otel odalarında sabahlarım. İşe daha erken başlamalı, daha çok mendil almalı’ dedi.

‘Senden de kurtulurum’ dedi sinirli bir ses tonuyla. Hatta küçücük bir evi olurdu belki, mor tüller sarkıtırdı penceresinden. İlkokulu da bitirirdi. Daha yirmi bile olmamıştı, ne olacaktı ki, yapabilirdi. Böyle olacaktı, her şey çok güzel olacaktı.  “asla vermem artık seni onlara… Karşılarına dikilip bebeğimi size bırakmama gerek kalmadı diyeceğim.  Seninle çıkacağım, işte bu kadar!”

Önündeki kapı kendiliğinden açıldı. Tedirgin içeri daldı. Bebek annesiyle geçirdiği keyif dolu günün ardından kucağında huzurla uyuyordu. Koridorlardan geçerken her adımında içerisi biraz daha kararıyordu. İleride yetkilinin ayakta beklediğini gördü. Yavaşladı o sırada.

Gözü pencereden dışarı kaydı. Şehrin ışıkları bir bir yanıyor günün aydınlığı sönüyordu. İşte o an her yanan ışıkla yüreğindeki bir umut da sönmeye başladı.

“Kocan seni arıyor?” dedi görevli.

“Nerede burada mı? Ben oğlumu bırakmayacağımı söylemeye geldim.”

Yetkili, sert ve duyarsız bir edayla bebeği kucağından alıverdi.

“O öyle olmaz. ”

Mendilci Kadın’ın eli havada kaldı. Donmuştu. Az önceki umudu mutluluğu neredeydi? Akşamın karanlığına karışıp yok olmuştu.

‘Ona iyi bakın. Onu almaya geleceğim.’

Kapıda, kapkara geçmişi yüzüne sıvanmış bekliyordu kocası. Korkunçtu, öfkeliydi. Mendilci Kadın artık korkmuyordu ondan. Adam görevliye göstermeden kolunu kabaca tuttu, sıktı. Sanki koparırcasına, kendini hatırlatırcasına sıkıyordu.

“Ne güzel bir gündü” dedi. “Bugün yaşadığım şey için her şeye değer”

“Yürü, sana evde soracağım ben, yürü…”

Kızarmış gözlerine, leş gibi kokan ağzına baktı. Uysal bir sokak kedisi gibi uysalca yanında durdu. Sessizce yürürken tek düşündüğü, bu kapı ona bir daha açıldığında bebeğini alıp son kez çıkacaktı buradan, bir daha dönmemek üzere. Bir gıdım cesaretti istediği.

Özlem Y. Uçak

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir