3-27-2013 22-43-8_007kk
Hakan Gökçe

KAÇIRDIM AYSEL

Birinin elinde fotoğraf makinesi gördüm mü hemen anlatmaya başlarım. “Anı yakalamak!” derim, fotoğrafçılığın esprisi budur. Günlerce beklenebilir bir anı yakalamak için. Ben yürümeyi tercih ederim. Tabii yakalanan her an kaçırılan en az bir ana bedeldir.

Ben Murat Ağır, eski bir savaş fotoğrafçısıyım. Geçen ay bir bacağımı kaybedince erken emekliliğimi verdim. Protez bacakla anın peşinden gidilmiyor. “Emekli olabilirsiniz ama henüz maaşı hak etmiyorsunuz” dediklerinde, “Boş verin, çalışırken hak ediyor muyduk?” dedim. Kimse gülmedi.
Aysel de pek gülmezdi esprilerime. Mesleğime aldanmayın. Espri konusunda olmasa da romantizm konusunda iyiyimdir. Ona Attila İlhan’ın bütün şiirlerini okumuştum, biri hariç. Her iş dönüşü eve koşa koşa gitme sebebimdi Aysel. Her bir uzvum gibi ayaklarımın da sapasağlam olduğu günlerden birinde yine Aysel’e koşmuştum. Beni evde bekliyor olacaktı. Asansörden iner inmez karşımda yöneticiyi bulmak pek hoş olmamıştı.
– Hala market poşetiyle bırakıyorsunuz çöplerinizi Murat Bey, suyu akıyor.
– Ne fark eder, ikisi de paralı poşet.
– Çöplerinizi ayrıştırın, geri dönüşüm kutuları koydurduk dört renkli.
– Renk körüyüm efendim. Trafiğe bile çıkmıyorum bu yüzden, bir de çöp mü ayrıştıracağım!
Yönetici kapıyı çalmayıp beni bekledi sandığımdan mı, Aysel’den önce onu gördüğümden mi bilmem, sinirlenmiştim. Kapıyı açan Aysel olsun diye zile basardım ama dayanamamıştım. Anahtarla açtığım kapıyı -yöneticinin şaşkın bakışlarına aldırmadan eve girdikten sonra- sertçe kapadım. Ayakkabılarımı çıkarmadan “Aysel” diye seslendim. Evi turladım. Yoktu.
Bıraktığı notta “Ben senin geri dönüşünü bekledim, sen aynı zahmete katlanmak zorunda değilsin.” yazıyordu. Ne zahmeti? Beklemekten başka bir iş bırakmamıştı bana.
Önce kahvemi, sonra cam kenarında yerimi alıp sokağın mesaisini izlemeye başladım. Aysel görünecekti endamıyla bir gün o sokakta. Sonra birden kaybolacak, ben de apartman kapısına yöneldiğini anlayacaktım. Kapı deliğinden asansörün katları gösteren renkli ekranını takip edecektim. Dördüncü katta duracaktı ve Aysel zahmet etmeden açacaktım kapıyı.
Günler süren beklemelerimde değişmeyen tek şey her sabah aynı saatte sokağın başında görünen siyahi bir kadındı. Sokağı, podyuma çıkmış bir manken edasıyla geçiyor, kolları hareketsiz, hızlı adımlarla hayali bir çizgi üzerinde yürüyordu. Bol kıyafetlerine rağmen uzun boyu inceliğini ele veriyordu. Siyah teni kimseye temas etmeden sıyrılıyordu kalabalıktan. Başının dimdik duruşu, bakışlarını varmak istediği yerden ayırmayacağını hissettirse de beni görür diye perdenin ardına saklanıyordum. Cesaret edip döndüğümde kaybolmuş oluyordu. İşte her sabah delirmediğimi anlamak için bana gelmeyecek birinin önümden gelip geçmesini bekler olmuştum.
O sabah cam kenarı için kahvemi hazırlarken çaldı kapım. Yöneticiydi. Kızı evleniyormuş. Damat, fotoğrafçı işini kıvıramamış. “Düğün fotoğrafçımız olur musunuz?” dedi. Komşuluk ölmedi ya, kabul ettim. Hem savaş fotoğrafçılığından ne farkı olabilirdi ki?
Planlı çekimlerdeki kadar güzel kareler yakalıyordum. Tam gelinin arabaya binişini çekiyordum ki o girdi kadrajıma. Daha seri çekmeye başladım. Kameramın istikameti kayıyordu artık. Hayırlı olsun dileklerimi iletirken görmek istediler fotoğrafları. Ben düzenler gönderirim dedim. Kalabalıktan sıyrılıp onun ardına düştüm.
Bırakın birini takip etmeyi, sokakta bir kadının ardında kalsam ya hızlanır önüne geçer ya da karşı kaldırıma atardım kendimi. Önce kaldırımlar yok oldu, sonra asfalt. Binalar kısaldı ve kayboldu. Kesif bir koku sardı ciğerlerimi. Hızlanıyordum. Beni durduran, karşıma çıkan manzara oldu. Yer yer irili ufaklı yangınların arasında kadın ve çocuklar beliriyor sonra bir duman görüntüyü perdeliyordu.
Bombardımanın ardından düşmüş bir şehri andıran bu yer belediye çöplüğüydü. Tepe tepe olmuş molozların, çöp yığınlarının arasında patika aradım kendime. Eze eze, bata çıka ilerledim. Yoğun bir dumanın içinde kaldım. Onu arıyordu gözlerim. Adımımın, yumuşakça bir battal boy çöp torbasına denk gelmesiyle dengemi kaybettim ve dizime kadar pis suya battım. Küfrü basıyordum ki onu gördüm. Makinemi çıkardım. Olabildiğince ayarladım her şeyi. Burnum, her şeye en kolay alışan organım, kokuyu kanıksamıştı artık. Derin bir nefes çektim içime. Bir nişancı tedirginliği ile hizaladım objektifi. Eğilmiş bir şeyler arıyordu. Elinde birkaç parça çöple, doğrulmadan, usulca çevirdi bakışlarını. Gözlerime dayamış olmasaydım makineyi göz göze gelebilirdik o an. Bir defa basabildim deklanşöre. Dünyayı yok edecek atom bombasının kırmızı düğmesine basmıştım sanki. Öyle bir sesti son hatırladığım.
Gözümü bir açtım başımda Aysel. Yıllardır savaşın, uçak bombalarının, patlamaların ardından ben gittim. Bu sefer, yalnızca bir defa, patlama beni takip etmişti.
“Ne işin vardı orada?” dedi.
“Geri dönmüşsün Aysel” dedim, “hiç değişmediğin halde.”
Anlamadı, sorusuna cevap bekliyordu.
“Hiç” dedim, “bir anın peşindeydim.”
“Yakaladın mı bari?” diye devam etti.
“Kaçırdım Aysel” dedim, “bu sefer kaçırdım.”

Daha fazla öykü okumak için lütfen buraya tıklayın.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.