inan palancı öykü
İnan Palancı

AĞABEYE MEKTUP

Bu mektubu sana, soluk turuncu bulutların, açık gri bulutlardan itinayla uzakta durmaya çalıştığı bir akşam vakti yazıyorum. Yazmaya yeni başladım, hatalarım olabilir, şimdiden kusura bakma.

Ölümü düşüneceğimiz zamanlara daha çok vardı, birer çocuktuk ve senin varlığından haberimiz bile yoktu. Üzerinde kocaman çatlaklar olan bir tepenin ortasında tek ve küçük bir ağacın gölgesine sığınırdık. Sonra bu ağacın altında küçücük ayaklarımızla sıçrar, bir dalı tutar ve orada sallanırdık. Tek elimizle tuttuğumuz o kalınca dala, hayata tutunur gibi tutunmaya çalışırdık.
Üzerinde rengârenk bezler bağlı olan ağacın hemen alt tarafında, serinlediğimiz, mermerden kocaman bir mezar bulunurdu. Biz, bu mezarla başlayan mezarlıkta, demir korkuluklarla çerçevelenen mezarlar ve mezar taşları arasından dışarı çıkmaya çalışan küçük insan iskeletlerine aldırış dahi etmeden -ama mezarların tepelerine de basmadan- huzurla oyunlar oynardık çocuk kalplerimizle.
Bazı zamanlarda, dallarına kollarımızın ancak yetiştiği rengârenk ağacın sol tarafında, ana rahmi misali, kocaman, toprak rengi bir çatlağın içinde kendimizi toza toprağa bular ve kaybolurduk. Sonra mezarlığın sağ tarafında bulunan kocaman çeşmeye gider, üzerinde oynar ve daha sonradan fark edeceğimiz tüm kayıplarımızı telafi etmek ister gibi kana kana su içerdik.
Şu an ne hissettim? Sana yazınca bu tuhaf hatıraların değeri kayboluyor gibi. Ya da hatıraların kendisinin değil, esintisinin güzel olduğu fark ediliyor. Ama ne olursa olsun, şuan sana bakıyorum. Üzerindeki çizgili pijamayla eski bir ceketin üzerinde oturan ve hiç büyümeyecek olan çocuk haline. Sararan bu fotoğraftaki sarı kıvırcık saçlarına, elinde tuttuğun küçük kaşığa, ağzından kurtulmaya çalışan küçük kedidiline.
Şuan sana bakıyorum. Sadece iki yaşında olan ve hiç büyümeyecek küçük ve masum gözlerine ve arkanda yükselen çam ve akasya ağaçlarına.
Sahi, bu ağaçları hiç tanımadın sen, değil mi? Tamam, biraz daha detaylı anlatayım. Mesela, çam yapraklarının buruşuk bir tadı ve insana taze bir serinlik ve değişim hissi veren güzel bir kokusu vardır. Akasyaların ise tadı güzeldir ve dalları beyaz… Yalnız, bil isterim; akasyaların güzel sesli ağustos böceğini hiçbir zaman yakalayamazsın.
Bir de plastik bidonlarla su doldurulan ve ilk defa âşık olunan sihirli çeşmenin hemen yanı başında, sonsuzluğa uzanır gibi uzanan kocaman bir ceviz ağacı ve bu ağacı rüyalarında görüp uyandığı zaman unutan insan kalabalıkları… Toz toprak, lağım kokuları ve diken…
Naylon dumanları arasında geçirilen ve şimdilerde biraz da küçümsenerek bakılan o çocuk hallerine daha içten bakabilse insan. O küçük ve güçsüz bedenlerin çok daha güçlü ve gerçek duygulara sahip olduğunu görebilse. Geçmişi özlemle anmamızın asıl nedeninin, ölüme yakın oluşumuzdan değil de ilk öpüşmenin getirdiği esrikliğin peşinden koşmamız olduğunu bilebilse insan.
Serin bir duvar vardı. Dibinde serin ve nemli toprak bulunan. Ve beraber oyunlar oynanan kısa, siyah saçlı, güzel bir kız çocuğu. Kulağa giren makas böceğini ve aşkın ilk halini öğreten bir kız çocuğu; elinde, anne yadigârı fildişi taklidi bir ayna bulunan. Bir de kulakları kapatan turuncu bir bere.
Hayatlarımız, biz doğmadan şekillenmeye başlıyor. Bazen sadece senin boşluğunu doldurmaya çalışan bir ruh olarak görüyorum kendimi. Sonra, günler boyunca yağmurdan korunmak için naylon brandalarla kapatılan mezar yerini düşünüyorum ve seni çok ama çok seviyorum.
Korktun mu? Korkmamışsındır. Korku için bile bilmek gerek. Karı, yağmuru tanımadan. Aşkı, sevinci bilmeden. Ölümün ne olduğunu bilmeden. Gitmek. Öylece sessiz sedasız… Ne tuhaf değil mi?
Seni çok ama çok seven…
Kardeşin Refik Durukan

Daha fazla öykü okumak için lütfen buraya tıklayın.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir