Aysel Karaca

 

KARAMAZOVLARI VE DOSTOYEVSKİ’Yİ ANLAMAK

 

 

Yıllar evvel rüyamda, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler adlı eserini batan bir gemiden kıyıya vurmuş halde görünce, bu rüyanın bana neyi imlediğini epeyce düşünmüş ve sonra romanı yeniden okumam gerektiğine karar vermiştim. Dostoyevski’ de “Baba” imgesi üzerine bir yazı yazmam istendiğinde ise o günlerde altını çizdiğim yerleri yeniden okudum. Ve aslında istenilen yazıyı yıllar önce yazmış olduğumu farkettim. Çizdiğim yerler çoğunlukla hepimizde derin izler bırakan ve geleceğimizi şekillendiren fasit dairenin etrafında kümeleniyordu: Baba, Tanrı, Çocuk, Adalet ve Vicdan… Dostoyevskinin’de bizim de Tanrı’yla, Baba’yla, Oğul’la la ve Vicdan’la derdi pek çoktu;

Çocukları sever misin… Yeryüzünde acı çekmeleri babalarının yüzündendir, elma yiyen babaları yüzünden ceza görüyorlar… Bir suçsuza, hele bu derece masum bir yaratığa başkasının günahları ödetilemez![1]

Yazar ömür boyu bu duygunun altında ezilmiş, çareyi derdini kağıda dökmekte bulmuştur. Her seferinde kafası daha da bulanmış, kimi zaman tutulduğu öfke nöbetleri neticesinde, Tanrıcığına avaz avaz isyan eden, kimi zaman yerlere kapanarak affedilmeyi dileyen, kimi zaman göz yaşlarına boğulan, kimi zaman bir aziz, kimi zamansa yok olmanın, dahası onu var edeni yok etmenin şehvetiyle tutuşan bir antikahramana dönüşmüştür. Bize düşen onun bu manik dalgalanmaları arasında kendimizi kaybetmeden – ki onu okurken hikayenin içinde tutuklu kalma ihtimali hayli mümkündür – insanlık için yeni bir yol bulabilmeyi başarabilmektir…

Pek çok ülkede kendisinden aziz olarak söz edilen bu eşsiz yüreği tanımak, anlamak, kavramak, yorumlamak ve hakkını teslim etmekse hiç de kolay değildir. Doğrusu; “…koca devin kalbinin en derin köşelerine girebilmek için ne uzun bir iniş yapmamız,ne labirentler aşmamız gerekecektir!”[2]

Çağdaşları ve ardından gelen pekçok yazar, eleştirmen onu anlamaya ve yorumlamaya çabalamışlar, onun için binlerce makale, tez, yüzlerce biyografi yazmışlardır.

Dostoyevskinin evrenine girerken, tufandan önceki zamanlara ait bir manzara ile , -mistik, ilkel, el değmemiş bir dünya ile- karşılaşırız; Her zaman var olagelen asil kuvvetlerin bize doğru geldiğini, yaklaştığını hissederek tatlı bir sıkıntı ile sıkışır yüreğimiz; az sonra duyduğumuz hayranlık ve inançla olduğumuz yerde kalmak isteriz…”[3]

“… romanlarını okurken, bazan şaşırtıcı bir derinliğe ulaştığımızı, hayat, insanlar ve daha çok da kendi ruhumuz hakkında çok derin bir bilgiyle karşılaştığımızı hissederiz. Hatta bu bilgi o kadar tanıdık ve derindir ki, öğrendiğimiz, tanık olduğumuz şeyden bazan korkarız da.”[4]

Peki Dosteyevski’nin bir katarsis yaşarcasına; kaleminden kağıdına dökülen kahramanların aşkın ruhlarıyla, böylesi ölümsüz eserler yaratmasına sebep olan şey nedir?

Yazar bir sonbahar günü, alkolik, asabi bir baba ile hastalıklı ve hassas bir annenin altı çocuğundan biri olarak Moskova’da dünyaya geldi. Baba Mikhail o sıralarda Mariinsky Hastanesi’nde doktor olarak çalışmaktaydı. Asil bir aileye mensup olmasına karşın, kötü mizacı ve alkole olan düşkünlüğü nedeniyle oldukça düşük ücret aldığı bu hastanede çalışmaya mecbur kalmıştı. Doğrusu, yaşadığı sürece karısına ve çocuklarına pek de rahat bir hayat sağlayamamıştı. Üstelik hem karısı ve çocukları hem de çalışanları tarafından yaka silkilecek denli huysuz, kaba, cimri, kıskanç ve şehvet düşkünü bir adamdı. Çocuklarıyla ilişkisinde oldukça mesafeli ve katıydı. Anne erken yaşta tüberkülozdan öldüğünde Dostoyevski ve erkek kardeşini Petersburg’da Askeri İstihkam Okulu’na kaydetmeye karar verdi. Kendisi de kızlarını yanına alarak çiftlik evine yerleşti. Fakat eğitim hayatları süresince oğullarına karşı ilgisizliğini ve katı tutumunu sürdürmeye devam etti.

“Benim aziz ve iyi Babam,
Oğlunun senden harçlık istemesi için sana başvurmasını bir fazlalık olarak kabul edebiliyor musun? Tanrı tanığım olsun ki, bu ne kişisel ihtiyaçlarım, ne de imkânsızlıkların sonucu. Herhangi bir şekilde seni nasıl soyabilirim …
Şu anda kelimenin tam mânâsı ile beni anlaman için sana yalvarıyorum sevgili babacığım. Hizmet etmekteyim, istesem de istemesem de en yakın çevremin zorunluluklarına uymam gerekiyor… Askerî Akademinin her öğrencisinin, kamp hayatı en azından kırk Ruble’ye ihtiyaç gösteriyor… Yağmurda ve rutubette bezden bir çadırda yatmak gerektiği zaman, hele insan, böyle bir havada eğitimden üşümüş ve yorgun dönerse, bir bardak çaya ihtiyacı olacak kadar hasta olabilir ki, bu son yıllarda sık sık tecrübe ile başımdan geçmiştir. Senin sıkıntılarını da gözönünde tuttuğumdan ötürü, çay ve diğer şeylerden vazgeçip, senden sadece en zaruri ihtiyacım olan 16 Ruble’yi istiyorum. «İki çift adi postal için. »”*

Mikhail yazık ki oğluna postal parası göndermedi… Babasının ilgisizliği ve acımasızlığı sebebiyle, Dostoyevski’nin ona duyduğu öfke ve kırgınlık üst boyutlara ulaştı, ölmesi için dua etmeye başladı. Bu öfke nöbetlerinin neticesinde arkadaşlarının şakaları ve oyunlarına da kibir ve öfkeyle karşılık veriyordu. Böylece okuldaki lakabı “Ateş Fedya” oldu… Gittikçe karamsar ve mutsuz bir ruh haline bürünen Fyodor çareyi kitaplara sığınmakta buldu. Çocukluğundan beri aile içinde yaygın bir uğraş olan edebiyat, en büyük dostu olmuştu.

Babasından devraldığı özellikler sadece öfke ve hırçınlık değildi elbette: Kafasına koyduğu şeyi, her ne pahasına olursa olsun gerçekleştirebilecek denli hırslı bir mizacı da vardı. Bu özelliği onu, yaşamı boyunca karşılaşacağı tüm acılardan ve umutsuzluklardan olağanüstü bir sabır ve direnç göstererek sıyrılmasını sağlayacaktı…

Ancak, Dünya Edebiyatı’nın Azizi’nin çocukluğunda yaşadığı bu olumsuzluklar ömrünün geri kalanında da onu bir karabasan gibi takip edecek; talihsizlikler, kaybedişler peşini bırakmayacaktı…

Gerçekte tüm romanlarında sezilen bu ızdrap dolu sorgulamalar ve hesaplaşmalar Karamazov Kardeşler’de üst boyuta ulaştı; metin son tahlilde, kişisel bir manifesto ve epik bir hikayeye dönüşmüştü…

Romanın kahramanı baba Fyodor Pavloviç Karamazov, baba Dostoyevski’nin kopyası gibiydi. Onun gibi asil bir ailenin üyesiydi; bir derebeyinin üçüncü oğluydu. Yazık ki, içki, şehvet düşkünlüğü ve ahlaksızlığıyla nam salmıştı. Drahoma ve şehvet uğruna kaçırdığı ilk karısı Adelaida’dan daha ilk gecede soğumuş, geri kalan ömürlerini birbirlerini hor görerek geçirmişlerdi. Neticede Adelaida bir öğretmenle kaçar, bir süre sonra da kötü yaşam şartları onu ölüme sürükler. Gittiğinde Mitya (Dimitri) henüz üç yaşındadır.

Karısının gidişinin ardından, alkolik baba Karamazov, oğlu Mitya’yı unutacaktır; “karısının ölümünden sonra, zaten beklendiği gibi babalığını unutmuş; …oğlunu büsbütün, bırakmıştı. …üç yaşındaki oğlu Mitya’yı evin sadık uşağı Grigori himayesine aldı.”[5]

Buradan yola çıkarak Dostoyevski’nin annesinin ölümünden sonra yaşadığı duyguyu anlamak da zorlanmayız: Fyodor annesi öldüğünde 16 yaşındadır ancak içindeki çocuk hep üç yaşında, anne kucağını ve anne sıcaklığını özleyen bir çocuk olarak kalacaktır. Ve onu bir köşeye atan, unutan babasını ölene dek affetmeyecektir.

Roman, Fyodor Pavloviç’in ikinci evliliğiyle devam eder, “İkinci karısı Sofya İvanovna oldukça gençti … karısının temiz genç kız güzelliğine, özellikle saf masum görünüşüne kapılmıştı.”[6]

Ondan da iki oğlu olur; İvan ve Aleksey (Alyoşa). Annesi öldüğünde Alyoşa dört yaşın dadır. “Anneleri ölünce iki kardeş tıpkı ağabeyleri Mitya’nın durumunda kaldılar, babaları onları da yüz üstü bırakıverdi.”[7] Oğlanların sonuncusu meczup Lizavettadan olma Smerdyakov’dur, onun da annesi doğumda ölmüştür…

Ve tüm oğullar babanın ölümünü istemektedir, hatta öleceğini bilmektedir; “Ailenizde bir cinayet olacak, kardeşlerinle zengin babanız arasında işlenecek… Bunu kendin de düşünmüşsündür, bahse girerim … gerçeği söylemekten geri kalmazsın Alyoşa. Doğru söyle, düşündün mü bunu düşünmedin mi?

Alyoşa yavaşça, “Düşündüm” dedi.”[8]

Yazık ki insanlık tarihi boyunca, işlenecek günahın ardından duyulacak pişmanlık ve azabın içimizdeki ötekiyi durdurduğu pek görülmemiştir. Shakespeare’in cadıları misali kehanetini Alyoşa’nın kulağına fısıldayan Rakitin, ölümün habercisidir; kardeşler, Kral Macbeth ve Leydi Macbeth gibi cinayeti pişman olacaklarını bile bile işleyecekledir…

“Son derece namuslu, fakat şehvete düşkün böyle insanların kendilerine göre bir sınırları vardır; bu sınırı aşmamalı. Yoksa öz babalarını bıçaklayabilirler… Dayanamazlar ikisi de uçuruma yuvarlanır…”[9]

Gerçek yaşamda Dostoyevski, her ne kadar babasını öldürmemişse de ölmesini canı gönülden istemiş, bunun için defalarca dua etmiştir. Ve ölüm haberini aldığında henüz onsekiz yaşında olan Fyodor, büyük bir üzüntü, tramva yaşamış, zaten zayıf olan sinirleri onu ömür boyu yakasını bırakmayacak pişmanlık ve epilepsi nöbetlerine teslim etmiştir…

Dikkatli okur, romandaki dört oğulun, gerçekte yazarın kendisinin toplamı olduğunu keşfetmekte zorlanmaz; babasının benzeri olan şehvet ve para düşkünü Dimitri, tanrının varlığını rededen, nihilist İvan, manastıra adanmış, aziz yaradılışlı Alyoşa ve geçirdiği sara nöbetleriyle ünlenmiş uşak/kardeş Smerdyakov. Bunlar Dostoyevski’nin manik ruhunun bölünmüş yansımalarıdır.

“Babanın ortadan kaldırılmasıyla oluşturulan durum, zamanla baba özleminin olağanüstü güçlenmesine yol açacak bir etkeni kendisinde barındırıyordu. Babalarını öldürmek üzere bir araya gelen kardeşlerden her birinin içinde baba olma isteği yaşıyor…”[10]

“… aradan geçen uzun zaman içinde babaya karşı beslenen, kardeşleri onu yok etmeye yönelten hınç şiddetini yitirmiş, babaya duyulan özlem giderek gücünü arttırmış…”[11]

Yazar; öldürme ve ardından duyulan suçluluk temasını pek çok eserinde çeşitli biçim lerde işlemiş, altbenliğindeki kaos ve karmaşayı bu metinlerle yüzeye vurmuştur. Ölümüne dört ay kala tamamladığı kadim eserinde ise ızdırabını tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Eser, edebiyat dışındaki farklı disiplinlere de büyük esin kaynağı olmuştur.

“… baba Katilliğinin kabahatlilik duygusunun ana kaynağı olduğunu biliyoruz… Bir oğulun babasına karşı olan durumu bizim dilimizle söyleyecek olursak «iki değerli» dir. Yani, babasını düşman gibi gören çocuk ondan nefret ederek ölümünü arzularken, ona karşı belli bir ölçüye kadar sevgi de duymaktadır. Bu iki ruhsal davranış, oğulun kendisini babasıyla özdeşleştirmesine yol açar. Yani oğul, babasına hayranlık duyduğu için onun yerinde olmak ister ama yine bu yüzden onu ortadan kaldırmak da ister… iğdiş edilme korkusundan (yani erkeklik gücünü korumak kaygusuyla) ötürü annesine sahip olmak ve babasından kurtulmak isteğinden vazgeçer. Bu istek bilinç dışında kaldığı ölçüde kabahatlilik duygusuna temellik eder. Burada açıkladığımız şeyin normal süreçlerden ve «Oedipus complex» in normal gelişiminden başka şey olmadığını sanıyoruz…”[12]

 

Bu bölüme dek adını anmadığımız Oidipus Kompleksi böylece su yüzüne çıkar, Sophokles’in Oidipus’u bilmeden babasını öldürmüş ve yine bilmeden öz annesiyle evlenmiştir. Gerçeği öğrendiğindeyse kendini cezalandırmak için elleriyle gözlerini kör etmiş ve yurdundan sürülmüştür.

Dostoyevski kurgusunu yaparken her ne kadar karakterlerindeki aşkın anne düşkünlüğünü gizlemiş olsa da alt okumalar yapabilen okur bu şifreyi kolaylıkla çözecektir. Alyoşa’nın annesi ile ilgili hatırasını anlattığı bir an “…annesini yitirdiğinde dört yaşında olduğu halde yüzünü, okşamalarını, ‘karşımda canlıymış gibi…’ diyerek hayatının sonuna dek unutamamıştı … Alyoşa annesinin o andaki yüzünü de hatırlıyordu. Söylendiğine göre kendinden geçtiğinde olağanüstü güzeldi!”[13]

 

 Ve baba dâhil tüm karakterlerin gizliden ya da açıktan Gruşenka’ya olan tutkusu dikkatli gözlerden kaçmayacak işaretlerdir,

“ Mityanın tutuklanışınından iki üçgün sonra Gruşenka ağır hastalandı… Yüzü hayli değişmiş, sararmış, zayıflamıştı… Alyoşa onu bu haliyle daha çekici buluyordu. Hoşlandığı bakışları daha keskinleşmiş, daha bir anlam kazanmıştı.”[14]

 Yazar kendini ne kadar suçlu bulsa da, insana reva görülen bu yazgıya isyan etmeden edemez. Babasının günahkarlığının bedelini çocuklarına ödeten Tanrıcığı’na ve üç yaşında ölen oğlunun kaderine itirazı vardır. Bu durum, romanda ki İsyan bölümünde ve bunun dışındaki bir kaç bölümde defalarca işlenmiştir –Dostoyevski, üç yaşında kaybettiği oğlu Aleksey’in ölümünden de babasının ki kadar etkilenmiş, bunun işlediği günahın bedeli olduğunu düşünmüştür-

 “…benim de yeteri kadar imanım var. Ama arada çocuklar meselesi var, çocukları ne yapacağız? Bu meseleyi çözemiyorum… Ölümsüz ahengi sağlamak için acı çekmemiz gerekiyor, kabul. Ama çocukların ne ilgisi var bununla… onların hayatta acı tatmak, ıstırap çekmek pahasına ahenk satın almalarına ne gerek var… Yok, eğer babalarının günahlarında bunlarında payı varsa, bu, dünyamızın dışında bir gerçek olur”[15]

“ Geç olmadan kendimi çekmek, şu üstün ahenkten tamamen vazgeçmek niyetindeyim. O iğrenç yerde öcü alınmamış gözyaşları döküp göğsünü yumruklayarak, ‘Tanrıcığı’na yalvaran yavrunun tek göz yaşına değmez bu üstün ahenk!”[16]

Dostoyevski okulunu bitirdikten sonra yalnızca bir yıl askerlik yapmış, sonrasında kendisini tamamen edebiyata adamıştır. Bu arada içinde bulunduğu arkadaş çevresinin de etkisiyle muhalif bir topluluğun toplantılarına katılmaya başlar. Yapılan bir baskın neticesinde tutuklanır ve idama mahkum olur. İdamdan son anda kurtulan yazar ve arkadaşları Sibirya’ya sürgün edilir. Garip olan şudur ki Dostoyevski roman kahramanı Mitya’yla aynı fikirdedir; bu cezayı hak ettiğini düşünmektedir.

“Dostoyevski’nin bir siyasal suçlu olarak hüküm giymesi haksızlıkla doluydu. Bunu belki kendi de biliyordu. Ama «Babamız» diye adlandırılan Çar’ın elinden çıkan bu haksız cezayı, Dostoyevski, gerçek babasına karşı işlemiş olduğu suçun cezası yerine geçen bir ceza olarak kabul etmişti. Kendini cezalandıracağı yerde, Babası’nın yerini tutan Çar tarafından cezalandırılmış oluyordu.”17  

Prangalı sürgün günlerine ve yıllar sonra kaçmak zorunda kalacağı vatan hasretine ancak bu düşünceyle katlanabilir.

Ölmeden önce ancak dört yıl yaşayabileceği yurduna döndüğünde, artık hemen bütün eserlerini yazmış, halkının kalbinde azizlik mertebesine ulaşmıştır. Rus şair, Puşkin için dikilen heykelin açılışında batılılaşmacıları temsilen Turgenyev’in konuşmasına karşı Slavcılık adına yaptığı konuşmanın ardından dinleyici topluluğu histerik çığlık ve alkışlarla kendinden geçmiş; karşılarında bir yazar değil, tanrısal bir ışık bulmuşladır…

Bu olaydan sekiz ay sonra hayata veda eden yazarın cenaze töreninde, yerlere kapanarak ağlayanlar, cenazesine katılan binlerle birlikte, günahlarının affedilmesi için dua eder…

 

 

 

 

* http://www.erguvanim.net/blog/dostoyevskiden-babasina-mektup/ , “Dostoyevski’den Babasına Mektup”

 

[1] Karamazov Kardeşler, Fyodor Mhayloviç Dostoyevski, İş Bankası Kültür Yayınları,2011, İstanbul, s. 309.

[2] Dünya Fikir mimarları, Stefan Zweig,İş Bankası Kültür Yayınları,1992, Ankara, s. 87.

[3] Age, s.86

[4] Saf ve Düşünceli Romancı, Orhan Pamuk, İletişim Yayınları, 2011,İstanbul, s.69.

[5] Karamazov Kardeşler, Fyodor Mhayloviç Dostoyevski, İş Bankası Kültür Yayınları,2011, İstanbul, s.6.

[6] Age, s.9

[7] Age, s.10

[8] Age, s.95

 

[9] Age, s.96

[10] Totem ve Tabu, Sigmund Freud, Say Yayınları,2012, İstanbul, s. 212

[11] Age

[12] Psikanaliz Açısından Edebiyat, Freud-Yung- Adler, Dost Kitabevi Yayınları,1981, Ankara, s. 15,16

 

[13] Karamazov Kardeşler, Fyodor Mhayloviç Dostoyevski, İş Bankası Kültür Yayınları,2011, İstanbul, s.16.

[14] Age, s.734

[15] Age, s.318

[16] Age, s.319

17 Age,319

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.