205077712
Sultan Aşkın

BİBLO

Ben bir bibloyum. Büyük ekran televizyonun sağında çiçeklik gibi tasarlanmış üç katlı sehpanın üzerinde duruyorum. Beyaz porselenden yapılmış küçük bir fil biblosuyum. Sehpanın orta katındayım. Benim üzerimdeki katta beyaz saksıda kılıç çiçeği var; alt katımda ise yaprak şeklinde iki çini tabak. Onları görüyorum çünkü aynı hizada değiliz. Sehpanın bölmeleri dönerli sistemle yapılmış.

 

Birkaç oda dolaştıktan sonra buraya geldiğim için, genişliğine ve dekorasyonuna bakarak buranın evin salonu olduğunu anlamıştım. Burada her şey birbiriyle son derece uyumluydu; krem rengi koltuk ve perdeler, kahve tonlarında masa, sandalyeler.
Evde iki kişi yaşıyordu. Kadın bu muazzamlığın bir parçasıydı adeta. Sımsıkı topuzu, kusursuz makyajı, kılıfından yeni çıkmış elbisesi, ev ayakkabıları ile bu tablo için yontulmuş bir heykel. Ruhu da heykeldi sanki. Sorduklarında fikrini söylüyor ama işitilmiyordu. Ev sahibesi rolünde bir köleydi o. Elleri, ağzı ve gözleri görünmez bağlarla bağlıydı.
Adam hep hesap sorucuydu. Hesap soranın yanında bir de hesap verici olmasından daha doğal ne olabilirdi? Dışarıdan gelir gelmez evdeki eşyalardaki en ufak bir değişikliği fark edince keyfi kaçar ve keyif kaçırırdı.
“ Sehpanın üzerindeki kumanda nerede?”
“ İşte orada, kanepenin kenarında.”
“ Neden oraya gitti?”
“ Sehpanın tozunu alırken koymuştum, unutmuşum.”
“ Unutulmayacak. Her şeyi yerinde bulmak istiyorum.”
“Tamam” derdi kadın her seferinde. Adam uzatmak isterse bu tamamın hiçbir anlamı olmazdı tabii.
Sonra bir gün kadın hastalandı. Gözümün önünde kıvrandı saatlerce. Ağladı, inledi, ilaçlar içti. Adam geleceği zaman toparlanmaya çalıştı ama olmadı. Adam eve döndüğünde kadını yarı baygın buldu ve hastaneye götürdü. Ertesi gün döndüler. Kadın birkaç gün salona hiç gelmedi. Birileri gelip kadına bakıp yemek bırakıp gittiler.
Bir sabah adam evden çıktıktan sonra kadın salona geldi. Uzun saçları zincirlerinden kurtulmuş omuzlarından dökülüyordu. Üzerinde eşofmanlar vardı. Zayıflamış, gözlerinin altı çökmüştü ama yüzü gün doğumu gibi aydınlıktı.
“Merhaba”
Kime dediğini anlayamadım önce. Kimse yoktu. Telefonla da konuşmuyordu.
“Merhaba, kılıç çiçeğim, merhaba biblom, çini tabaklarım, yastıklarım; sehpa, vazo, masa, sandalyelerim. “
Bizi, hepimizi selamladı. Diğerlerini bilmem ama ben şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Hepimizi elleriyle okşadı. Yerlerimizi tek tek değiştirdi. Bütün gün farklı yerlerde duruşumuzu gözlemledi. Üçlü koltukla ikilinin ve masayla televizyon ünitesinin yerlerini değiştirdi tek başına zorlana zorlana.
Akşamüzeri tekrar her şey yerli yerindeydi. Ben de sehpanın orta katında yerimi aldım. Tam eski sisteme döndük, diye düşünürken duvardaki tabloyu yana doğru kaydırdı kadın. Sandalyenin birini yan koydu. Perdenin kenarını açtı biraz. Beni de yan çevirdi. Bir battaniye getirip uzandı koltuğa. Adam geldi her zamanki saatinde. Kapıdan girip kadını koltukta yatıyor görünce afalladı. “Bu ne hal” derken şaşkınlığını gizlemeye çalıştı. Kadın “ Evet bugün biraz daha iyiyim. Buraya kadar gelmeme sevindin sanırım” dedi. “Ah tabii tabii” dedi adam.
Aralık perdeyi, yan duran sandalyeyi, yana kaymış tabloyu ve başka yöne çevrilmiş haldeki beni gördü. Alnındaki damarlar şişti, yüzü kızardı, tam bağırmaya başlayacaktı ki bir öksürük krizine tutulup banyoya gitti. Kadın arkasına yaslanıp gözlerini kapattı, sarışın bir “Oh” çekti. Perdenin aralığından süzülen güneş ışığı halıda gökkuşağına dönüştü.
Ruhu kusurlu adamın evde oluşturduğu kusursuzluğu bakışlarıyla bile bozabilecek bir kadın duruyordu artık koltukta. Uzandı beni eline aldı. Salonun kapısında beliren adamın ayaklarının dibinde can havliyle parçalanırken duyduğum son şey kadının “Ben biblo değilim” diye bağırışı ve kahkahaları oldu.

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir