6-28-2010 0-34-51_019 FOTOSbwk

Onsun Meryem

TÜRK DEĞİL O!

“Kahveyi kavururlar, içmeden savururlar…”

İkram edilecek kahveyi beklerken elindeki metal Avrupa parasını parmaklarının arasında çeviriyordu. Paranın üzerinde resmi olan adamı tanımıyordu, oysa çocukluğundaki bütün paralarda aynı bildik isim olurdu. İlkokulda Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni en iyi okuyan öğrenciydi, her seferinde okuma görevi ona verilirdi. Poli’den ayrıldıktan sonra –aradan yıllar geçmişti- Türkçesi hala aksansızdı.

Rumcayı hiç konuşmayan Niko amcayı hatırladı, küçükken nedenini sorduğunda barba Niko “sulu sulu Türkçe varken, kuru kuru Rumcayı niye konuşuyum?” derdi. Sulu konuşmanın ne demek olduğunu bilmiyordu ama sular seller gibi Karamanlıca konuşan anneannesi Anastasia hep Niğde’deki köyünden söz ederdi. Anastasia onu da alıp beraber köye gidecekti, orada torununun çok sevdiği atlardan birini alıp İstinpoli’ye getireceklerdi; at sevdasıyla yayasını can kulağıyla dinlerdi. İstanbul- İstinpoli-, şehre doğru, demek değil miydi? O zaman köyden at ile şehre doğru yola çıkarlardı.
Kahve fincanını bekliyordu…
Anastasia’nın dedesi seyisti. Köyün beyinin ahırında yangın çıktığında kendini sakınmadan yangını söndürmüştü. Bey onu konağına çağırarak ağırlamış, göz alabildiğine uzanan araziyi pencereden göstermişti. Baktığı yerden istediği şeyi söylemesi yeterliydi, seyisin olacaktı. Bereketli araziler dururken Anastasia’nın dedesi sadece evin önünde geçmekte olan ineği istemişti. İnek daha faydalı gelmişti, evdekiler için büyüyecek yavrusu, sütü eti her şeyi değerliydi. Belki de fazlasını istemek ayıp olur diye düşünmüştü.
Şimdi Anastasia’dan sadece bir fotoğraf kalmıştı; onun çocukluğunda, yaşı belirsiz küçücük kalmış bir kadındı; fotoğraftaki, köyünde kilisenin önünde kaşıklarla oynarken görünen genç ve diri hayaliydi.  O köye hiç gidememişti, Anastasia’dan dinlediği masal diyarı olarak kalmıştı. Bir gün gidecekti biliyordu; masaldaki zerdali ağaçlarını arayacaktı. Elinde yayasının tahta kaşıklarla oynadığı fotoğrafla, arabacı Aliyi soracaktı; cumhuriyet valisi kilisenin taşlarıyla başka bir şehirde konağını yaptırırken, Allah’ın diğer evinin yıkılmasına karşı çıkan arabacı Ali, valinin gazabıyla bilinmeyen bir yere sürülmüştü. Yıkılmış manastırdan geriye toprak yığınından başka bir şey göremese de belki arabacı Ali’yi bulurdu, zerdali ağaçlarının dallarındaki bereketi görürdü.
Kahve ocakta unutulmuş olmalıydı.
“Ey Türk istikbâlinin evladı! … Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” Kendisine verilen görevle hitabeyi okurken sözlerini anlamış mıydı, hatırlamıyordu ama Gençliğe Hitabe’yi en güzel O okurdu, hatırlıyordu. Belki Nevşehirli dedesi “asil kanı” taşıyordu, belki büyük dedesi Mevlana’nın yaptığının benzerini yapıp bir Türk kızıyla evlenmişti. Mevlana’nın hatunu Rum Kira Hatun anadilini konuşurken -?-, O’nun Bizans “artığı” ataları Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanına uyarak dillerini akan sularda mı bırakmışlardı?
İlkokulda sosyal dersler dışındaki dersleri Rumca idi; o günlerde Yunanistan’dan gelen bir öğretmenleri onların da Yunan olduğunu söylediğinde karşı çıkmıştı; kendileri Bizans’ın çocuklarıydılar. Şimdi olan olmuş kaderin cilvesiyle gerçekten Yunanistanlı olmuşlardı.
Artık kahvenin köpüğü de sönmüştür.
Elindeki parayı parmaklarının arasından çevirmeye devam ediyordu. Çocukken, çok eskiden Yeşilköy henüz köy iken metal paraları rayların üzerine koyarlar, tren geçip gidince yassılaşan parlayan metale büyük bir iş başarmanın gururuyla hayran bakarlardı. Sirkeci’den kalkan tren Yeşilköy’ü geçer sınırı aşardı. Tren sınırı geçince insanların Türkçeyi ve Rumcayı bildiklerini zannederlerdi oysa sınırların ötesinde hep aynı şarkıları söyleyen sadece kuşlardı, ağaçlar bile başka çiçek açardı. Sınırın öbür yanında bu sefer Türkçe sözler hoş görülmezdi.
Mahallenin çocuklarıyla saka kuşu avlarlar, okunmuş çizgi roman dergilerini satarlardı. Bir gün tren raylarının yanında kocaman demir çivileri bulup sevinmişler, hurdacıya götürmüşlerdi; çok paraları olacaktı. Kol uzunluğunda çivilerin devlet malı olduğunu ve üzerinde demiryolları markasının basılı olduğunu nereden bileceklerdi? Hurdacıdan kazandıkları koca bir azardı; aldıkları demirleri geriye yerine koymuşlardı.
Uzun bir süre çocukluğunu bıraktığı Yeşilköy’e uğrayamamıştı, bıraktığı gibi bulamamaktan korkuyordu. Sonunda gitmişti, göbeklenmiş çocukluk arkadaşıyla ilk gençlik yıllarındaki şarkıları söylemişler, bateri sesini taklit etmişler sonunda Türk ve Rum iki koca adam karşılıklı ağlamışlardı. Dönüşünde bindiği taksinin sürücüsü “eskiden görecektiniz buraları,” demişti, “çok güzeldi, her şey değişiyor…” Taksici Elazığlı imiş, beş yıldır burada yaşıyormuş; “bir de bana sor,” diyememişti.
Kahve beklerken yaşadığı zamandan, pas tutmayan diğer bir zamana geçmişti. Burnuna havada olmayan kahve kokuları geliyordu.
Kıbrıs’ta savaş başladı demişlerdi; nerede olduğundan habersiz bir yerdeki savaşın bedeli onlara çıkarılmıştı. O küçük memlekette Rumlar yaşarmış, akrabaları olurmuş oysa ne tanıyorlardı ne de bir merhabaları vardı. Birden patlayan savaş kendilerine tanımadıkları akrabaları kazandırmıştı. Bir kan davasının ortasında kalmışlardı, marşlar çalıyor radyolar susmak bilmiyordu; “Hain Rumlar!” Büyüklerinin geçmişte yaşadığı sonra gizledikleri anıları canlanıyordu; kendisi doğmadan önce ailesinin oturduğu Kumkapı’da yaşadıkları altı-yedi eylül gecesi kâbusunu yaşamaktan korkuyorlardı. O sıralarda gerçekte olmayan Selanik’te Ata’nın evinin bombalanması yüzünden olan saldırılar şimdi gerçekte olan bir savaş yüzünden daha beter yaşanabilirdi. İşte, o zamanlarda Yeşilköy’de çoğunluk olan Rumlar her kimlikten millet hatta Levantenler Türklerle bir arada yaşarken yavaş yavaş kaçmaya başladılar. Aslında komşularından yana sıkıntıları yoktu, farklı bir davranış görmüyorlardı ama geçmişte olanlar bir gecede olmuştu, en yakın bilinen dostlar evleri yağmalamıştı; hafızalar tazeleniyordu. Kulaktan kulağa söylenenler tedirginliği artırıyordu; “Şu mahallede Yorgo’nun kızına komşusu bıçak göstermiş” gibi gerçek mi yalan mı olduğu belli olmayan söylentiler yayılıyordu. Babası kendilerini savunmak için tedbir olarak kezzap dolu bidonları eve getirmişti. Kezzap ne yaman bir sözcüktü. Eğer yayası Anastasia hayatta olsaydı memleketini bırakmaya razı olmazdı zaten Niğde’deki köyüne dönme hayaliyle yaşamıştı. Böylece başka diyarlara yola çıkmışlardı…
Aklında kahve içmek yokken aklına sokmuşlardı, kahve gelmeyecekti. Buradan çıkıp başka bir yerde kahve içse iyi olacaktı.
Annesini iki ay önce kaybetmişti, çocukluğu gittikçe kayboluyordu. Çocukluk arkadaşı uzun zamandır O’nu Bodruma davet ediyordu, Karısı Aleka “git, dolaş” demişti “biraz hava alırsın.” Çocukluğunda Pangaltı’da apartman dairesinin balkonunda kuzu besleme hayali kuran sevgili Aleka… Dedesi hiçbir zaman hayalini bozmamış, “balkonda kuzu yaşayamaz,” dememişti. Hep “olur” dermiş, “bir gün alırız.” Aleka geçmişten konuşmayı sevmezdi; geçmiş gitmişti artık yoktu, sadece “bir kuzu” özlemi vardı bir de dedesini hatırlardı.
Gözlerinin kahvesinden koy ömrüme, kırk yılın hatrına sen kalayım.
Atina’dan kalkan uçağı Kos’a sabah erken iniyor, Bodrum’a gidecek feribot akşam altıda kalkacak. Sabahtan akşama kadar ne yapacak, dolaşacak bir yerlerde yemek yiyecek; işte, O da garanti olsun diye feribot nereden kalkıyor diye iskeleye doğru yürümüştü. Çarşıda bir dükkânın kapısının önünde ayaklı bir tabelada yazılanları okuyor. Yeni rakı reklamının üzerinde “iyi ramazanlar” yazıyor; memlekete yaklaştığını haber veriyor, yazıya ve şişe resmine gülüyor. İskeleye vardığında bir bey yanına yaklaşarak “otel mi arıyorsunuz?” diye soruyor. Otel aramadığını söylüyor.
“Nereye gidiyorsun?”
“Bodrum’a…”
“Gemi akşama kalkacak o zamana kadar ne yapacaksın?”
Adamın ismi Memi, otelinin olduğunu söylüyor; “gel” diyor, “akşama kadar sana oda ayarlayalım. Gel bir çayımızı kahvemizi iç, ikram ederiz.” Otelcinin teklifi için fena olmaz diye düşünüyor; bir banyo yaparım, dinlenirim hesabı… Otelci valizini motosikletinin önüne alıyor, O arkaya biniyor otele varıyorlar. Otelden içeri girdiklerinde Memi’nin karısı barda bulaşıkları yıkıyor, tam da kocasını görür görmez bağırıyor, “Memet; yirmi beş boşaldı, on altının çarşaflarını değiştir. Dört gidiyor, altı yastık istiyor…” Türkçe bağırıyor. Memet cevap veriyor, “tamam tamam hepsini yapacağız, sen bizim arkadaşa bir kahve yap.”
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.
O, Türkçe konuşmayı duyunca konuşmaya katılsam mı diye düşünürken otelci Rumca “kahveni nasıl içersin?” diye soruyor.
“Kapuçino…”
“Öyle kahveler yok bizde bir frappe bir de Yunan kahvesi var.”
“Bir Yunan kahvesi, şekerli…”
“Arkadaşa kahvesini getir,” diyor ama sonra kahve unutuluyor.
O elinde bozuk para oturmaya devam ediyor, kadın kahvesini unutuyor. Neden sonra kadın kocasına sesleniyor, “Memet arkadaşın kahvesi nasıl olacaktı?”
Türkçe konuşma devam ederken kahvesine kavuşma umuduyla O da konuşmaya katılıyor, “Türk kahvesi, şekerli olsun.” Memet duyar duymaz hemen heyecanla “Türk müsün sen?” diye soruyor.
“Evet, Türk’üm.”
Karısı bardan hemen atılıyor, “hayır, Türk değil o, Türk değil!”
Memet’in karısına bakıyor, “Niye öyle diyorsun, Türk nasıl olunur?”
Kadın ısrarlı, “Türk değil o, Türk değil o…”
“Memet memleket neresi?”
“Biz Osmanlı’dan beri doğma büyüme Kosluyuz.”
“Ben doğma büyüme İstanbulluyum. Memet askerliğini nerede yaptın?”
“Burada yaptım, Yunanistan’da…”
“Ben Türkiye’de yaptım askerliğimi.”
Kadın “Türk değil o…” dedikçe coşarak askerlik yalanını katmerliyor, askerliğini Sivas’ta yaptığını söylüyor.
“Memet, hüviyetinde ne yazıyor? Yunanistan Cumhuriyeti. Yunanca yazıyor, kimlik numaran Yunanca. Yunanistan vatandaşısın?”
“Evet.”
“Bende Türk nüfus cüzdanı var, Türkiye vatandaşıyım. Kim Türk, sen mi ben mi?”
Memet söyleyecek söz aranıyor, bulamıyor; küsmüş çocuk gibi gözlerini yukarı kaldırıyor, susuyor.”
Kadının sesi duyuluyor, “Türk değil o, Türk değil!
Şekerli bol köpüklü kahve geliyor. Fincandaki kahvenin aklı karışmış, kendi adını bilmiyor; Türk kahvesi mi yoksa Yunan kahvesi mi, şaşırıyor.
Fincanı taştan oyarlar, içine bade koyarlar…
 

 

*Öykü daha önce yazarın 2018 yılında Pencere Yayınlarından yayımlanan Şehrin Kuşları Korosu kitabında yayımlanmıştır.

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir