Bir ilan gördüm. Duvara yapıştırılmış. Şu bilgisayarda yazılıp çoğaltılan ve sağa sola asılan el ilanlarından.  Kişiye Özel Yazarlık Atölyesi’nde hikâye ve roman yazma dersleri verilirmiş. İngilizce değil, matematik fizik hiç değil ya da belki hepsi. Saati şu kadar lira, makul da bir miktar. Önce bir tepki yükseldi içimden böyle yukarı doğru. “Olur mu öyle şey” dedim. “O ne demekmiş” dedim. Sonra “Niye böyle düşündüm ki şimdi” dedim. “Olabilir aslında” dedim. Her ne kadar ilanda hikâye yazarken a’nın üzerine şapka koymamış olsalar da,  “Hiç yoktan iyidir” dedim. Zaten bu şapka meselesi tartışmalı. Nedense külliyen kaldırmışlardı bir ara, öyle hatırlıyorum. Oysa bazı sözcükler şapkasız nasıl da eksik.

Yazarlık atölyesinden yazar çıkar mı? Çıkar tabii. Niye çıkmasın? Çıkmışlarını okudum, okuyorum. Ben kendim bu tür atölyelere üç yıl devam etmişken aksini savunmam mümkün mü? Şanslıyım ki usta yazarlar ve yazmaya gönül verenlerle çalıştım. Çok şey öğrendim. Edebiyat konuştuk, okuduk, yazdık. O gün bugündür edebiyat konuşuyoruz, okuyoruz, yazıyoruz.

El ilanıyla başvurulan bir yazarlık dersinde de mutlaka öğrenilecek bir şeyler vardır. Hiçbir şey olmasa bile bir şeyler olur. Edebiyata dalınır, okunur, yazılır. Yani en azından bunların olması gerekir. Bunlar olmazsa olmazlardır.

Ama atölye şart değildir. Arkamızda ve önümüzde dağ gibi koca bir külliyat vardır. Oku oku bitmez. İşin sırrı işte tam da buradadır. Yazmak için okumak gerekir. İyi yazmak için daha çok okumak gerekir.  Hepimiz ama hepimiz ne kadar şanslıyız ki aklı, zihni, kalbi, ruhu, kalemi çok kuvvetli ustalar neler neler yazmışlardır, yazıyorlardır, yazacaklardır. İşe onlarla başlamak ve hep devam etmek, sonra yine devam etmek ve nihayetinde devam etmek gerekir.

Ben kendimi bildim bileli yazmıyorum ama okuyorum. İlkokul birinci sınıfta okumayı en önce söküp kırmızıyı kurdeleyi kaptıktan sonra hep okudum. İkinci sınıfa geçtiğim yaz öğretmenim bir kitap hediye etti. Fransız yazar Hector Malot’nun bana o zaman tuğla gibi gelen bir romanı; Kimsesiz Çocuk. Cin Ali’leri bitireli daha çok olmamış. Ali’den Hector’a bu geçiş, yedi yaşındaki bir çocuk için çok hızlı oldu ama oldu. Çok sıkıldığımı hatırlıyorum. Artık öğretmenimden geldiği için midir nedir, ciddi bir görev bilinciyle bitirdim kitabı. Ne olduysa ondan sonra oldu. Dönüşü olmayan bir yola girmiştim artık. Girdiğim yollar içinde sanırım en şahanesi budur.

Uzun süre annem bana kitap almaya yetişemedi. Şimdi iri bir cümle kuracağım: onlu yaşlarımın başında yazmaya başladım. Günlük tutuyordum, şiir ve kısa hikâyeler yazıyordum. Milliyet Çocuk Dergisi vardı o zamanlar ve harika bir dergiydi. Çok iyi yazar ve çizerlerle tanıştım, çok şey öğrendim. Sonra ne oldu biliyor musunuz; benim de birkaç şiirim dergide yayınlandı. Kardeşimi kahraman yaptığım hikâyeyle bir yarışmada birinci oldum. Okumayı çok seven ve yazmaya göz kırpan bir çocuk için, büyük yazarlarla aynı sayfaları paylaşabilmek çok değerli bir destekmiş meğer.

Şimdi filmlerdeki gibi bir zaman kayması yapacağım ve hoop bugüne geleceğim. Olur olur, yazıda da olur. Çocuk artık koca bir kadındır ve okumaya yazmaya hâlâ aşkla bağlıdır.

Tek işi okumak ve isterse yazmak olan bir çocuk kadar olmasa da hep okuyorum. Gerçi kitap satın almayla okuma arasında bir senkron tutturamıyorum. Aldığım kitaplar geometrik artarken okuduklarım maalesef aritmetik bir artış gösteriyor. Ama yanım yörem tuvaletim salonum kitabım çantam hep kitaplıdır. Ayrı bir kitap bavuluyla çıktığım tatillerim vardır. Kitapsız evlerde çabuk sıkılırım. Kitapsız insanlarda duramam, dursam bile uzun kalamam. Gelir geçerim. Henüz hiç okumadığım çok yazar vardır, bundan utanırım. Bu utancı gidermeye çalışırım ama yetişemem. Çoğu kitabı okuyamadan ömrümü tamamlayacağım gerçeği canımı acıtır.

Yazarlardan da utanırdım ben. Öğrenciyken kaldığım evin üst katında Vedat Günyol yaşıyordu. Ne şans! Çık bir konuş, değil mi! Komşuyuz, gencecik bir üniversite öğrencisini kovalayacak hali yok ya. Kapıda karşılaştığımızda utangaç selamlar verebildim sadece. Kadıköy’den kalkıp Karaköy’e yollanan Sarayburnu manzaralı vapurda Yaşar Kemal’le ne çok karşılaştım. Onu görecek şekilde otururdum ama yanına bir kez bile gidemedim. Sözcüklerin efendisi bu koca adamlarla ne konuşacaktım?

Fuarlarda kitap imzalamak için bekleyen yazarların yanından yay çizerek geçerim hâlâ. İleri gider, bir U dönüşü yapar, yine geçerim. Vardır bunun psikoloji biliminde bir açıklaması. Ama cesaretimi toplayıp kitap imzalattığım yazarlar da olmuştur, onu da söyleyeyim.

Artık ben de yazıyorum. Her ne kadar çok değerli bir hocam “Yazıyorsan yazarsındır!” dese de o mertebeye ulaşmam için kırk elli fırın ekmek yemem gerekiyor. Ben daha çok artık bana sığmayan sözcükleri dışarı çıkarmanın peşindeyim. İçimde sıkışanları dışıma aktarmazsam acı çekiyorum. Gerçekten! Aklıma bir fikir, bir hikâye düştüğünde onu sayfalara dökene kadar günlerce kıvranıyorum. Burada metafor filan da yapmıyorum. Bildiğin karnım ağrıyor. Ne zaman ki başlıyorum yazmaya, ağrı yavaş yavaş azalıyor. Sonrası ince iş. Yazdıklarımı defalarca okuma, onu oraya koyma, bunu buradan alma, şunu ekleme, onu çıkarma. Sonra şahane bir ziyafet sofrasından kalkmışsın gibi müthiş bir doygunluk. Yazıyı demlenmeye bırakma. İki gün sonra tekrar okuyup aynı şeyleri bir daha bir daha yapma. Uykuların kaçması. Gülmeyin, yazamayınca uykularım kaçıyor benim. Hemen kalkıp iki satır daha ekleme. Ve hep o tam olmamışlık hissi.

Stephen King’in Yazma Sanatı kitabında yazma eylemini anlatışını okuduğumda “Hah, işte bu yahu!” dedim. Yazmayı kazı yapmaya benzetir Stephen. Yaşama, zihinlere, kalplere, ellere, gözlere gömülü hikâyeleri, tıpkı bir arkeoloğun binlerce yıllık çok değerli bir eseri dikkatle, özenle kazıp gün ışığına çıkarması gibidir yazmak. Sonrası iyilik sağlık güzellik!

Kazıyorsun yazıyorsun da sonra o gün ışığına çıkardığın sözcükler sadece sende kalsın istemiyorsun. Bunun nedenini bilmiyorum, henüz çözemedim. Başka bir ifadeyle söylersem, yazınca okunmak istiyorsun. Bunun için uğraşıyorsun ki o da başka bir karın ağrısı.

Hani çok klişe bir tabir vardır; okununca kendimi çıplak hissediyorum, filan derler. Bu cümlede sinsi bir kibir gizlidir. Madem öyle hissediyorsun, o zaman yazdıklarını okutma kimseye. Yok, ille de roman havası. Bak şimdi fark ettim; bu yazar tayfasında azıcık mazoşizm de olabilir mi? Havaysa hava, neyse ne! Demek bende de var ki bir yazarlık virüsü,  ben de yazdıklarım okunmaya başlayınca aynen öyle hissediyorum. Başka türlü anlatamadım, idare edin. Kolay şey mi yahu! İçim dışıma çıkıyor, görülür hale geliyorum, şeffaflaşıyorum. Galiba buna bir kere bulaştın mı vazgeçilemiyor. Öldürmüyor, güçlendiriyor. Dedim ya, işin içinde var az buçuk mazoşizm!

Sözcüklerin tanrısal bir gücü var. Okuyanın dinleyenin aklını çelip istediğini yaptırabiliyorlar. Yazıya akarlarken tıpkı canlı bir organizmaymış gibi hayatta kalmaya çalışıyor, mayoz mitoz bütün bölünmeleri yaşayıp çoğalıyor, bire on veriyorlar. Bazen yazarı sollayıp kendi yollarını buluyorlar. Girilen yerle çıkılması planlanan yer bambaşka olabiliyor.

Yazma sanatında psikoloji, biyoloji ve arkeolojinin yanı sıra matematik de var. Havada uçuşan binlerce sözcüğü alıp milyonlarca kombinasyon yapabiliyorsun ve bunu sadece sen yapıyorsun. İcat senin, mucit de sensin. Sanat içinde bilim. Her kombinasyon yenilerine gebe, her türlü değişime açık. Mantığını sen kuruyorsun. İstediğin gibi eğiyorsun büküyorsun. Genele uymak zorunda değil. Sayısız kombinasyon gücün var ya da olması için uğraşıyorsun. Yaşamın da ölümün de üzerindesin.  Yaşamla ölümün üzerine çıkılabilen tek mecra sanırım yazma eylemi. Kürsüde elinde tokmakla oturuyorsun. Virgülle sallar, noktayla indirirsin o tokmağı. Bunu bilmek seni alıyor yukarılara taşıyor.

Neyse ki ve iyi ki o çıktığın yerden indirenler oluyor. Sen zırhlarından gönüllü sıyrılmışsın. Yarı çıplak ortalıkta dolaşıyorken biri bir şey söylüyor, öbürü başka bir şey söylüyor. Yazarken çok “şey” kullanmak makbul değildir ama burada olana bitene bu şey cuk oturuyor. Hazırlıksız yakalanırsan kalbin kırılıyor ve her seferinde hazırlıksız yakalanıyorsun.  Savunmalara geçiyorsun. Ama, diyorsun, allah allah, diyorsun, ben öyle dememiştim ki, diyorsun, ben öyle mi demişim, diyorsun. Diyorsun da diyorsun. Sonra fark ediyorsun ki savunmalara geçtiklerin aslında zaten önce senin içine sinmeyenler. Bütün o şeyler önce sende başlıyor, sende bitiyor. Okuduklarının yazdıklarının arkasındaysan ortalıkta şey mey kalmıyor.

Alkışlayanlar da olmuyor mu oluyor. O da değerli ama bir o kadar da tehlikeli. O zaman da oksijenin az olduğu rakımlara çıkıyorsun. Bu da bir süre sonra nefes alamaz hale gelmene sebep oluyor. Burada yine kendi iç sesin devreye giriyor. Okuduklarından yazdıklarından eminsen, bir de üzerine eksiklerinin gediklerinin farkındaysan yerden yere de vurulsan, alkışlarla göklere de çıkarılsan dengede kalıyorsun.

Kendini bir şey sanmak çok ama çok tehlikeli. Seni yakandan tutup aşağılara çekebiliyor. Daha iyiden uzaklaştırıyor.

İnsan egosu bir tuhaf yaşam hücresi. Hep sağa sola sapma eğilimi gösteriyor. Zıt kutupta olup sana doğru çekildiği de, yanındaymış gibi durup seni ittiği de oluyor. Son derece sevimsiz bir kibre bir tık uzaklıkta duruyorsun. Yazıların okura ulaşmaya başladığında sevgili egonla böyle didişip duruyorsun.

Ama işte günün sonunda sözcüklerin ışığa kavuştuktan sonra su gibi kendi yollarını bulmalarına, o yolun zihinden parmak uçlarına ulaşmasına bayılıyorum. Yazmanın kendi müziği var. Öyle böyle kendini sana mutlaka duyuruyor. Sen de zaten duymaya gönüllüysen itiraz etmiyorsun, zevkle kulak veriyorsun.

Cesaret neymiş biliyor musunuz? Shakespeare’in, Dostoyevski’nin geçtiği bir dünyada yazmaya teşebbüs etmekmiş. Bak o cepte. Sayılmayacak kadar korkum olmasına rağmen bu konuda nedense cesurum.

Okumak yazmak bir tuhaf bağımlılık ve   b e n   b i r   b a ğ ı m l ı y ı m.  Tedavi olmak istemiyorum. İyi böyle!

Şimdi size bunları bir yıl sonra anlatsam muhtemelen başka şeyler anlatırım ya da aynı şeyleri başka şekilde anlatırım.

Bütün bu olanlar sizce de büyülü değil mi?

Bak şimdi, bu yazdıklarım okununca bana bir ürperme geldi. Gideyim de sırtıma bir şal alayım.

Related Posts

5 thoughts on “BİR OKURYAZARDAN DENEME / Berrin Yelkenbiçer

  1. Berrin dedi ki:

    çok teşekkür ederim, ne güzel demişsiniz, okumalarımız ve yazmalarımız bol olsun!

  2. Berrin Yelkenbiçer dedi ki:

    çok teşekkür ederim, ne güzel demişsiniz, okuma ve yazmalarımız bol olsun!

  3. Betul dedi ki:

    Berrin cigim büyülü dunyanda keyifle gezindim, davetin için teşekkür ederim.

  4. panzehir_dergi dedi ki:

    Berrin Hanım
    Yazınızı zevkle okudum. Okuma illetine tutulduktan sonra yazmadan olmuyor. Tedavisi olmayan bir hastalık sanki oku, yaz, yaz, oku. Başka işimiz mi vari sanki. Benimkisi de boş boş yazmak, satır doldurmak işte. Neyse, bana müsade; Yaşar Kemal’i, Vasiliy’i, Poyraz’ı adada bekletmek olmaz, hem ortalıkta kimse yok, canları sıkılmasın. Müsadenizle, selam ve sevgiler.

  5. Birsen Karaloğlu dedi ki:

    Samimi, sevimli bir deneme. Çoğumuzun ortak duygularına tercüman oldunuz. Sağ olun. Çok okuyun, pekçok yazın. Yolunuz açık, kaleminiz hep sizinle olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir