Bahçeli evlerin olağan bir şey olarak görüldüğü bir yerdi Kars. Parçalanmış kuru otlar, kimsenin tohumunu atmadığı, kendinden menkul bitki ve ağaçlar. Kimseden habersiz yeşillenmiş mekânlar buranın kaderiymiş gibiydi. Ozan’ın ailesi de her evde olduğu gibi köpek besliyordu.

Bir köşede, sağdan soldan toplanmış taşların üst üste koyulmasıyla yapılmış köpek yuvası -aslında baraka bile değildi- vardı.

Bahçeyi kapatan, yine çeşitli boylarda ve şekillerde taşların harçla birbirine yapıştırılmış duvarlardı. Köpeklerin derme çatma çatısı ile aynı malzemedendi. Tüm şehir anlaşmış gibi, bahçe kapıları genelde maviydi. Kapının dil mekanizmasına bağlanmış bir teli çekerek açılırdı kapılar. Daha teli kavramadan, içerideki köpekler taarruza geçerdi. O evin çocuklarından biri köpekleri kontrol etmediğinde, bir yabancının içeri girmesi gerçekten tehlikeliydi.

Buranın hem soğuğu hem de sıcağı kuruydu. Bu, çocukların yüzlerinde ve göz aklarında lekeler yaratırdı. Beyaz ve görece pürüzsüz bir yüz, o havada mümkün değildi. İşte bu sebepten, çoğu zaman doğu anadolulu bir çocuk, bakışlarından bile önce hatırlatırdı memleketini, yüzüyle, lekeleriyle, büyükçe çocukluğunun izleriyle.

Elleri de güneşin gazabına uğramıştı, suları çekilmiş göl tabanı gibi çatlak ve koyu renkliydi. Gözbebekleri pek hareketsiz, hatta akrabalarına göre yabaniceydi. Köpeğinin suyunu değiştirmek için evden maşrapayla su getirmişti. Koyduğu yeni su, bulunduğu kabın tüm eskimişliğini aldı. Bir an sonra su bulandı, rengi değişti, kirlendi. Su kabının dibindeki toprak tortuları sürekli olarak dağılıyor, suyun rengini gittikçe koyulaştırıyordu. Ozan buna aldırmadı, bahçedeki her şey, kirlenmeye, eskimeye muhtaçtı çünkü. Köpeğin krem rengine yakın tüyleri bile yer yer kararmış, göz altlarındaki köşeler toz bağlamıştı.

Ozan, köpekle fazla ilgilenmekten kaçınıyordu; çünkü tüm arkadaşları, köpeklere ancak yaşayabilecekleri kadar ilgileniyordu. Yenilemeyecek durumdaki ekmekler ve çamurlu su. Senede birkaç kez, o da birilerinin aklına gelirse, kovanın dibindeki kirleri emmiş yeni sağılmış süt; işte tüm bunlar köpeklerin yaşam kaynağıydı.

Ozan, uzun zamandır köpeklerin daha fazla şey hak ettiğini düşünüyordu. Çünkü sütünü sağdıkları ineklerde bile emeği vardı o köpeğin. Çobanlık etmiş, korumuş, olası hırsızlıklara karşı alarm görevi almıştı.

Geçen kıştan beri, haşlanmış et veya süte bandırılmış taze ekmek veriyordu. Ancak bunu yaparken, sürekli etrafına bakıyor, suçluluk duyarmış gibi gizlenerek yapıyordu.

Ozan liseye başladığı ilk gün, okula gitmek için hazırlanırken bahçede bir gürültü duymuştu: Ceketinin sol kolunu daha geçirmemişken bahçeye koştu, birkaç parça kemik veya ekmek bulmak için çeperden atlayıp bahçeye giren zayıfça bir köpeğe, Ozanların köpeği dalaşmıştı.

Ozan arkasına baktı, Babası Hikmet koşarak geliyordu. Hikmet, dalaşan köpekleri görür görmez hiddetle etrafına bakındı. Bir kürek buldu, yiyecek umuduyla başına geleceklere içgüdüsüyle koşan köpeğin kafasına tüm gücüyle indirdi küreği. Köpeğin başı toprağa çarptı. Sersemledi. Başını topraktan kaldıran köpek, tiz, merhamet çağrısı yapan bir sesle haykırdı. Bahçeden kaçarken, küçük bir ekmek parçası gördü ama ağzına alıp taşımaya cesaret edemedi.

Ozan’ın içinde, adının merhamet olduğunu bilmediği, çok yönlü bir acıma yükseliyordu. Yabancıydı buna. Köpeğin kürek karşısında boyun eğişi, haykırışı, kaburga çizgilerini gösteren zayıflığı, tüm bunlar gözkapaklarına yapışmıştı. Böyle anlarda, her şeyi bağrına basmak istiyordu. Hasret duyduğu şey buydu.

Okulda tamamen münzeviydi. Hiç kimseyle konuşmuyor, bu sürekli kaynaşma gününden kaçmak istiyordu. Okul biter bitmez eve gidecekti; o zayıf köpeği arayacaktı. Şimdilik bu gürültüye, yakınlığa ve samimiyete katlanması gerekiyordu.

Son ders zili çaldıktan sonra hızlı adımlarla okuldan çıktı. Eve giden toprak yolda hızlı adımları toz kaldırıyordu. Kalbi çarpıyordu, boynundan yukarısı ısınmaya başladı. Esmer yüzü kızarmıştı. Daha birkaç sene önce arkadaşlarıyla köpeklere taş attığını anımsadı. Dişlerini sıktı. Vücuduna bir şey batmış gibiydi ifadesi.

Eve girip çantasını ve ceketini kapının arkasına fırlattı. Gömleğini ve kravatını sabırsızca çıkardı. Terlemiş, daralmış hissediyordu. Mutfağa girdi. Birkaç tel peyniri ağzına attı. Sonra küçük ekmek parçalarını pantolonunun cebine koydu. O köpeği bulup beslemeye, babası adına af dilemeye yazgılı hissediyordu.

Önce bahçelerindeki köpeğin yanına gitti. Çamurlu kap su doluydu. İçindeki hamuru toprağa karışmış sert ekmekte köpeğin kirli karnının yanındaydı. Köpeğin kesik kulaklarına baktı. Tüm tanıdıkları, köpeklerinin kulağını keserdi. Bir bildikleri olmalıydı. Ama o an için Ozan’a büyük bir zalimlik gibi geldi bu. Kulakları kesilirken çok acı çekiyor olmalıydılar; dünyadaki her şey, onun üzülmesi ve vicdan azabı duyması için yapılıyormuş gibi geldi bir an. Kulağı kesilen köpekler, kesilen büyükbaş hayvanlar, sakatlandığı veya yaşlandığı için infaz edilen atlar. Hepsini görmüştü Ozan. İlgiyle izlerdi hatta. Daha önce yaptıkları, şahit oldukları aklına geldikçe, katlanılmaz bir acı duyuyordu.

İki kış önce amcasının beyaz bir atı vardı. Ufak tefek siyah lekeleri ata tehlikeli bir hava katıyordu. Kirlenmiş gibiydi. Bir gün kuzenleri gelip Ozan’a heyecanlı bir şekilde haber vermişlerdi:

“Bizim atın ayağı kırıldı, babam onu akşam vuracak, gelsene.”

Ozan o akşam amcasının evine gitti. Üç çocuk da yerlerinde duramıyor, babasının koltuktan kalkmasını bekliyorlardı. Biraz sonra Ozan’ın amcası, omzuna uzun bir demir yığını asıp ahıra yürümeye başlamıştı. Çocuklar da gülerek takip ediyordu onu. Topallayarak, yere düşmemeye çalışarak yürümeye çalışan at, şimdi evin yukarısındaki boş arsadaydı. Ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Toprağın arasından birkaç ot bulup ısırmaya çalışırken, adam yana doğru eğilerek tüfeği kavramıştı. Çocukların gülüşüyle atın içgüdüyle otları dişlemeye çalışması arasına bir tüfek sesi karıştı. Önce kan damladı yere. Sonra siyah lekeleriyle kirli gözüken atın bedeni. İlk defa yere düştü, sonu olmuştu. Hayvan cansız bir şekilde devrilirken, dişleriyle kavradığı bir ot parçasını da koparmıştı. Bir daha açılmayacak olan ağzından ot sarkıyordu. Çocuklar gülmeye devam ediyordu, sadece bakışları donmuştu. Hayvan ölmüştü işte, bu kadardı. Adam tüfeğini omzuna asmış, kirli elleriyle göz torbalarını silerek eve dönmüştü. Çocuklarsa ölü bedene bakmaya devam ediyordu.

Geçmişine vicdanın penceresinden bakıyordu. Onu rahatsız edecek her şey, unutuşa kavuşmamış bir şekilde, tüm çıplaklığıyla hafızasına düşüyordu. Geçmişiyle hesaplaşmak zorundaydı artık. Kuyuya atılmış köpekler, sapanla öldürülmüş kargalar, şahit olduğu veya faili olduğu her olay, her köşede onu bekliyordu. Merhamet miydi aradığı ya da duyduğu, bilmiyordu. Büyük bir utanç duyuyordu, şimdiki zamanı geçmişiyle hesaplaşıyordu; mahcubiyet doluydu hayatı. Neler hissettiğini anlamaya çalışıyor ama anlasa da sebebin ne olduğunu bilmiyordu. Neydi bu değişikliğin sebebi?

Zihni çığlık çığlığa koşturan düşüncelerle doluydu, köpeği aramaya devam etti. Yıllar önce amcasının atı vurduğu arsanın yanından geçiyordu. Kafasını çevirmeye korkuyordu. Göz ucuyla bakmaya çalıştı. Büyük, beyaz bir hayvan ona doğru koşacaktı sanki. Ozan korku duydu. Adımları sıklaştı. Aradığı köpeğin neye benzediğini düşünmeye başladı. Yıllar öncesinden koşup gelen atı unutmaya çalışmak içindi bu. Bir an bütün bunların köpeği aradığı için aklına geldiğini düşündü. İlk denk geldiği köpeğe fırlattı ekmeği. Hiç rahatlamamıştı. Gözleri yere bakıyordu, bir anda döndü vücudu, eve dönecekti. Cebindeki ekmek kırıntılarını temizlemeye çalıştı, ancak kırıntılar tırnaklarının arasına giriyordu.

Evinin sokağına girdiğinde, bir parça ekmek için canından olma riskine giren köpek olduğunu sandığı bir köpek gördü. Adımlarını hızlandırınca köpek birkaç adım geriledi. Ozan korkutmamak için bir anda yavaşladı. Elini cebine attığında, ekmeği başka bir köpeğe attığını hatırladı. Gözleri dolmuştu. O yaklaştıkça köpek uzaklaşıyordu. En sonunda köpek koşmaya başlayıp uzaklaştı.

Ozan bahçeye girdi. Yapması gereken şeyler vardı. El arabasındaki büyükçe bir odunu aldı. Ahırın giriş kapısına dayanmış keseri kavradı. Tüm gücüyle sıkıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü, oduna baktı, üç tarafına taş takoz koydu. Vurmaya başladı. Tüm gücüyle vuruyor, vururken nefesini tuttuğu için nefes nefese kalıyordu. Birkaç dakika içinde odundan geriye sobaya atılacak boyutlarda parçalar kalmıştı. Ozan hiç dinlenmeden, terinin damladığı odunları parçalamaya devam etti. Bazen oduna bazen yere düşen ter damlalarına, önce birkaç parça gözyaşı karıştı. Sonra yüreği bedenine galip geldi. Terlemiyordu. Yalnızca ağlıyordu. Hissettiği tüm çatışma, keserin odunu dağlamasıyla artıyordu. Ozan daha sert vuruyor, bazen bütünden ayrılan odun parçası evlerinin kapısına kadar fırlıyordu. O sırada babası geldi. Elinde bir kürek vardı. Oğlunu izlemeye koyuldu. Ozan hem ağlıyor hem odun parçalıyordu. Ara sıra koluyla gözlerini siliyordu.

“Ne oldu Ozan? Okulda bir şey mi dediler?”

Ozan gözlerini silme gereği duymadı. Kırmızı, nemli gözlerle ayağa kalkmadan babasına baktı.

“Bizim köpeğin su kabı çok pis,” dedi.

Babası kaşlarını çattı. Kafasını geriye itti. Ne olduğunu anlamamıştı. Eve yürüdü. Ozan ayağa kalktı, keseri ahırın duvarına fırlattı. Sorunun ne olduğunu biraz da olsa anlamıştı; utanıyordu. Hiçbir zaman bir hayvanı yeterince umursamayan bir çevrede, hayvanlarla ilgilenmekten utanıyordu.

Gözyaşlarını silerken, bir anda gülümsedi. Ağlayabildiği için seviniyordu. Ahırdaki hortum bağlı çeşmeyi açtı. Hortumu köpeğin küçük harabesine kadar getirdi. Su dolu tabağı döktü ve yıkadı. Su doldurdu. Kabın içindeki suyun berraklığı, Ozan’ın puslu merhametini süpürdü.

Köpeği okşadı. Bir ismi olması gerektiğini düşündü.

“Bundan sonra adın Mahcup,” dedi.

Köpeğin yeni ismini uzun süre kimseye söyleyemeyecekti. Ancak rahatlamıştı. Ahıra gidip çeşmeyi kapadı. Eve girerken elini cebine attı. İşaret parmağına ekmek kırıntısı battı.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.