Güven Ulu

Yıldızların Kantçı bir soğuklukla parladığı zifiri gecelerden fırsat buldukça, gündüzleri gökyüzünden yayılan bu boz ışık, dünden bugüne aynı duruyor mudur?

 

Eskilerden bir gün, yine bir ekim sonlarında saçı örgülü bir kızla ayaklarımızı içlerine gömerek yürüdüğümüz sarı, kahverengi yapraklı patika yolu anımsıyorum. Bu yapraklar kaç kez eksildiler, çoğaldılar, bir toprağa bir dala karıştılar? O kızla gülmüş müydük hiç, el ele tutuşmuş muyduk, hatırlamıyorum. Belki öğle sonrası uykularında, bir çocukluk rüyasından hafızama işlenmiş, gerçek sandığım biridir o kız, emin değilim.
Yine, aynı serinlikte, oturduğumuz hafif bir yamaçtan, paçalarımızı sıvayarak, çıplak ayaklarımızı suyuna sarkıttığımız o koyu yeşil akan derenin, soğuktan bembeyaz olmuş parmak uçlarımızı, suyun askısında gövdelerini titreterek öpen balıkları dünden bugüne kaç kez öldüler, doğdular?
Nesneler bizi hatırlar mı? Nihayetinde bir teselli olurdu bu.
O vakitler, yaşadığımıza dair tanıklık hali. Acaba dere, bir sığlığında göle dönüşmüşken, içindeki kurbağa ve nilüferleriyle, suda amaçsızca daireler çizen çöpüyle, yansımalarımızı bir yerde koruyor mu?
Acaba o zamandan beri geçmişin kendisi ve biz, üzerinde ayakların gezindiği, taze otların çiğnenerek toprağa yattığı patikaya, serin suyu koyu yeşil olan dereye, gölcükteki kurbağa ve nilüfere dönüşmedik mi?
Çevremin, kuru bir ‘merhaba’mın elinden tutup gövdemi kendi kuruntularının sık ağaçlı ormanına sürükleyecek insanlardan oluşması, sonradan huy edindiğim, yapmayı pek hazzetmediğim bir davranışta bulunmaya zorluyordu beni.
Onlarla daha yakınlaşmadan, içine gömüldükleri bu aymaz, bencil tavırları, bendeki ‘merhaba’nın jelatiniyle sarılmış gül kokulu lokumları daha en baştan onlardan esirgememe sebep oluyordu. Bırakın lokumu; onların yaşam eş-dostlarından, bitmeyen şikâyetleriyle söz aralarına yedirilmiş, dinleyenin enerjisini soğuracak ısırgan ruh hallerinden kendimi koruma refleksine dönüşüyordu.
Bir diğerini oymak, içlerini dışlarına dökmek için ellerinde tuttukları matkaba uç olmak istemiyordum.
Sık ağaçlıklı ormanlarında öylesine kendilerinden emin, güvenli, sakin yürüyorlardı ki, ormanın ta öteki ucundaki bir ağacı, hafızalarının yardımına gerek duymaksızın, ayakları bir taşa takılmaksızın, bir çukurda sendelemeksizin, sisler ardındaki bir baykuşun puhusunun dikkatlerini dağıtmasına izin vermeksizin, gözleri kapalı bulabiliyorlardı.
Yabancı bir ağacın, başlarının hemen üzerinde duran hışırtılı yaprakları onları rahatsız etmeyebiliyordu. Kemerli burunları üzerinde, yeşil bir tırtıl ilkin tortop oluyor, sonra uzayarak, açılarak, kaşlarının birleştiği noktaya doğru yürüyebildiği halde, onlar bundan bihabermiş gibi davranabiliyorlardı.
Sancıları olmaz mıydı hiç, sancıları akıllarını başlarından almaz mıydı?
Sık ormanlarında, çalan sirenleri ile gün boyu eksik olmayan ambülansları göremediğimi düşünüyor olmalılardı. Saklamak için cılız bir çabanın bile yettiği bu kusursuz hallerine, korunaklı mesafeden gıptayla bakıyorken, geniş gövdeli, frak giymiş kıvırcık saçlı bir cüce, bas bariton sesiyle aryalar söylüyordu.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Related Posts

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir