KAPAK
Hülya Duman

ZEYNEP UZUNBAY’LA SÖYLEŞİ “KADINLARA BAKMAKTAN GELİYORUZ!”

 (…)

kör bir ses sürtünüp duruyor sesine

bu gidişle sesin de kangren olacak

kes diye yalvaracaksın, kesmeyecek

çığlığınla bilenecek sessizlikler

hançere bulanmış kan gibi kalacak sesin

zaten yollarını da sormadan kesmişler

dön kağıtlar kabuk olsun yarana

burada eksik bir dize var bulamıyorum

her şeyi benden bekleme, biraz da sen anla!

yaranı ayla tanıştırdığın geceyi, geceleri…

kızıl merhem sürdüğün akşamları unutma

kopuverecek yerdesin

zıpla!

 

Merhaba, şiirinizle giriş yapmak istedim. Çok sorum var hemen başlıyorum. Önce şiirleriniz vardı, hatta gönderdiğiniz ilk şiiriniz telif aldı. “Yazıya ilk kazmayı vuran şey şiirdir” şeklinde bir söyleminize de denk geldim. Bir zamandır sözcüklerin biçimini başka yönlere çevirdiniz; roman, öykü… Neden?

Bu soru bana hep soruldu, ben de her seferinde aynı yanıtı vermenin ayıp olacağını düşünüp yeniden düşündüm. Düşünürken düşünürken başka şeyler, başka nedenler buldum. Yaşarken nedenleri de değişiyor insanın. Şimdi yeniden düşündüğümde, şu geldi aklıma:
Çocuktum. Çevremdeki insanların türkülerden, destanlardan nasıl etkilendiklerini görüyordum. Sanırım aynı etkiyi ben de yaratmak istedim. Buraya gülme emojisi lazım. Önce türkü yazdım besteledim kendimce. Ölen kedim için yazdığım destanı, arka odalarda söyleyip ağladığımı hatırlıyorum. Büyüdükçe, şiirin ucu bir yerlerden görünmeye başladı. Saklı bir duyguyu sarıp sarmalayıp anlatma imkânını keşfettim. Hem saklamış hem de söylemiş olacaktım. Tam da ihtiyacım olan şeydi. Şiir yazılıyor olsa da, aslında söylemediklerini uçuşturan sözlü bir tarih. İnsanda uyandırdığı o uçuşma, gerçekten şahane. Sonra da, sargıları açmak, uçuşanları yakalamak, onları hikâye etmek istedim. İlk anladığım şu oldu; benim hayatım roman falan değildi. Bunun için karakterlere ve kurguya ihtiyacım vardı.
İyi okuyan bir arkadaşımın “Seversin sen, hem meslektaşın” cümlesi ile takibime aldım sizi. Aklımın Çiçekleri, Acı bir Kuş, Çoğunluk Dersleri, Kamçılanma Mesafesi, Yokuş Aşağı Portakallar ve şiirleriniz geldi sırayla. Diliniz, karakterleriniz, romanların geçtiği iklim, Kezzi, Kamer, tandır, halay, ırmak gibi isimler, bildik- tanıdık sesler kokular, eski deyimler derken bir de baktım ki biz aynı köydeniz hani az daha deşelesek akraba bile düşebiliriz birbirimize. Artık sizi iyi tanısam da; bilirsiniz iyi okur da akraba tutar kendine yazarını ve merak eder. Ne içer, ne yer, hayatta nerde durur, nerde soluklanır, nerden beslenir, Zeynep Uzunbay kimdir?
Çay, kahve, sigara, arada bir de bira içiyorum. Yemek yapmayı seviyorum. Sabah dörtte kalkıp dokuza ona kadar bir paragraf olsa bile yazdıysam keyfim yerinde oluyor. Acelem varmış gibi evden çıkıyorum. Kulaklığımı takıp bazen açık radyo, bazen sosyoloji dersi dinleyerek, acıkıncaya kadar yürüyorum. Yazsa sahil boyunda, kışsa sokak aralarında. Acıkmayı, ama çok acıkmayı seviyorum. Gençliğimi hatırlatıyor acıkmak. Sabah görevimi hakkıyla yerine getirdiysem, ekmek, yemek yapmayı, çekmeceleri düzenlemeyi de seviyorum. Hele çamaşır katlamaya bayılıyorum. Genellikle saat on iki, bir gibi bu işler tamamlanıyor. Biraz İngilizce bakıyorum. Sudoku çözüyorum. Kitap okuyorum. Film izliyorum. Sonra yine yol görünüyor gözüme. Erken yatıyorum. Sabah dört gibi uyanıyorum. Yazmadığım zamanlarda bir düzenim yok. İstanbul, Kayseri, İzmir… Kafamın içindeki uğultuyla dolanıyorum. Aldığım notlar bile sonradan hiç işime yaramıyor.
Hayatınızdan memnun musunuz?
Boş bırakmaya gelmiyor; hayatımın benimle ilgili kısmını hep memnun etmeye çalıştım, çalışmaya da devam ediyorum. Vuruşmak gerekiyorsa vuruşuyorum. Tökezlediğim de oluyor. Neyse ki tutunacak, nazımı çekecek, nazını çektiğim insanlar var hayatımda. Benim hayatım başka hayatlardan bağımsız değil ki, yine de özerk bir alan yaratmaya çalışıyorum. Başkaları adına utanmamam gerektiğini öğrendiğim de iyi oldu.
Hiç sevmediğiniz, en sevdiğiniz huylarınız?
Verdiğim sözü tutmaya çalışırım. Verdiğim sözü tutmak için kendime zincirleme söz verdiğim bir çocukluk anım bile var. Tam manasıyla ıstıraptır. Af dileyip geçsene! Bir de geri dönemem. Tuz masada diye ardımdan seslenseler bile mutfağa kadar giderim. Durdurulduğumda çığlık atarım. Huyluyum biraz.
En sevdiğim huyumsa, canım sıkılan yerde durmam, kalkar giderim. Ohhh, yeniden doğmuş gibi!
Ben sizi daha çok öykü ve roman ile tanıdım. Hangisi ağır basıyor?
Hepsi de dilin cilveleri. Ama şu anda roman ağır basıyor çünkü önümde yarım bir roman var.
Yazma ritüeliniz nedir? Hayatın akıp giden ritmi ile uyumu nasıldır?
Yazının başına geçinceye kadar bahanem çok; telaş içinde pişirmediğim yemek, dökmediğim çekmece kalmıyor. Sanırım biraz da suratsız oluyorum. Bir de “Bin git!” hali var. Binip gidiyorum. Sonra? Metnin içine girdikten sonra hayatım düzene giriyor, keyfim yerine geliyor. Belki de bu nedenle, gidişatı yan gözle izleyen, yazmamı dört gözle bekleyen biri var evde.
En sevdiğiniz eski ve yeni yazarlar desem? Nedenleri de olsun ama!
Ama bu çok zor bir soru değil mi? Deneyeyim ve yarım bırakayım en iyisi: Virginia Woolf’un zihnimde yarattığı dalgalanmayı, Ursula K. Le Guin’in uçsuz bucaksız kurgusunu, Flannery O’Connor’ın, Platonov’un yazdığı her kitabı, Coetzee’nin bir tanrı gibi her şeyi gören dilini, George Saunders’ın insanlığın en dibini göstermesini sevdim. Okuma serüvenimin başlarına dönersem; Yaşar Kemal’i, Sait Faik’i, Sabahattin Ali’yi, Sevgi Soysal’ı, Çehov’u… Sonra, okumakta geç kaldığım Suat Derviş’i… Son yıllarda, Georgi Gospodinov’dan Hüznün Fiziği’ni okuduğumda kitabı bağrıma bastığımı, Carys Davies’in “Canım benim”le biten öyküsünü telefonda arkadaşlarıma anlattığımı da söyleyip durayım. Sonu gelmez. Ama olmaz ki, Margaret Atwood var!
Kadın / erkek yazar ayrımınız olur mu?
Olmaz.
Kadının yazması daha mı zordur? “Çevre ne der” kadın yazarın işini daha mı yokuş yapar?
“Çevre ne der?” kaygısı, yazamayan, yazmaya başlayamayan kadının kaygısıdır evet. O çevreyi kuran da patriarkadır ve tüm o ayıp, günah, annelik, namus… Enstrümanlarıyla kadının sesini bastırır.
Acı Bir Kuş’ta “Bizim evin vatandaşı olmak Türkiye vatandaşı olmaya benziyor; ayrımcılık, adam kayırma, yolsuzluk” diyorsunuz. Baba ile meseleniz? Bizim coğrafyamız mı böyle? 
Sadece bizim coğrafyamızın değil, kadın tarihinin meselesi bu. Sistem, varlığını sürdürebilmek için her kurumun başına kendi temsilcisini diker. “Baba” da bunlardan biri. Ondan cengâver oğullar, uysal kızlar yetiştirmesini ister. İstemekle kalmaz onu buna zorlar. Patriarkanın namus, şeref, beka cilası kazındığında, kapkara bir kadın sömürüsü çıkar ortaya. Tarih “iyi niyetle” kızlarına eziyet eden babalarla doludur.
Sizi kadının dili olmaya, onların öykülerini yazmaya bunlar mı itti? Sizi kamçılayan meseleler neydi? Türkiye’de değil de Avrupa’da olsaydınız belki de böyle olmayacaktı durum değil mi?
Öyle görünüyor. Kız çocuk olarak dünyaya gelmek yetti de arttı. Avrupa’da olsaydıma gelince… Hangi döneminde örneğin? Erken modern Avrupa’da çoğu ayaklanma kadınların gösterileriyle başlamış. Parisli isyancıların ön saflarında kadınlar da var. 5 Ekim 1789 sabahı ilk önce kadınlar toplanıp Versailles’a yürümüşler. Sonraki ayaklanmalarda, polis kayıtlarına “kışkırtıcı ajitatörler” olarak geçmişler. Kadınların beşten fazla gruplar halinde toplanmalarının yasaklandığı, aksine davrananların tutuklandığı zamanlardan yürümüş gelmişler. Siyasi organların tartışmalarında kendilerine yer verilmeyen kadınlar, bu tartışmaları alkışlarla, bağrışlarla kesmişler. Devrimci örgütlerin bile tam üyeliğine kabul edilmeyen kadınlar, kendi siyasi kulüplerini kurmak zorunda kalmışlar. Kadın hakları mücadelesinde, çok emek vermiş çok bedel ödemişler.
Çoğunluk Dersleri’ndeki “Hatta var olabilmek için, bir kimlik sahibi olabilmek için değillerse bile yakılacaklarını bile bile ‘ben de bir cadıyım şeytanla işbirliği yaptım’ diyerek ortaya çıkan kadınları hatırladım.” cümleniz nasıl umutluydu öyle!
Kitaplarınızda kadınların kısılmış seslerini işittik biz de. Çoğunlukla kısıktı sesler; bazen hiç çıkmadı, bazen gürül gürül şakıdı. Bu kadınlar nereden çıktı? Sizden de parçalar var mı?
Günlük yazmaya başlasanız bile kurgu devreye girer. O kadınların hayatta bire bir tanıdığım kadınlar olabileceğinin düşünülmesi iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum. Açıkçası ben de yazarken tanıştım onlarla. Bir kadının görünüşü, başka bir kadının bir cümlesi, bir gazete haberinin çağrışımları, benim bilinç dışım bir olup bir karakter yaratıyor. Yazarken işimi kolaylaştırmak için hayalini karşıma oturttuğum kadın, okusa kendini tanıyamaz. Elbette benden de parçalar var. İmgelemler de insanın hayatına dahil.
“dinle…
Her şeyin bir sesi var.
Her şeyin, taşın bile…
kulaklarımı diktim…”
diyorsunuz Aklımın Çiçekleri’nde.
Yazmak çokça da dinleme ve gözleme yeteneği elbette. Dinleyemediğimde niyet okurum, demişsiniz. Hep mi böyleydiniz?
Dinlemeyi, seyretmeyi severim. Geçerken yarım yamalak duyduğum bir cümleyi,  bir anlığına gördüğüm şeyi ya da pat diye aklıma gelen bir sözcüğü alıp başka yerlere götürmeyi de severim.
Karakterleri nasıl oluşturursunuz? Kurgu nasıl gelişir? Kadınlar birbirini nasıl bulur?
Yazmaya karar verdiğim konu ya da mesele belirginleştiğinde notlar alıyorum, çizimler yapıyorum. Oturacağı dönemle ilgili okuyorum. Başına geçtiğimde neler yazacağımı ben de merak ediyorum. Sevdiğim bir kitabı okurken duyduğum merakın neredeyse aynısı. Böyle olmasa yazmazdım. Kadınlar birbirlerini buluyor, çünkü ben onların birbirlerini bulmalarını istiyorum. Bulmaları gerektiğini biliyorum. Kadınlık, çoğu zaman ahlak, namus, annelik dayatmalarının karşısında ayakta kalabilmek için gizli bir örgütlenmedir.
“gittiğin gün
 yeşil, kakmasız bir sandıkta
korkuyla uyanacak çocukluğum”
Annenize yazdığınız dizeler ile sorayım. “Annem benim sözlüğüm” diyorsunuz. O sözcüklerden birkaçını alalım mı sizden.
“Pergule yaptırdık anne” diyorum, anlamıyor. Tarif ediyorum,“Serpenek desene!” diyor.
Yıkıldığını, her şeyin mahvolduğunu mu düşünüyorsun? “Allah kara köseğiyi köküne kadar yakmaz” diyor. Kara köseği, ateş karıştırılan odun sopa.
Gözyaşı sel olmuş, gönlünü duman basmış, çamura batmışsın, çıkamayacağını mı düşünüyorsun? O diyor ki “Yaşarmadan yeşeremezsin!”
Kocamayı mı anlatıyor? “Daşmasın diye göğnümü üflediğim eskidendi.”
Hikâye ve anlatma geleneği, insanın varoluşundan itibaren olagelmekte. Sait Faik’ten ödünç alarak belki de anlatmasak çıldırırdık, belki de bu hikâyeler ile insan hem kendine hem de başkasına tutunmakta…
Annenizi, kadınları konuşturunca onların anlattıklarını, dertlerini bizlere aktarınca, o enerji boşalınca rahatladınız mı? Üstünüzden bir yük kalkmış olmalı. Neye hizmet etti acaba? Sizin hayatınızda değişen bir şey oldu mu?
Yazmak insanı değiştirir. Önce korkutur, sonra da yüreklendirir. O kocaman kalabalık dünyayla yapayalnız baş başa kaldığımızdaki gerilim müthiştir. Orada istediğinizi yaparsınız. Gerçekliğin altını üstüne getirebilir, yeniden kurgulayabilirsiniz. Yazmak, olanı dile getirmekten çok, olmasını istediğimiz biçimde yürür. Dünyadan geçip giderken bırakacağımız izi belirginleştirmek, imkânsızı mümkün kılmak yazının marifetiyle gerçekleşir. Kadınların tarih boyunca yazıdan uzak tutulması, ki tarih yazıyla başlar, tarihsiz ve belleksiz bırakılmaya çalışılması tesadüf değil. Yazmasam da bir hayatım olacaktı; ama ne düşündüğümü, ne hayal ettiğimi, neyi değiştirmek istediğimi, ne olduğumu en fazla bir kitabın arka kapağındaki açıklama kadar bilecektim.
Peki erkekler acaba onlarında anlatamadıkları var mıdır? Onları da dinleme isteği oluyor mu?  
Vardır elbette. Erkek acıklı bir canlı. Erk uğruna geldiği, getirildiği şu noktaya bakar mısınız? Sistemin dayattığı, hoş gördüğü, icazet verdiği dille nasıl da gür çıkıyor sesleri. İçlerindeki kazanda ne kaynar? Paçayı kaptırmak ateşi nasıl körükler? Ölmek ve öldürme düşüncesinin ardından bir fısıltı duymazlar mı? Onları da duyabiliyorum. Duymasam kadınları anlatamazdım. Hikâyelerimde, erkek bir kaya gibi sessiz olabilir, ama kadınlar işte o kayaların üstüne düşüyorlar.
Çocuk kitabı mı, erişkin kitabı yazmak mı daha zordur?
Çocuk kitabı daha başka bir sorumluluk istiyor. Çocuğa zarar verme kaygısı var. Örneğin, evin yolunu bulmak yetmiyor çocuğa; somut bir kavuşma, kucaklaşma bekliyor. Öte yandan, çocuğa yazarken sen de cıvıldıyor, sen de dudaklarını büküyor, sen de fırlamalıklar düşünüyorsun. Elimdeki roman bittikten sonra sadece çocuklar için yazayım diyorum. Ömrümü fırlamalıklarla tamamlamak? E güzel fikir!
Yakında çıkacak yeni bir çocuk kitabı var.
Elimdeki roman bittikten sonra dediniz. Tadını kaçırmadan konusu hakkında ipucu alabilir miyiz?
Konusu, alternatif ve mahrem bir hayat. Mekânın, objelerin çağrışımlarıyla yürüyor.
İçten cevaplarınız için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
 
“Kavga çıkarmadan konuşmak yaşlanacak kadar uzun zamanımı aldı.”
Çoğunluk Dersleri’nden vurulduğum bir cümle ile vedalaşmak istiyorum. Yaşlanmayı beklemeden “kavgasız konuşup, anlaşabilelimdileklerimle…

Daha fazla Panzehir Söyleşiye  buradan ulaşabilirsiniz.

Yazarımızın diğer yazları için lütfen buraya tıklayın

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir