derya erkenci editör
Derya Erkenci

SABAHATTİN ALİ “HASTASIYIM” DER Mİ?

Geçenlerde gerçek hayatta iyi dost olduğumuzu düşündüğüm bir arkadaşım bir internet paylaşım sitesindeki arkadaşlığımızı askıya alma kararı aldı.

Nedeni şuydu; bir şiir paylaşmış ve günümüzün moda sosyal medya sunum kalıplarından birini kullanarak “Ne güzel söylemiş Can Yücel” diye başlamıştı söze. Oysa alttaki dizeler Yücel’e ait değildi. Gençliğimde uzun süre şiirleriyle yatıp kalktığım için Can Yücel’in üslubunu çok iyi biliyordum. Hemen pirelendim tabii. İşin sağlamasını yapıp iyice emin olduktan sonra, şiirin Can Yücel şiiri olmadığını yorum olarak paylaşımın altında yazdım. Gayriihtiyari “Bu vasat dizeler Can Yücel’e ait olur mu hiç?” demiş bulundum. Sanırım dostumun kalbini kırdım. Neyse ki mesaj yazdığımda, beni sadece Facebook arkadaşlığından çıkardığını, gerçek arkadaşlığımızın devam ettiğini yazdı; sağ olsun.
Başka bir arkadaşım da bir süre önce Instagram hesabında Mevlana’dan uzun bir alıntı yapmıştı. Daha birkaç satır okumuştum ki hemen yine örümcek hislerim davul çalmaya başladı. Her şeyden önce metin, kullanılan dil o denli yeni gibi görünüyordu ki huylanmamak elde değildi. Hoştu ama Rumi’ye atfedilecek derinlikten yoksundu. Kısa bir kopyala yapıştır işlemiyle bu şiirimsi metnin on yıl kadar önce bir köşe yazarı tarafından yazılan bayram yazısı olduğu bilgisine ulaştım. Bu tip durumlarda herkes aynı tepkiyi vermiyor. Bu kez akıllılık edip özelden mesaj yazdığım arkadaşım çok tedirgin oldu, yanlışlığı hemen düzeltti. Çok şükür o da benim gibi bu işleri önemseyen biriydi.
Bunlar ne tür insanlardı? Kafalarından neler geçiyordu? Bunları nasıl bir ruh haliyle yapıyorlardı? Neden romantik köşe yazılarından gazetecilerin imzasını silip altına Mevlana yazma ihtiyacı duyuyorlardı? Bunları niçin internet ortamına salıyorlardı? Son yıllarda alt kültürden günlük konuşmaya sirayet eden argo deyişle sormak gerekirse, gerçekten bu neyin kafasıydı?
Başımdan geçen bu ve benzeri sosyal medya kazalarını abartıp örnekleri çoğaltabilirim. Türkiye’deki sosyal medya kullanıcıları olarak büyük bir tutkuyla “özlü söz” paylaşıyoruz. Zamanın ruhunun dayattığı tuhaf bir hastalık bu. Kendimizi kendi sözlerimizle ifade etmek yerine başka birinin sözlerini alıp kullanmanın kolaylığı bize cazip geliyor. Koca kitabı okumaya ne gerek var, diye düşünüyoruz. Zaten vaktimiz de yok. Hiçbir zaman gerçek bir okur olmak için çaba da sarf etmedik. Tek bir cümle olsun, bize her şeyi fısıldasın istiyoruz. Bu şekilde kendimizi akıllı, kültürlü, entelektüel, edebiyatın ustalarıyla benzer dünya görüşlerini paylaşan insanlarmış gibi gösteriyoruz. Bu şekilde kalitemiz artıyor.
Şekil önemli çünkü; hayatımız şekil zaten. Nasıl telefonlarımızdaki sayısal filtreleri kullanarak fotoğraflarda olduğumuzdan gençmişiz gibi görünmeye çabalıyorsak, hayatta tek bir kitabını bile okumadığımız bir yazarı çok iyi tanıyormuşuz gibi görünmeye uğraşıyoruz.
Büyük edebiyatçıları kendimize kalkan ediyoruz. Çünkü zorlasa okur-yazar herkesin yazabileceği düzeydeki vasat aforizmaların altında Nazım Hikmet ya da Orhan Veli yazdığında, onun yorumlar ve eleştirilerden muaf olacağını çok iyi biliyoruz. Bilakis alkışlanıyoruz da. Özlü söz bağımlısı dostlar her an tetikte. Tabii hemen yapıştırıveriyorlar “like”ı. Yorumlar, kalpler, hareketli alkış ikonlarıyla coşuyor paylaşımın altı. “Canım çok beğendim, ben bunu çaldım” diyorlar. Onlar da onu kendi sayfalarında, farklı gruplarda paylaşıyorlar.
Belli ki bu da bir ihtiyaç; tüketim toplumunda edebiyatın yağmadan muaf mı olacağını zannediyorduk? Ortalıkta aslında hiç yazmadıkları satırlarla gezindirilen şairler, yazarlar da yoğunlaştırılmış meyveli içecekler gibiler. Sularının emilmesini, karton kılıflarının çöpe atılmasını bekliyorlar.
Yazının başlığında sormuştuk; Sabahattin Ali “hastasıyım” der mi? Demez elbette. Tarihsel olarak, dilin gelişimi temel alındığında ya da üstadın üslubuna bakıldığında demeyeceği anlaşılır. Kürk Mantolu Madonna’yı gerçekten okuyanlar, orada olmayan, sonradan uydurulmuş metinleri hemen fark ederler.
Ya da Can Yücel bir şiirinde “Kişisel gelişim kitaplarınızı atın” diye yazmış mıdır? Elbette yazmamıştır. Sadece tek bir kitabını, mesela Canfeda’yı okumuş, özümsemiş dikkatli okurlar, o dizelerin sonradan uydurulduğunu hemen anlarlar.
İnsanın en çok kalbini kıran da bilgisine, kültürüne değer verdiğimiz dostların bu tuzaklara düşmeleri. Kendimizi internet hayatının akışına bu denli bırakmak, odaklanma sorunlarıyla birlikte düşüncelerimizde dağınıklık da yaratıyor olmalı.
Aslında sahte metinlerin farkına varmak için çok kitap okumuş olmaya da gerek yok. Başlangıç için biraz saygılı, şuurlu ve şüpheci olmak yeterli. Akıllı biri, çoktan ölmüş edebiyatçıların yaşadıkları dönemde, günümüzün bazı moda kavramlarını kullanarak yazı yazmayacaklarını tahmin edebilir.
İnternet ortamında; otuz yıl öncesine ait eski bir fotoğrafı tarihiyle, hatırasıyla yazıp paylaştığınızda yeni bir şeymiş gibi altına “hayırlı olsun!” yazan bir kitleyle karşı karşıyayız. Hiç kitap okumadıkları gibi sosyal medya paylaşımlarındaki yazıları da okumuyorlar. Bakıyorlar ama görmüyorlar. Beğen ve paylaş butonları onlara yetiyor. Ne yazık ki burası çok az insanın ayaklarının gerçekten yere basabildiği bir alan.
Bu konuda uyarılan sosyal medya kullanıcılarından en çok duyduğum savunma da şu oluyor: “Olabilir. Ben yine de bu sözü çok beğendiğim için paylaştım.”
Tamam dostum, internet ortamındasın. Irkçılık, ayrımcılık yapmadığın, hakaret etmediğin sürece sınırsızca özgürsün, peki. Ama bu şekilde davranarak zarar verdiklerin var. Önce şairlere, yazarlara ve eserlerine zarar veriyorsun. Yazmadıkları şeyleri yazmış gibi gösterip sanal dünyada değersizleştirilmelerine katkıda bulunuyorsun. Bilgi kirliliği yaratıyorsun. Sonra iyi okurlara zarar veriyorsun. Çünkü bir edebiyatçıya kafayı takıp bütün eserlerini okuyan, notlar alan, üzerine düşünen okurlar onlar. Bazı kitapları defalarca okuyorlar. Orada büyük bir tutku ve yıllara yayılan bir emek var. Sen o emeği şuursuzca yağmalıyorsun. Kültür de böyle böyle yozlaşıyor.
Şimdilerde Nazım Hikmet, Can Yücel, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Kafka, Dostoyevski, Tolstoy ya da Scott Fitzgerald, sözleri en çok rağbet gören ama diğer yandan da uydurma alıntılarla en çok zulmedilen edebiyatçılar.
Ne hikmetse özellikle son beş yılda, eski devirlerde yaşamış edebiyatçıların hepsi günümüzün moda düşüncelerine yönelik şeyler yazmaya başladılar. Sonradan üretilen bu metinlerin çoğunun popüler konusu “Mutlu olmak için gereksiz insanları hayatımızdan çıkarma” meselesi. “Toxic People” kavramı altında abuk sabuk aforizmalar yaratılıp onların imzalarıyla ortama salınıyor.
İnternet üzerinden edebi bilgi edinme-kullanma kolaycılığının tuzağına kimler kimler düşmedi ki? Sözde Sabahattin Ali’ye ait olan ve “Bu devasa iddiasızlığın bana verdiği özgürlüğün hastasıyım” diye biten meşhur metni, bir süre önce bir siyasetçi de rakiplerine şık bir yanıt verme niyetiyle paylaşmamış mıydı? İşin trajikomik yanı aynı metin Frida Kahlo imzasıyla da ortalıkta dolaşıyor.
Bazen güvendiğimiz dağlara da karlar yağıyor. Koskoca popüler edebiyat dergisinin, kapağına İkinci Yeni’nin en önemli şairlerinden birinin resmini basıp altına ona ait olmayan dizeleri onunmuş gibi koymasına ne demeli? Hatadan dönüldü, özürler dilendi, o sayı geri çekildi. Ama “olur böyle vakalar” diye hülasa edemeyeceğimiz olay bir güvensizlik abidesinin sureti gibi hafızalara kazındı. Rehavete kapılmamak, algıları açık tutmak lazım; her an bizim başımıza da bir benzeri gelebilir.
90’larda, sosyal medyanın olmadığı zamanlarda Blöfçünün Rehberi başlığıyla yayımlanan ince kitaplar vardı. Onları okuduğunuzda caz, bale, tiyatro gibi özel ilgi gerektiren alanlarla ilgili temel, kilit bilgileri edinip ortamlarda ezilmeden dilediğiniz gibi ukalalık yapabilirdiniz. Şimdi düşünüyorum da, o günlerde dalga geçtiğimiz bu popüler kitaplar bile “gerçek” bilgiler içerirdi. Bu tür kitaplar arama motorlarının olmadığı günlerde can simidi görevi görürdü. İşin ilginci, Blöfçünün Rehberi kitaplarıyla başlayıp o konuya ilgisi artan ve derinlemesine kavramaya çalışan insanlar da olurdu.
“Gerçeği anlatmak çok zordur ve gençler bunu nadiren yapabilirler” der Tolstoy Savaş ve Barış’ta. Değerli Panzehir Dergi okurları, az önce yazdığım gerçekten Tolstoy’a ait bir sözdür. Dileyenler yazarın imzasıyla doya doya paylaşabilirler.
Bizdeyse genç ya da yaşlı fark etmez, her yaştan doğrucu insanlar pek sevilmez. Şairine, yazarına ait olmayan alıntılar konusunda sürekli uyarılarda bulunan; çıkıntılık, sivrilik yapan, bu söz o şairin değil, diye çırpınan edebi şövalyelerden de haliyle pek hoşlanılmaz.
Bu çocukken de böyleydi. Ortamda herkes aynı yalana inanıp hoş bir mutabakat içerisinde hayatına devam edecekken “Ama” diye söze girip gerçekleri söyleyenlerden hazzedilmezdi. Sen sus Doğrucu Davut, derlerdi. Dürüstlüğün; hiç tanımadığım, Davut adındaki hayali bir adamla ilgili cümlelere yok yere kurban edildiğini hissederdim.
Şimdilerde duyarlılık denen şeyi ölçümlenebilir bir değere dönüştürüp hassasiyetleri “duyar kasmak” diye tanımlama modası var ya; işte bunlar benzer işler. Toplumuzda gerçekleri, doğruları söylemek ezbere yüceltilen bir değer olarak kaldı maalesef. Birilerinin çıkıp gerçekleri söylemesini aslında içten içe hiçbir zaman istemedik.
Ray Bradbury’nin, distopik bir geleceği hayal ettiği Fahrenheit 451 romanında kurduğu dünyada kitaplara yer yoktur. Kitap okumak yasaklanmıştır. Totaliter rejimin memuru Montag işini iyi yapan bir itfaiyecidir ama asıl görevi yangınları söndürmek değil kitapları yakmaktır. Fakat yaşadığı hayatı garipser, yaptığı işi sorgular. Varoluşu huzursuzdur. Nihayet komşusu Clarisse sayesinde bilinçlenir, özgür biri olmayı seçer. François Truffaut’nun 1966 tarihli sinema uyarlamasında final son derece dokunaklıdır. Faşist devletle mücadele eden insanlar kitapları korumak için onları tek tek ezberlerler. Son sahnelerde, yaşlılar ölmeden önce ezberlerindeki kitapları gençlere aktarırlar. Her insan bir kitap olur. İnsanlığın mirası ve hafızası olan edebiyat, bu şekilde sonsuza dek yaşatılacaktır.
Günümüzde yağmalanmaya, sömürülmeye, eğilip bükülmeye gayet uygun, dezenformasyona açık bir alan edebiyat. İnternet destekli, sosyal medya soslu hayatlarımızda ne yazık ki yazarlar ve metinler en kolay hedef. Onlar savunmasızlar.
Aynen Bradbury’nin hikâyesinde olduğu gibi kitapları ve yazarları korumamız gerekiyor. Kitapları korumanın, yazarların yüreklerimize sahiden dokunabilmelerini sağlamanın en sağlam yolu da gerçekten okumak; iyi okur olmak.

Daha fazla Derya Erkenci yazısı okumak için lütfen buraya tıklayın

 

4 thoughts on “SABAHATTİN ALİ “HASTASIYIM” DER Mİ? / Derya Erkenci

  1. Birsen Karaloğlu dedi ki:

    “Gerçeği anlatmak çok zordur ve gençler bunu nadiren yapabilirler”. Sizin de belirtiğiniz gibi keşke sadece gençlerle sınırlı olsaydı.
    Teşekkürler Sayın Erkenci. Toplumun geniş kesiminin maalesef dahil olduğu çok önemli bir bozulma/çürüme konusunu gündeme taşımışsınız.

    Maalesef diyeceğim biri diğer husus da; sizin de belirttiğiniz gibi sahip olduğumuzu sandığımız dostlarımızın da hiç bir eleştiri ve uyarıyı kabul edememeleri ve sadece alkış ve onaylama istedikleri günler yaşamakta olduğumuzdur.

    Kendi adıma “topa girmek” belayı davet anlamına geliyor. Önlem olarak hiç fw yapmamaya çok dikkat ediyorum. Birinci derece yakınım olmayan hiç kimsenin yanlışını düzeltmiyorum ama yanlış olduğunu düşündüğüm gönderisini görmezden gelerek kendimce üstü örtülü bir uyarıda bulunmaya çalışıyorum.

    Cesur ve açık yürekli davranarak, gözlemlerinizi, izlenimlerinizi Panzehir platformuna taşıdığınız için kutlarım. Şövalyeliğe devam. Üstelik, Don Kişot’u pek severim.
    Sevgilerimle.

    1. Derya Erkenci dedi ki:

      Teşekkür ederim, guzel sözleriniz ve katkınız için.

  2. Hulya dedi ki:

    Köyden kovulma pahasına yazmışsın. Değerli çabanın kıymetlenmesi dileğimle .
    Eline saglik Derya

    1. Derya Erkenci dedi ki:

      Teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.