Nuh’un Gemisizliği

 

İlahi bir tempo tutmuştu sel. Dağların kıyılarına kadar ulaşmıştı. Korkunçluğu, taşması ve yüzyıllardır bir nehrin bile geçmediği yerlere ulaşması değildi. Dağın tepesine tırmanmış, ölümü bekleyenlerin bakışlarını donduran, korkutan şey; tüm evlerin, arabaların, hayvanların ve devasa ağaçların suyun üstünde yüzmesiydi. Önüne çıkan her şeyi tüm dünyadaki okyanusların, denizlerin hatta yağmur damlarının gücüyle kucaklayıp boğuyordu.

 

Bastonuyla ağır ağır tepeye, insanların toplandığı yere tırmanmaya çalışan biri vardı. Beyaz kaşları, uçlara doğru çalılaşıyordu, dişlerinin eksikliği ise dudaklarının yapışık olduğu izlenimini veriyordu. Görüntüsüne rağmen dayanıklı sayılırdı, zorlukla nefes aldığı inip çıkan göğsünden belli olsa da duraksamadan tırmanıyordu. Kalabalığın arasından fırlayan biri, “Nuh Amca!” diye bağırarak geniş birkaç adım attı, sağ eliyle bastonu tuttuğu için sol koluna girdi. Yaşlı adam rahatlamıştı. Şimdi tepeye çıkmışlar, kalabalıkla beraber yükselmekte olan suyu izliyorlardı.    Nuh, Akdeniz’de lambuka ticareti yapan bir gemicinin oğluydu. Gençliğinde babasının yanında yıllarca denize açılmıştı. Hatta birkaç kez Cebelitarık’tan geçerek Atlas Okyanusu’na gitmişti babasının ekibiyle. Şimdi silikleşen tecrübeleri, havayı, denizi, suyun hareketlerini tahmin etmekte yardımcı olmuyordu. Nuh, ailesiyle birlikte burada doğmuştu. Civardaki herkes onu tanıdığından, yavaş yavaş yükseliyordu sesler:

“Ne olacak şimdi Nuh? İzmir ne hâldedir?”

Nuh kısa kollu gömleğinin yakasından birkaç düğmeyi açmış, taşan alacalı göğüs kıllarına bakıyordu. Zaman kazanmak istiyordu aslında. Daha önce böyle bir şeye şahit olmamıştı. Tahminine göre şimdiye kadar şehrin yarısı boğularak ölmüştü. Etrafına göz gezdirip kaç kişi olduklarına baktı. En fazla beş yüz vardı. Eğer diğerleri Divlittepe’ye, Yunt Dağlarının yükseklerine ya da Kula Tepeleri’ne çıkmayı başamaramışsa, tahmini doğruydu. Şehrin yarısı yok olmuştu. Sığındıkları Spil Dağı’na kadar gelen suyun, İzmir’i ve diğer yakın şehirleri ne hâle getirdiğini düşünmek istemiyordu. Ulaşabildikleri hiçbir şey yoktu. Rastgele çantalara ya da poşetlere atılmış su ve bisküvilerden başka erzakları da yoktu. Umutsuzluğu büyüyordu kalabalığın; denizin gaddarlığına yıllarca şahit olmuş Nuh daha da karamsar gözüküyordu. Derin bir nefes vererek, “Taşkının birkaç saat içerisinde buraya kadar ulaşması, çevre illerin sular altında kaldığını düşündürüyor bana,” dedi.

Kalabalıktan küçük küçük meraklı konuşmalar duyuldu; kimse ne olduğunu ve ne olacağını bilmiyordu. Öylece dikilmişler, donuk gözlerle suyun üzerinde yüzen şehre bakıyorlardı. Suyun şiddeti ve gürültüsü arttıkça kalabalık diğer illere veya insanlara ne olduğuyla ilgilenmemeye başladı. Suyun dehşeti, verdiği ölümcül gözdağı büyük bir bencilliğe yol açmıştı. Çantasında bu bulunan bir adam, kalabalıktan biraz uzaklaşarak ve arkasını dönerek küçük bir yudum aldı. Daha fazla içmek istiyordu ama sonrasında ne olacağı hakkında fikri yoktu. Susuz kalmak istemiyordu.

Hava kararmaya başlıyor, bulutlar açık gökyüzü gölgelemek üzerine bir araya geliyordu. Uzaklardan gelen gök gürültüsüne benzer sesler vardı. Bunlar bazılarına gök gürültüsü, bazılarınaysa uzaklarda bir yerlerde yaşanan dehşetin gürültüsü gibi geliyordu. Artık insanlar oturmaya başlamıştı. Dağın kıyısından yukarılara doğru ilerleyen suyu görmemek iyi gelmişti onlara. Nuh bir şeyler planlamak zorundaydı. Zihni karışıktı. Her şeyi kendisiyle birlikte taşıyan bu kütleye meydan okuma düşüncesi bile ürkütücüydü. Durum böyle devam ederse şu an üzerinde nefes aldıkları dağ da sular altında kalacaktı. Suyun yüzeyinde kalmalarını sağlayacak bir şeyler bulmalı, yapmalıydı. Ancak işe yarar her parça, her malzeme suyun üzerinde dağın kıyısına vurmuştu. Tüm o parçalar, malzemeler, tahta ve demir yığınları ilerlemek ve yükselmek için bekliyorlardı sadece. Birilerinin tepeden inip işe yarar malzemeleri toplaması, Nuh’a bir şeyler inşa edecek imkânı verebilirdi. Ancak buradaki herkesi suyun üstünde tutabilecek bir şey yapmak, gerçek aletlerin olmadığı da hesaba katılırsa epeyce sürebilirdi. Buna ne zaman vardı ne de yiyecek. Şafak vaktini göreceğini zannetmiyordu. Omuzlarını düşürdü. Çaresizlik vücudunu bükmüştü. Su yükseliyor, yağmur damlaları biriktiren bulutlar son hızla çalışıyordu. Şüphesiz yağmurla birlikte afet daha da şiddetlenecekti.

Yaşadığı ana baskın gelen geçmişine yöneldi Nuh. Gençliği, denize açılışı, ilk aşkı, çocukları. Şimdi kimse yoktu yanında. Yetmiş sekiz yıllık ömrüne nice kayıplar, ölümler, kahırlar sığmıştı. Hayat, ona verdiği ortalamanın üzerinde ömrü gözyaşlarıyla ve yalnızlıkla telafi ediyordu sanki. İki çocuğu da daha yirmi beşlerine gelemeden ölmüştü. Yarım asırlık eşini de çok görmüştü doğa, yetmiş sekiz yaşa. Onu da toprağa verdi Nuh. Kendisi de yavaş yavaş toprağa eğiliyordu böylece. Düzen işliyor, doğa durmaksızın devam ediyordu. Şimdiki planı, insanlığı yok etmektir belki, diye düşündü Nuh. Ama dünyada, ülkede, hatta diğer çevre şehirlerde bile ne olduğunu bilmiyordu. Fakat bu denli büyük bir felaket endemik olamazdı.

Tüm geçmişini gözden geçirmeye çalışıyor, hafızası işliyordu. Her hatıranın sonu, şu anki duruma attığı bir adımmış gibi geliyordu. Bir son olacağını biliyordu her zaman. Bir son olacak. Ancak böyle bir durumda, sonluluk onu daha fazla korkutuyordu. Cenazesi bile olmayacaktı. Büyük oğlu ve eşinin arasındaki mezara gömülmek hayaldi artık…

Bir sebep arıyordu, “Neden,” dedi, “Neden bunlar oluyor?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.