UNUTKANLIK

Balkona çıktığımda burnuma uzun zamandır koklamadığım bir koku dolmuştu. Bana çocukluğumun mandalina kabuklu, kestaneli, geceleri kısa geçmişini hatırlatmıştı. Kömür kokuyordu dışarıda. Evler doğalgazla ısınalı beri unutmuşum bazı evlerin hâlâ sobalı olduğunu, bazı insanların hâlâ kömür yaktığını ve bazı evlerde hâlâ karbon monoksit zehirlenmesi yaşanabildiğini.

Sonra unuttuklarımı tek tek aklıma getirmeye başladım burnuma gelen kokuyla, daha doğrusu başardım. Hatırladığım için mutlu muydum? Unutmakla iyi mi etmiştim? Bakalım.

Mesela hâlâ haftada bir eşini, kardeşini, çocuğunu ziyarete gidenler vardı cezaevlerinde. Belki on tane güvenlik aletinden geçip, insani olmayan bir şekilde üstü başı aranan, üstünde tek bir metal olmadan bu hakkı kazanmaya çalışan, şehrin ücra bir köyünde, ocakta teri akarak yaptığı gözlemeleri sevdiği insana ancak çökeleğine kadar incelendikten sonra verebilen insanlar vardı. Bir camın iki tarafındaki iki çift gözün telefonu tutan ellerle değil, gözbebekleriyle konuştuğunu da unutmuşum. O camlar ardından buram buram özlem kokusu aldıklarını, burun direklerinin her seferinde daha fazla sızladığını ve gözyaşlarının ciğerlerine daha çok baskı yaptığını da unutmuşum. Muasır medeniyetler seviyesine çıkmayı beklerken, yerin dibindeki koğuşların, yani bundan dört yüz yıl önce mikroskopta gözlemlenen hücreye adını veren tek kişilik odalarda, medeni ve adil olmamız gereken dönemde suçsuz, günahsız insanların çürümeye yüz tuttuğu da hafızamdan çıkmış.

Babamı kanser illetinden kaybettiğim ilk zamanlarda, derste öğrencilerime kanser olayını anlatırken yutkunup, birkaç saniye düşündükten sonra, sesimin titremesine mani olmak için, kanser hücrelerinin vücutla savaşını kahramanlık destanı şeklinde anlatmaya çalıştığımı da unutmuşum. O gideli dört yıl olacak. Bunu fark ettikten sonra kanser olan tek insanı babam sanıp, şu an hastanelerde serum serum, şişelerce kemoterapi ilaçlarını alan, hastaneden eve geldiğinin hemen ertesinde bedeninin ilaçlara tepkisini kovalarca kusmukla atmaya çalışan, yanında gözü yaşlı sevdikleri olan ve artlarında gözü yaşlı sevdiklerini bırakan, beşinde de seksen beşinde de olsa gözünün önünde eriyip gitmesi yürek dağlayan insanların hâlâ var olduğunu da unutmuşum.

Çocuğum olup da gözünün içine bakıp, her istediğini yapmaya çalışırken, sokakta mendil satan, dilendirilen, okula gönderilmeyip kocaman çöp arabalarının altında ezilerek ve kirin içinde çatlayarak buz gibi olmuş ellerinin öpülesi olduğunu ya da babası yaşındaki adama satılan, gittiği yerde tek işlevi kendisi gibi çocuklar doğurmak olan ve kuru ekmek bulsa razı olan, zamanından önce yetişkin olan çocukların varlığını da unutmuşum. Evdeki çocuğun yediği yemediği, sevdiği sevmediği önündeyken, ‘sen bana bunu almıyorsun’ diye serzenişte bulunabilirken, daha yedi yaşında kocaman adam ve kadın olmak zorunda kalan, kendini, evini, hayvanını gütmek zorunda kalan ve asla ‘ben bunu yemem’ şımarıklığını gösteremeyen çocukların da varlığını unutmuşum.

Okunası şiirler, yazılar, hikâyeler yazmaya başladığımda, bedeninin herhangi bir yerindeki Allah vergisi ya da hayat zorlaması bir engelle yaşamak zorunda kalıp, yazamayan ya da yazabilse bile bunları sadece defteriyle paylaşıp ancak kendisi okuyabilen, ne teknolojinin, ne de ekonominin nimetlerinden yararlanamadığı için yazılarını o meşhur geniş kitlelere ulaştıramayan insanları da unutmuşum. Tek meziyeti zengin bir sunucunun eski karısı olmak olan, edebiyatı kıt insanların bile yüz binler satabildiği bir ülkede, imkân ve şerait hep namüsait olduğu için yitip giden ve cümleleri, besteleri, heykelleri, resimleri topraktaki madde döngüsüne katılmak zorunda olan insanların varlığını da unutmuşum.

Ömrümüm ikinci baharına denk gelen yaşlarımda bana ve kendine ilkbaharı ve gerçek aşkı yaşatacak bir suç ortağı bulduğumda, tek günahı sevmek olan kadınların sevgilileri tarafından şeklini bile zikredemeyeceğim şekillerde, birkaç dakika ya da saat içinde hayatlarından koparıldığını da unutmuşum. Onu istemediği, hatta tanımadığı halde, kendini kadının sahibi hissedebilen bir sapığın önce kadınlığını, sonra hayallerini ve hayatını tecavüz yoluyla yok edip de sonra da ‘beni tahrik etti’ diyebildiğini, daha da kötüsü tecavüzcüsünün ‘onunla evlenebilirim’ teveccühünü görmezden gelemeyen adalet yetkilileri ve cahil kız taraflarının kadını yok sayarak ‘tarafların evlendirilmelerine’ kararının verildiğini de unutmuşum.  Hatta bunlara hiç gerek kalmadan, sırf ağabeyi bir kızı sevip kaçırdı diye, herkesin bu duruma razı olabilmesi amacıyla, kızın ağabeyi ya da erkek kardeşiyle ömür geçirmek ve altına yatmak zorunda kalan kalbi güzel, kaderi acı kadınların olduğunu da unutmuşum.

Sonra, yani ikinci baharım, kendine göre sebep ve bahanelerle, çok sevdiği, hatta bazı anlarda taparcasına sevdiğini söylediği halde, kadere razı gelip, sorumluluklarıyla ilgili kafasında bir ışık yandığı için ve ‘ya varsın hep benimle olmalısın ya da yoksun’ dediğim anda, boğazında düğümler, hıçkırıklar, beni bırakıp gittiğinde, onun benim nefesim olduğunu da unutmuşum. Meğer ben onunla yaşayabiliyormuşum, bedenimin gizlerinde. Meğer ciğerlerime nefes diye dolan da oymuş, damarlarımdan geçen de. Kanımın her bir hücreme dağıttığı da oymuş, metabolizmama enerji olan da. Yemeden içmeden durabilirmişim de onu içime çekmeden tek bir adım atamazmışım yarına. O dünümün adıymış, bugünümü varlığı ile oyalayan ama asla yarınım olamazmış. O gitmiş, ben tıkanmışım, boğulmuşum, tükenmişim.

Ben ona ‘NEFESİM’ demişim, o beni nefessiz bırakmış.

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.