Halime ‘ye

Tuhaf Bir Gün    

Tuhaf bir gün olacağı başından belliydi. Yatağımda kollarımı başımın altına almış, boyası yer yer dökülen tavana bakarak anılarımı deşeliyorum. Uykuda mıyım, uyanık mıyım belirsiz. Karganın biri bahçe katı penceremin pervazına konmuş, gaklayıp duruyor. Susar diye bekledim, susmadı. Ulan dedim, bir pazarım var lanet olası hayvan, git nerede öteceksen öt. Gitmedi. Kalkıp tozdan kararmış perdemi araladım, cama tıklattım,  gitmiyor. Pencereyi açtım “Ne istiyorsun?” dedim, masum bir çocuk gibi başını öne eğdi. La havle! çektim, içeriden bir parça ekmek getirip önüne koydum. Kaptığı gibi uçup gitti.

“ Eee, işte böyle karga kardeş, işi biten arkasını dönüp gidiyor, değil mi!” diye bağırdım. Sonra güldüm kendime, yahu Metin dedim, sen iyice tuhaf bir adam oldun, çık dışarıya da iki insan gör.

Elimi yüzümü yıkadım. Mesai saatleri dışında üniforma gibi kullandığım kot pantolonumu giydim. Havalar soğumaya yüz tutmuş, nemli ve karanlık günlere iç titreten rüzgârlar da eklenmişti. Rafta duran siyah kazağıma uzandım. O sırada kapı çaldı. Kazağı başımdan geçirdim, kapıya yürüdüm. Kim olabilirdi pazar günü, bu saatte… Ara sıra şehre yolu düşen ve benim evi pansiyon olarak kullanan bir kısım hısım akrabayı saymazsak; her defasında, “ Ya amcaoğlu bul birini de evlen artık, hayat böyle çekilmez,”  diye nasihat etmeyi de ihmal etmezlerdi, başka bir gün, başka bir saatte beklediğim biri de yoktu.

Kapı deliğinden baktım; otuz yaşlarında, sarışın bir kadın zile basıp duruyor. Ürkerek geri çekildim. Bir daha çaldı tekrar baktım, “Kim o” dedim, cevap vermedi. Bir daha çaldı, bir daha sordum, yine cevap yok. Usulca araladım kapıyı: Günün modasına uygun, temiz pak giyinmiş, kısacık sarı saçları jöleyle şekillendirilmiş, hafif bir makyaj bile yapmıştı. Ne meczuba ne de hırsıza benziyordu, yalnız vücudunda belli belirsiz bir sarsılma vardı.  Masmavi gözlerinden ateşler saçarak,  bir şeyler söylemeye çabalıyor ancak “ ba, be…” seslerinden öte bir ses çıkaramıyordu. Birkaç saniye bakıştık. Derken beni eliyle itekleyerek içeri daldı, ben de arkasından.

Tuhaf, ürkek bakışlarla odayı süzüyor, bir şeyler arıyor gibiydi. Sonra çok bildik bir şey yaparcasına balkon kapısına yürüdü, açtı, bahçeye çıktı. Uzayıp giden kavak ağaçlarına, dökülen yapraklara, kirlenmiş pencere camlarına dikkatle baktı. Gözleri alev alev yanıyor, etrafa kıvılcımlar saçıyordu. Ne zaman dikildiği belirsiz, tüm heybetiyle bahçeyi kaplamış incir ağacına yanaştı, kavlamış gövdesini titreyen eliyle okşadı, sokulup usulca öptü.  Yere dökülmüş birkaç inciri toplayıp boynuna çapraz astığı büyük bez çantaya koydu. Ansızın “ Sigara içebilir miyim,” dedi. Konuşabiliyormuş demek, cevabımı beklemeden büzüşmüş elleriyle sigarasını çıkararak yaktı, derin nefesler çekti. Bu arada bahçeye, ağaçlara, yerde birikmiş yapraklara, gökyüzüne tekrar tekrar bakıyor, fırtınaya tutulmuş gibi titriyor, kısık kısık soluyordu…

Ne olup bittiğini anlayamamıştım. Kimdi, evimde ne arıyordu. Bir şeyler söylesin, bir açıklama yapsın diye epeyce bekledim; oysa ağaçtan düşmüş bir serçe gibi çırpınarak etrafa bakmaktan öteye geçemiyordu. Bildiğimiz türden bakışlar değildi bunlar, varlığı emerek ruhuyla bütünleştirmek, ya da kendini varlıkta yok edebilmek gibi… Başka bir evrenden buraya gelmiş hissine kapıldım. Olanı biteni kavramaya çalışırken,  rüzgâra eşlik eden yapraklar içimdeki ürpertiyi çoğalttı.

Ansızın yalpalayarak tekrar içeri girdi, kanepeye oturdu. Eşyalarımı incelemeye koyuldu. İkinci elden alınmış,  tahta bir masa, iki adet köşeleri yenmiş sandalye, televizyon sehpası, kanepe ve küçük bir halıdan ibaret olan eşyalarım…

Gözleri acıyla gölgelendi, belli ki aradığı her neyse burada değildi. Başını öne eğdi, ellerini yüzüne kapadı, sarsılarak ağlamaya başladı. Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim, çaresizdim. Ne kadar sürdü bilmiyorum, epeyce bekledim. Sonra, ağlayan bir insana böyle bir soru sorulur mu onu da bilmiyordum; “ Çay, içer misiniz?” dedim. Şaşırarak kafasını kaldırdı, gözyaşlarını avuçlarıyla sildi, bir tebessüm koydu ağlayan gözlerinin içine. Ayağa kalktı, montunun yakasını düzeltti,  ruhu bedenine geri dönmüş gibi gülümsedi,

“ Teşekkür ederim,” dedi “çayı hiç sevmem.”

Kapıyı açtı, arkasına bakmadan çıkıp gitti,

Lan Metin, dedim…

 

Aysel KARACA

 

2 thoughts on “ Tuhaf Bir Gün/ Aysel Karaca

  1. Semiha dedi ki:

    Ne keyifli bir öyküydü. Emeğinize saglik

  2. Aysel Akıllı dedi ki:

    Çok güzel devamını bekleriz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.