ŞÖYLE AĞIZ DOLUSU

Küfredebilirim evet. İçinde bulunduğum durumda sonuna kadar hakkım. Eğer bu bir haksa tabii. Daha yapacak çok işim varken bu durum neden gelip de beni buldu diye okkalı küfürler savurabilirim havaya, sanki sorunun cevabı varmış gibi. Küfür ruhun sigortasıdır derler ama bendeki gerilim o sigortaların atmasıyla azalacak gibi değil.

Az küfür, samimi bir esnaf lokantasında yenecek lezzetli bir yemek öncesi garsona ısmarlanan az çorba gibi. Altlık yani, tıkamıyor, mideyi hazırlıyor. Gideri var. Çekinmeme gerek yok. Ama o şikâyetler, ah o şikâyetler! İşte onlar soframı sınırsız taşıran, midemi gereksiz şişiren, hazzımı ben farkında olmadan azaltan, ertesi gün, hatta daha ertesi gün çok ciddi hazımsızlığa sebep olan çok yağlı, çok tuzlu, çok kızarmış yemekler gibiymiş meğer. Mutluluğumdaki gölgeler hep ondanmış.

Benim bunu tam da doktorun alnının kırıştığı anda fark etmeye başlamış olmam ne acı.

Belki de asıl o kırışmayı görmem yüzünden fark ettim, bilemiyorum.

Şairin kararmasın diye onlarca dize yazdığı cevahirin üzerine gelen o sert nokta elime geldiğinde içim kararıverdi önce. Kızgın bir sobaya, ütüye, ne bileyim işte, tencereye değmiş gibi çekiverdim elimi. Yanmaktan böylece kurtuluveririm sandım ama yanılmışım. Bu iş öyle kızgın sobaya değip bir merhemle iyileşmeye benzemiyormuş. Başladı mı uykularım kaçmaya, düşlerim kararmaya. Bir yandan kuruntu mu yapıyorum acaba diye hayıflanıyorum, öte yandan kuruntu yapıyor olabilirim diye seviniyorum. Üç beş gün ellemedim. Öteledim, iteledim. Baktım olamayacak tekrar uzattım sağ elimi. Hâlâ orada. Kaçamamışım. Hatta daha da büyümüş gibi, olur mu olur. Belki de olmaz. Yan yollara sapmanın peşindeyim.

Bir yandan her ne yapıyorsam onları yapmaya devam ediyorum. Bazıları mecburiyetten, bir kısmı öyle öğrendiğimden, çok buçuğu öyle olması gerektiğinden, az buçuğu keyiften. Hayat devam ediyor ve ben bir yandan o hayatın sağını solunu, önünü arkasını ağız dolusu şikâyetlerle dolduruyorum. Yani öyle yapıyormuşum. O doktorun alnında aniden ortaya çıkan ikisi uzun biri kısa üç derin çizgiyi görünce kafama dank ediverdi.

Sabahları kalktığımda ortalık yağmurluysa yağmura söyleniyormuşum önce. Perdeyi iyice kenara çekeyim derken rayından kurtulan perde stoperine ve aşağı yığılıveren perdeye bir iyice kızıyormuşum. Bu arada pencereyi açıp yağmurun havaya kattığı şahane toprak kokusunu kaçırıyormuşum.

Demini almadan koyunca çayın üzerinde dans eden kara taneciklere tiksinerek bakıyormuşum. Biraz daha beklemeyi akıl edemiyormuşum. Bu arada bardağın o latif, o ince belli formunu es geçiyormuşum.

Bir sene önce girdiğim eteğe sığmayınca, yaş aldıkça yavaşlayan metabolizmaya söyleniyormuşum da yutup durduğum börekleri, yuvarladığım tatlıları hiç mi hiç hesaba katmıyormuşum. Atlasam zıplasam o metabolizmanın nasıl şaha kalkacağını aklıma bile getirmiyormuşum.

Dar gelen eteğin üzerine bir de saçlarımdaki beyazları görüverince zamanın kadınlara neden daha acımasız davrandığı üzerine daha da çok söyleniyormuşum. Sanki binlerce yıldır olagelen bir durumu değiştirebilecekmişim gibi.

Kendi arabamın konforunda yola düşüp tam da bu saat çöp toplamaya çıkan belediye kamyonundaki fosforlu yelekli çöpçülere içimde öfke dalgaları kabarıyormuş. Bu arada yanımda bekleyen otobüste tıklım tıklım ayakta dikilen yorgun yüzleri görmüyormuşum.

Öğle arasında bir kahve içmek için buluştuğum arkadaşımın derdine çaktırmadan burun büküyormuşum. Hıh! diyormuşum içimden. Bu da ne gereksiz şeyleri dert ediyor. İki çift derdi dinlemek zor geliyormuş. Ateş düştüğü yeri yakıyormuş meğer. Bunu çok duymuşum ama anlamını hiç bilmiyormuşum.

Ultrasonun göğsümde dolaşan soğuk eli o monitöre ne yolladıysa artık, doktorun yüzü aniden soluverince benim de içimde yanmaya başladı bir ateş.  Bir yandan da randevuyla geldiğim halde on beş dakika bekletildiğim için kızgınlığın ateşi harlanıyor içimde. Yeni alevi fark edemedim önce. Ben ne bileyim o alevin büyüyüp diğer bütün ateşleri, şikâyetleri, öfkeleri önüne katıp sürükleyeceğini?

Bir de mamografi alalım, dedi doktor.

Özel hastaneye gelirsen böyle olur işte, diye söylendim içimden. Bunların hepsi soyguncu. Gerekli gereksiz ne çok tahlil isterler şimdi.

Belki de öyleydi, gerekli gereksiz çok şey istiyorlardı ama bazıları da bir şeyleri yakalayıveriyordu işte. Turnayı gözünden vurmak gibi diyeceğim ama buraya hiç uymayacak. Ben turna değilim de o habis ur turna olsaydı da vuruverseydik. Keşke bu kadar kolay olsaydı. Turnaların ne suçu varsa.

İnanmadım o solgun yüzlü, alnı üç çizgili doktora. Başka doktorlara gittim. Bir umudun peşinden koştum. Monitörlere, tahlillere baktıkça alınlardaki çizgiler gittikçe derinleşti, sayıları arttı ve hep aynı cevabı aldım. Yine inanmadım. Bunların hepsi ağız birliği etmişler diye söylendim. Gizli bir ağ üzerinden haberleşiyorlar mı acaba diye komplo teorileri uydurdum.

Ağız birliği etmemişler, haberleştikleri filan da yokmuş. Biliyorum da kaçmaya çalışıyorum işte.

Ben kabul etmekte geciktikçe o büyüyormuş, doktorlardan biri öyle dedi.

İnsan ölüme bile iyi kötü hazır oluyor da hayatın vites değiştirip aniden sağa sola kırmasına şaşırıyor. Ölüm gibi bir şey oluyor ama şimdilik kimse ölmüyor. Bu şairler hep ne çok şey bilmişler. Devamını da biliyorlardır. Bu aralar şiir okuyayım ben.

Kaçan uykuların da ikiye ayrıldığını öğrendim. Şimdi her geçen saniye bölünerek çoğalan hücrelerim kaçırıyor uykularımı. Eteğim dar geliyor diye gidiveren uykumun şımarıklığını özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi.

Sadece uykular değil, edilen şikâyetler, yüreği daraltan sıkıntılar da ikiye ayrılıyormuş meğer; gerçekten yakanlarla alevi şöyle bir yalayıp geçenler. Sol göğsümdeki yangından sonra ben gerçekten yanmaya başlamışım.

Ama dedim ya, daha yapacak çok işim var benim yahu. Kızın üniversite mezuniyetine gideceğim. Oğlanı evlendireceğim. Kısmetse torun seveceğim. Venedik’te gondolla gezeceğim. Uzun yola dayanabilirsem Japonya’ya gidip sakura çiçeklerinin altında dans edeceğim. Nemrut dağının tanrılarıyla gün doğumu izleyeceğim. Çıldır gölünde kızağa bineceğim. Trenle değil de nefesim yeterse rehberlerin yanında yürüyerek Machu Picchu’ya çıkacağım.

Ama önce o son dilim böreği yemeyip o eteğe gireceğim. Hatta belki bu münasebetsiz yumrunun bir faydası olur da çok uğraşmama gerek kalmadan üç beş kilo kendiliğinden gidiverir. Sonra dip boyası yaptıracağım. Çay koyarken kullanmaya üşendiğim süzgeci çekmeceden çıkaracağım. Perdeler düşmesin diye raylara gazete sıkıştıracağım.

Ondan da önce sarı gri beyaz ne renk olursa olsun başımın üzerindeki her bir saç telini, daha ne kadar benimle olduklarını bilmeden seveceğim.

Yağmur yağdığında, çok soğuk bile olsa pencereleri sonuna kadar açıp havayı koklayacağım.

Hepsinden önce bütün şikâyetlerimi, sızlanmalarımı, öfkelerimi yutacağım. Yutmadan önce iyi çiğnersem hazmetmem de kolay olur.

Aman, neredeyse o kara yumruya teşekkür edeceğim. O kadar da değil.

O değil de ben çoğalıp büyürsem, onu da ezer geçerim. Herhalde yani. Bilemiyorum. Bu sefer sorun çalışmadığım yerden geldi.

Bundan sonra başıma gelecekleri bilmiyorum ama eğilip bükülmenin yeri ve zamanı değil. Ağız dolusu şikâyet etme hakkımı onun varlığından şikâyet ederek kullanayım da diğer sızlanmaları hazmetmeye çalışırken o da arada kaynasın.

Olur mu acaba? Becerebilir miyim? Denemeye değer. Kuyruğu dik tutmalıyım. Başka çarem mi var?

Hadi bakalım, el mi yaman ben mi yaman!

Diyorum ama…

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir