Şairle Tanışma

Seksen kuşağı, bizler; pul koleksiyonu, kelebek koleksiyonu, peçete, gazoz kapağı ve misket koleksiyonu yapmakla övünür, koleksiyonlar arası değiş tokuş ederek orijinal parçalara kavuşabilme oyunu oynardık. Fakat arkadaşlar ve kuzenler arası oynanan bu oyuna hiçbir zaman kitaplar dahil olmazdı. O yıllardan aklımda kalan silik sönük iki kitap, Polyanna ve Çocuk Kalbi‘dir. Demek yasaklı olmayanlar bunlardı. Zaten bizden evvel tüm kitaplar tutuklanıp yakılmıştı…
“Bir çocuğun kovan koleksiyonu olur mu, benim var…” diye not düşmüşüm o zamanki günlüğüme.
Böylece büyüdük…
1989, üniversitedeki üçüncü yılımdı. 12 Eylül darbesinin üzerinden dokuz yıl geçmişti. Bizlerse uzun süre kitaplardan uzak tutulduğumuzdan , Pollyanna kıvamındaki, Leo Buscaglia kitaplarıyla oyalanmaktaydık. Derken adını anımsayamadığım bir kız arkadaşımın elinde gazete kağıdına sarılı bir kitap gördüm. Kaloriferin dibine sinmiş, gözlerinde garip bir ışıltıyla sayfaların arasına dalmıştı. Meraklanıp ne okuduğunu sorduğumda irkilerek kitabı göğsüne bastırdı. Endişeyle yüzüme baktı, neden sonra şiir kitabı, dedi.
O güne dek evimizdeki, sağdan soldan toplama ve pek de değerli olmayan birkaç kitabın dışında gerçek bir şiir kitabı okumamıştım. Üstelik gazete kağıdına sarılı… Bakabilir miyim dediğimde kaygılanmış olsa da yüreğindeki cesaret ve sezgiye güvenerek kitabı bana uzattı. İşte Nâzım’la bir daha kopmamak üzere o an tanıştık; Dört Hapishaneden, Kuvayı Milliye Destanı
Birkaç sayfa çevirdikten sonra kitabın bir süre bende kalıp kalamayacağını sordum. Arkadaşım gönülsüz de olsa tamam demiş, geri kalan hayatımın kapısı bu şekilde aralanmıştı.
O hafta evdekilerden kıyı köşe gizlenerek kitabı birkaç kez okudum. Şaşılacak şey, kitabın yayımlanması serbestti ancak Nâzım’ın adını anmak yasaktı. O bir komünist ve vatan hainiydi, evden ocaktan uzak tutulmalıydı.
Oysa daha iyi kim anlatabilirdi ki yaşamayı, cesareti, umudu, ayrılığı, hasreti, sevdayı, insanı ve memleketi…
Dağın üstünde:
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var
dağın üstünde.
Bugün de:
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti
bugün de.
Birazdan açar
kırmızı kırmızı:
gece sefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı

Elbette bir ben değildim Mavi Gözlü Dev’e tutulan; yazdığı her satır öylesine parlak, coşkulu, samimi, yüreğe işleyen bir ahenge sahipti ki onu bir kez okuyanlar Türkçe bilmeseler de şiirindeki musikiye aşık oluyor, uzak diyarlarda Nâzım sevenler kulüpleri pıtrak misali çoğalıyordu.
Zeynep Oral’ın Altay Dağlarında yaşadığı hatıra buna en güzel örnektir;
“Altay Dağları’ndayım. Moğolistan, Sibirya ve Çin’in birbirine iyice yaklaştığı sınır bölgelerinde … yolda kalmış aracımız yardım gelmesini bekliyorduk … kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başındayız… İki Altaylı kadın, çocukları, bohçaları … Kadınlarla sohbetteyiz. Vera, Türk olduğumu söyleyince pek inanmadılar … “Bir, iki, üç…” diye başladım … Bir türlü ikna olmuyorlar … Gerçek Türk’se, bize Nâzım’dan bir şiir okusun” dediler… Okudum … Boynuma sarıldılar.”1
Biz onunla henüz tanışmıştık o ise bizden çok önce, arkasında büyük bir hayran kitlesi bırakarak göçüp gitmişti…
Yıllar geçtikçe hakkında yeni bilgi ve belgelere ulaşılıyor …. büyüklüğünden ve eşsizliğinden bahsediliyordu. Benim asıl merakımsa onun bu eşsiz sesi ve ahengi nasıl bulmuş olduğuydu. Nâzım, pek çok kaynakta bahsi geçen Mayakovski etkisini Hafta dergisinde ve Kemal Tahir’e yazdığı mektupta ısrarla reddediyor, kendi sesini kendi sezgisiyle bulduğunu anlatıyordu.
“Hece veznini bırakıp vezinsiz yazmaya başlamanın ilk verimi ‘ Açların Gözbebekleri’ dir. Ben bu yazıyı yazdığım zaman Rusça bilmezdim. Mayakovski’nin adını bile duymamıştım… Ahengi ve anlayış bakımından aramızda hiçbir benzerlik olmayan Mayakovski ile muhteva bakımından da ayrılırız…” 2
Sorunun cevabı açıktı fakat genç ve tecrübesiz ruhumuz bunu kavrayabilecek olgunlukta değildi; cevap elbette yazgısında gizliydi. Camus’nün “Bir kitabın son sayfaları daha ilk sayfalarındadır” tespiti Nâzım’ın sanatında da şifre çözücü olarak kullanılabilirdi. Yani; bir ömrün son sayfaları daha ilk sayfalarındadır ya da sanatçının sanatı, ömrünün karanlık sokaklarındadır…

Ömrünün Yazısı
Hiç şiir sevmemesine karşın evde yüksek sesle Tevfik Fikret şiirleri okuyan bir baba, piyano çalan ve Fransızca konuşan, resim aşığı bir anne, Lamartine hayranı olan dede; Mevlevi Nâzım paşa, onun yoluyla katıldığı Mevlevi ayinlerinde öğrendiği kadim edebiyat, eve sık sık gelip giden şair Yahya Kemal ve diğerleri…
Böyle bir evde büyüyen çocuğun şair olması neredeyse kaçınılmazdır. Buna atalarından devraldığı sanatçı ve savaşçı genlerini de eklediğimizde varacağımız sonuç hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Nâzım o günler için defterine benim yazdığım notun çok uzağında bir not düşer;
“Evimizde babamın edebiyatta bilgisizliğine bakılmaksızın şiir başköşedeydi”3
Hal böyle olunca, ilk şiir on üç yaşında karşı evde çıkan yangının ardından yazılır;
“ Yanıyor! Yanıyor! Müthiş terrakeler
Çekiyor aguşuna o adüvv-i beşer…”*

ikincisini on dört yaşında Birinci Dünya Savaşı için, üçüncüsü ise kız kardeşinin kedisi üzerine yazılır. Yıllar sonra Rusya’da yazdığı Kedi ve Ben şiiri ihtimal bu şiirin evrilmiş haliydi ve çok sevilen şiirlerinden biri oldu.
Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, bir de güneşe. “
Sonraki günlerde annesi tarafından tesadüfen bulunan, Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı yayımlanan ilk şiiri olur.
Nâzım’ın içine doğduğu bu sanatkar ve aydın ailede yaşadığı saadet günleri yazık ki uzun sürmez. Çocuk yaştayken başlayan yatılı okul günleri –Bahriye Mektebi- ve on altı yaşındayken yaşanan anne baba ayrılığı, ömrünün en büyük yarası; hasret kapılarını, kapanmamak üzere aralar.
Annesi Yahya Kemal’le yaşadığı fırtınalı aşkı unutabilmek için Paris’e resim eğitimi almaya gider, baba başka bir kadınla evlenir. Böylece evlere sığamayan Nâzım, çoğu kez arkadaşlarında kimi zaman da dedesinde kalarak sürgün hayatını başlatmış olur. Hasretlik daha İstanbul şehrinden ayrılmadan başlamıştır. Yaşadığı anne hasretini bir süre sonra Bolu yolculuğu üzerine yazdığı şiirinde anlatır;
Bu kahpe dünyada tek arkadaşım
Anne senin gibi yüzüme baktı…
inceldi ufaldı ellerin oldu
Ah anne, hasretin ne derin oldu”
Kurtuluş savaşının ülkede estirdiği heyecan, Anadolu’daki pek çok genci ayaklandırmıştır. Nâzım bu sefer….. ruhundaki savaşçı yanına kulak verir,
Benim gönlüm bir kartaldır…
Böyle her an dövüşmekten
Gagasının rengi aldır!…”

Henüz on sekizindedir ve İstanbul’un her köşesinde kol gezen düşman askerlerinden hiç haz etmemiştir.

“Biz ki İstanbul Şehriyiz…
mevsim yazdır,
919’dur.
dört düvele teslim ettiler bizi,
gözü kanlı dört düvele…
Fransız, ingiliz, İtalyan, Amerikan
bir de Yunan…
ve İngiliz muhipleri ve Mandacılar, “

O günlerde Anadolu’da pek çok genç Mustafa Kemal’in ordusuna katılmak üzere yola düşerken Nâzım ve arkadaşları da (Vala Nurettin, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf ziya Ortaç) vatan kurtarma hevesi içindedir, kimseye haber vermeden yola koyulurlar.
“Vapura Sirkeci’den bindik. Kara kuru yamyassı bir vapur… Kamaramıza girdik, duvarlarında hamam böcekleri dolaşıyor, daracık cehennem gibi sıcak … Taşkışla’ya son kere, şöyle doya doya bakmadan İstanbul’a bakmaya gücüm yetmedi… İstanbul denizinin üstü dretnotları, kruvazörlerle, torpidolarla, alaca alaca boyanmış taşıt gemileriyle tıklım tıklım. Bu düşman, bu hor görücü … kalabalığı kaç kere seyrettim. İçim öfkeden burkularak… Anadolu’ya gidiyorum. Mustafa Kemal Paşa’ya…”4
Toplanma noktası olan İnebolu’ya yetmiş beş saate ancak ulaşırlar. Gördüğü ilk Anadolu kasabası, Nâzım’ı şaşkına çevirir. Anadolu Köylüsü ’nün hali düşlerinin çok ötesindedir. İlk kez Paşa torunu olmaktan, Üsküdar’da oturduğu yalıdan utanç duyar ve hızlıca büyümeye başlar.
“ Pazar yerinde gördüm onu. Sırtındaki odunu yükünü indirmeden çömelmişti duvarın dibine. Kabuğundan çıkmış, kocaman iki kaplumbağaya benzeyen ayaklarını gördüm. Odun yükünün urganını tutan mübarek elleri. Baltanın sapındaymışlar gibi öfkeli, beşik sallıyorlarmış gibi sabırlı ve şefkatliydiler.”5
Dört arkadaş için orada geçirilen on beş gün kaderlerinin yazıldığı günlerdir. Eminlerdi,; Ankara’dan izin çıkacak, hepsi cepheye yollanacak, vatan için çarpışacaklardır. Ne yazık ki hiçbir şey planladıkları gibi olmaz: Bir kaç gün sonra otel odasına gelen iki polis Faruk Nafiz Ve Yusuf Ziya’nın Ankara’dan gelen emirle İstanbul’a iade edileceğini söyler. İleri sürülen mazeretler akıllarına yatmasa da ayrılığı kabullenmekten başka çareleri yoktur. Yıllar sonra Nâzım, onlar hakkında şunları yazar;
“ Birisi alacaklılarını aldatmakla devam etti, öbürü padişaha yeni bir şiir yazdı… Şimdi Büyük Millet Meclisinde mebusturlar”6
Nâzım kader arkadaşı, Vanu ile ( Vala Nurettin) baş başa kalır. O günlerde, uzun yıllar Almanya’da okumuş, şimdi de Mustafa Kemal’e yardım etmek amacıyla ülkeye dönmüş komünist gençlerle tanışır. Bu olay, onun kaderinin yazıldığı önemli anlardan biridir.
“… Nâzım’a İnebolu’daki komünistlik fikirlerini ilk aşılayan Spartakistler arasındaki Sadık Ahi’nin kırmızı boyun atkısı vardı. Rüzgarda yürüyorduk ve o anlatıyordu;
-Böyle bir boyun atkısı takıp ihtilal nutukları söylemek, ihtilal şiirleri okumak senin tipine ve manevi bünyene ne kadar yakışacak Nâzım!”
zulüm gören halk tabakasının karşısına şair olarak çıkıp insanlığa sosyal adaleti sağlamanın asil bir yüreğe vereceği zevki anlatıyordu…!
19 yaşında ihtiraslı bir genç şair, bu telkinlere kayıtsız kalabilir mi? İşte Nâzım’ın komünizmin ilk tohumları bu Spartakist gençler tarafından atılmıştır.”7
Fakat ne Nâzım ne Vanu yürüdükleri yolun hayal ettikleri yol olmadığını bilmemektedir.
Nihayet Ankara’dan haber gelir, mevsim kış, her yer karla kaplı olmasına karşın, çekinmeden yola koyulurlar. Hoş yola koyulmak derken bu yol araçla gidilen bir yol değildir elbet: 1921 yılında İnebolu’dan Ankara’ya araç bulmak neredeyse imkansızdır. Bir eşek kiralanır, fakat Nâzım eşeğe kıyamaz. Yol, kar kış demeden yürünerek aşılır. Vatan kurtarma hevesinde olan çoğu genç gibi… İnebolu’dan Ankara’ya dokuz günde varılır…
Yol boyu gördüğü iki hatıra Nâzım’ı derinden sarsar, bu tanıklıklar gelecekle ilgili kararlarında oldukça etkili olur. İlki, Kastamonu meydanına kurulmuş olan İstiklal Mahkemeleri, diğeri ise Anadolu halkının sefaleti…
Şöyle anlatır o hatırayı;
“Yamaların ustalığını keşfettim bu yolculukta… Her biri başka renkte. Ve yanyana gelmesi imkansız kumaş ve bez parçaları… Öküzlerin, eşeklerin de bu kadar ufak tefek, bu kadar sıska olabileceklerini yol boylarında keşfettim… Bütün yol boyunca ayakları çıplak olmayan bir tek köylü kadın görmedim.”8
Ankara’ya varıldığında iki arkadaş kısmen de olsa rahatlar, cepheye varmaya çok az kalmıştır. Fakat işler onların istediği gibi gitmeyecektir. Teyze oğlu Ali Fuat Cebesoy, cepheye gitmelerine izin çıkmadığını söyler. Nâzım’ın itirazlarına kulak verilmez. İlle de vatana hizmet edecekse öğretmenlik yapması salık verilir. Bir ay sonra Bolu Sultanisi ’ne resim öğretmeni olarak atanır. Elbette Nâzım gibi büyük bir ruhu cepheden alıkoymak ve oldukça muhafazakâr bir kasabada sıkıştırıp bırakmak akıllıca bir çözüm değildir. Belki de oldukça masumane; koruma iç güdüsüyle yapılmış olan bu öngörüsüz davranış, şairin ömrünün rotasını tamamen değiştirmiştir. Ruhundaki iman ve ateş onu yakıp kavurmaktadır. Bu kasaba, yüksek ideallerle yetişmiş böylesi cesur ve parlak bir genç için hapishaneden farksızdır. Uzun sohbetler sonrasında Vanu ile beraber komünist arkadaşlarının ballandırarak anlattığı Almanya’ya gitmeye, onların aldığı eğitimi almaya karar verirler. O günlerde tanıştıkları Bolu Ağır Ceza Hakimi Ziya Hilmi onlara; “ Fransız İhtilali’nden daha büyük bir ihtilal oluyor. Almanya’ya gideceğinize, gelin hep birlikte Sovyetler Birliğine gidelim,” der.
Sonrasında hepimizin aşina olduğu olaylar silsilesi gerçekleşir; Sovyetlere ulaşmak için önce Trabzon’a oradan Batum’a, oradan da Moskova’ya geçilir. Dokuz yıl sonra yazdığı şiir o günlerde yaşadığı ruh halini açıkça anlatır;
Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
19 yaşım
Sana anam gibi hürmet ediyorum
edeceğim
Senin ilk arşınladığın yoldan gidiyorum
gideceğim

Ormanda çam dalları yaktığımız
hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek aya baktığımız
gecelerin üstünden……..
Ben yine söylüyorum aynı şarkıları
Döndürmedi rüzgar beni havada yaprağa,
ben kattım önüme rüzgarı…
Ve sen ki en yıkılmazları yıkabilirsin,
gözüme bakabilir
elimi sıkabilirsin…
Ve sen ki…
Sen,
Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
19 yaşım

Böylece başlangıçta bahsini ettiğimiz kehanet gerçekleşir; öykünün sonu daha ilk sayfalarda şekillenir. On beş yaşında başlayan anne hasreti ara vermeden, sıla, sevda, evlat ve vatan hasreti olarak devam edecektir. Haksız yere verilen hapis cezaları, sonrasında vatan haini ilan edilip yurttaşlıktan çıkarılması ve geri dönülemeyen memleketin özlemi Nâzım’ı ve sanatını, kadim edebiyatın sayfalarına mühürler.

Şimdiyse satır arasından ışıl ışıl gözleriyle bizi izlemekte ve durmadan tekrar etmektedir;

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
Bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu,
Bu dâvet bizim…. “

Kaynakça
1, Esintiler, Zeynep Oral, Cem Yayınevi, 1999, s. 84
2, Zekeriya Sertel, Mavi Gözlü Dev, Yapı Kredi yayınları, 2016, s. 122
3, Zekeriya Sertel, Mavi Gözlü Dev, Yapı Kredi yayınları, 2016, s. 26
4, Nâzım Hikmet, Yaşamak Ne Güzel Şey Kardeşim, Yapı Kredi yayınları, 2016, s. 46
5, Nâzım Hikmet, Yaşamak Ne Güzel Şey Kardeşim, Yapı Kredi yayınları, 2016, s. 48
6, Nâzım Hikmet, Yaşamak Ne Güzel Şey Kardeşim, Yapı Kredi yayınları, 2016, s. 50
7, Vala Nurettin, Bu Dünyadan Nâzım Geçti, Remzi Kitabevi, 1969, s. 62
8, Nâzım Hikmet, Yaşamak Ne Güzel Şey Kardeşim, Yapı Kredi yayınları, 2016, s. 57

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.