Ceyda Düvenci kızının genç kızlığa adım atışını duyurunca olay oldu. Bu olaya herkes kendi penceresinden bakarak olumlu olumsuz eleştirirken küçük bir çocuğun bu özelinin bir hak ihlali olup olmadığı az konuşuldu. Öte yandan cinsiyet ayrımcılığı noktasında kamuya mal olmuş bir kişinin bu paylaşımının tartışmaya açılması da büyük önem arz ediyor.
Ancak bu konu beni yıllar öncesine götürdü. Aynı konuyu gündeme taşıyan bir babaya ve çok önceden kaleme aldığım bir yazıya:
“bugün benim için anlamlı bir gün, kızım adet gördü…” diye paylaşımda bulunan bir babayı sanal linçe tabii tutmaya kalkışan bir topluluk türemişti hemen. Temel olarak haklılar bu insanlar bence. Sonuçta “yiğidin-erkeğin malı ortadayken”, kadının adı olmamalıdır bunlar için. Hatta kadının cinsel organının nasıl dile gelmesi gerektiği bile tartışılmıştı devletin üst kademelerinde. “Kadının malı…!” Ortası yanı yok, malın konuşulması bile yasak. Bu “malın” tecavüze uğraması, istismar edilmesi, her yaştan kadın malına tacizin onaylandığı bir ülkede kadının malının lafı mı olur? Hem kadın malının sadece küfürlerde en bayağı halleriyle kullanılması taraftarı olan bir kesim de var ülkemizde. Toplumun değerlerini bozmamak gerekir.
Bir Fıkra
Eskiden erkek çocuk olanlar bebeği-çocuğu çırılçıplak soyar fotoğrafını çekerlermiş. Hatta bu bir dönem gelenek de olmuş. Sonra elbette bu çok övünülesi “pipi”li fotoğraf merakı eleştirilere de konu olmuş ki annemin bana çocukken anlattığı fıkra çıkmış ortaya:
Efendim, adamın biri bir gün girmiş fotoğrafçıya “Fotoğraf çektirmek istiyorum” demiş. Fotoğrafçı “Beyefendi, şu bölmeye geçip hazırlanın, ben hemen geliyorum” diye yol göstermiş. Birkaç dakika sonra bölmeye giren fotoğrafçı çırılçıplak bir adamın bacakları açık poz verdiğini görmüş “Beyefendi, ne yapıyorsunuz?” diye sorunca yanıtı “Bebeklik fotoğrafımı kaybettim kardeş, sen şöyle bir poz çekiver hele” olmuş.

Erkekliğe ve Kadınlığa Geçiş
Yukarıdaki fıkrada görüldüğü üzere doğal olmayan yollardan erkekliğe adım atmak çok kolaydır. Biraz toplumsal katkı, biraz “erkegsin sean” gazı, biraz toplum değeri kattınız mı oğlan çocuğu bir anda erkek olabiliyor. Buna bir de şaşaalı sünnet şöleni ekleniyor. İşte, oldu da bitti maşallah, erkekliğe resmi geçiş yapılmış olunuyor.
Kızlarınsa kadınlığa geçişi bir türlü mümkün olmuyor. Hatta kadınlığın ne olduğunu öğrenemeden ölüyorlar büyük kısmı. Tabii aşağılık olmayı, ikinci sınıf olmayı, seks objesi olmayı, ev kölesi olmayı, cahil ve koca eline bakıyor olmayı kadınlık sayan toplumsal değerlere uymayı kadınlık sayarsak o başka. O zaman kadınlarımız en bi kadın falan oluyorlar hayatlarının sonuna kadar.
Bizim toplumuzda bu böyle! Peki yok mudur erkekliğe ve kadınlığa geçişi eşitleyecek bir şey… Hatta bu geçiş kutlanmalı mıdır ki? Özellikle de içleri boş ve gerçek tanımından uzak değişimlerse bunlar!
Konu uzun. Ben kutlama ve duyurma kısmında kalayım.
Kendi adıma ben “Kızım regl oldu” sevincine iştirak etmek isteyenlerdenim diyebilirim. Ancak kadınlığa geçiş evresi olan bu travmatik ve zorlu değişikliğin erkeğin sabahları boşalmayla kendini gösteren geçişine eşit olduğunu düşünüyorum. Kızlar bir gün uyandıklarında bedenlerinin değiştiğini ve bilmedikleri ruh hallerine girmeye başladıklarını görürken oğlanlar sabah ıslak iç çamaşırıyla kalkarlar yataktan. Haliyle her ikisinin de o güne kadar idrar boşaltma organı olarak tanıdıkları organlarından bilmedikleri ve beklemedikleri sıvıların çıkmaya başlamasıyla yaşadıkları şaşkınlığı tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu yazıyı okuyanların çoğunun yaşadığı bir evre olduğunu düşünürsek aslında geçmişe bir yolculuk yapmak yeterli olacaktır galiba.
İşte böyle. Bir sabah çocuklar başka bir evreye geçiş yapıyorlar. Kızlar da erkekler de artık yetişkinliğe adım atıyorlar. Veya en azından doğurganlık özelliği kazanıyorlar.
Bu noktada bir kızın regl olmasını kutlamak bana ister istemez biraz garip geliyor çünkü oğlanların boşalmalarını kutlamıyor veya duyurmuyoruz! Bu ikisinin birbirine doğal yolla eşitlenmiş olduğunu düşününce regl kutlamasına ilk boşalma duyurusunu da eklemek gerekirmiş gibime geliyor.
Veya doğal eşitliği bir yana bırakarak kızı-kadını yüceltecek bir tür sünnet düğünü ruhu yakalamak gerekir. “Kızım oldu ne hoş oldu” yemeği gibi. Eş, dost, akrabaya verilen bir yemek, hediyeler, müzik, dans, eğlence… İlla ki de işi bir cinsel organa bağlamaya da gerek kalmaz hem. Nasıl ki artık ilkel sünnet düğünü ve bir cinsel organa bağlı anlamsız eğlence anlayışı yavaş yavaş tarihten siliniyorsa organsız, cinsel kimliksiz, sadece çocuğun evlat olarak önemini vurgulayan bir düğün-tören türüne yelken açmak yetecektir artık. Doğum günü yeterli olmaz mı buna? Ya da “bu sabah yine evladımla uyandım yeni güne, çok şükür!” gibi bir şey olmaz mı?
Abartıyorum, olmaz! Kadının değer kazanması için erkeği yücelten değerleri alt etmesi yolunun izlenmesiyle bu iş uzar gider. 80’lerde kadınların ağda yapmaması, bıyıklarını almaması, saçlarını erkek gibi kısa kestirmesi bir bakıma işe yaramıştı diyebilirim. Bu yöntemle bıyık ve kıl gibi dehşetengiz önemsiz şeyler erkekliğin övgüsü olmaktan çıkıvermişti bir anda. Yine o yıllarda “kadınlar da ayakta işemeli” denilmesi ve hatta bazı aletler icat edilmesini hatırlıyorum ki bu erkek organını küçümseme ve önemsizleştirmede büyük adım olmuştu. Şimdilerde bizde yeni ama batıda biraz daha eskice olan kadın organına – vajinaya, regl kutlaması yapma, yemeğe çıkma gibi etkinlikler yine eşitlenme yolunda bir başka dönemeç olma özelliği taşıyor.

Kızılderililer Bu İşi Nasıl Çözmüş?
Bu sorunun yanıtı Büyülü Rüzgar’ın 35. sayısı “Düşen Yapraklar Ayı”nda gizli. Yazar Gianfranco Manfredi Kızılderililerin regl olayını ve kadın eşcinselliğini nasıl tanımladıklarını ve çözdüklerini ele almış bu hikayede. Lal Kitap’ın İnci Aslıer çevirisiyle Ağustos 2005 yılında dilimize kazandırdığı bu çizgi romanda son derece önemli iki konu da kadınların hakları savunularak ele alınıyordu.
Manfredi’yle gerçekleştirdiğim röportajda yazar bana kadın haklarını ön plana çıkarmasıyla ilgili sorduğum soruya şu şekilde yanıt vermişti:
Ümit – Hayat kadınları ve kadına uygulanan toplumsal ve cinsel baskı yine birçok şekilde karşımıza çıkıyor. Kadın kurban etme, içki karşılığı satılma, kadın kaçırma ve işkence etme, tanrıçalar üzerinden kadının asıl değerinin anlatılması çabası, kadın eşcinselliği, burnu kesilen kadın, erkeklere başkaldıran kadın ruhu… Kadın cinselliğinde özgürlükçü düşünce metninize Kızılderililerden mi girdi, yoksa siz mi daha ön plana çıkararak Kızılderililerden aldığınız bazı şeylerle mi karıştırdınız?
Manfredi – Kadınlar 19. yüzyılda toplumsal ve kültürel değişimin ilk başkahramanları oldular: Anne, eş, domestik köle ve hayat kadını rollerinden özgürleştiler. Oy verme hakkını ve çalışma hayatı aracılığıyla kendi yaşantılarının başkahramanları olma hakkını talep (ve elde) ettiler, evlenme veya evlenmeme kararını özgür bir seçim olarak talep ettiler ve iktidarda da etkin konumlar elde ettiler. Çizgi romanlarımda sıkça 19. yüzyılın sonunu anlatırım, yani Birleşik Krallığın başında Kraliçe Viktoria’nın olduğu, Çin’de Dul imparatoriçe Cixi’nin hüküm sürdüğü ve Etiyopya’da da İmparator II. Menelik’in eşi Taitù’nun yönetimde olduğu dönemi. O yüzyılda kadınlar verdikleri pek çok savaşın ardından iktidarda muazzam konumlar elde ettiler (iyi yönettiklerini söylemiyorum, ama elbette erkeklerden daha kötü değillerdi). Kadınların modern dünyadaki etkin rollerini anlayamayan modern dünyayı da anlayamaz ve tarih sahnesinden dışarı atılır.
Hep söyledim yine söylüyorum, Gianfranco Manfredi bence çok başarılı bir yazar değildir. Ancak Büyülü Rüzgar’ın 131 sayısında da empreyalizmin her türüne karşı çıkışı ve kadın, çocuk, yaşlı haklarını savunma, ön plana çıkarma çabası üzerine tezler yazılacak kadar takdir edilesidir ve dikkate değerdir. Felsefe tarihi bölümünden Rousseau üzerine yazdığı bitirme teziyle mezun olan yazarın alt yapısını da göz önünde bulundurmakta yarar olacaktır.

“Düşen Yapraklar Ayı”
Lakota dilinde Ekim ayına verilen isim bu işte “Düşen Yapraklar Ayı”. Yani sonbaharın ve hüznün ayı.
İç içe geçmiş iki güzel öykü okuyoruz bu sayıda: Regl olup kadınlığa geçiş yapan bir kızın yaşadıklarıyla birbirine aşık iki kadının kaçışının hikayesi.
Aslında son derece çelişkilerle dolu bir kabilenin gözünden kadına verilen değeri inceliyoruz ve ders çıkarıyoruz desem yeridir. Ama daha derine dalmadan hemen belirtmek isterim ki burada ele alınan şeyler daha çok Lakotalar (düşmanlarının dilinde Sioux) için geçerli geleneklerdir. Her kabilenin aynı olduğunu söylemek zor.
Hikayede adı Sert Kabuk olan bir savaşçının iki eşinin kaçtığını öğreniriz ilk olarak. Son derece güçlü ve ünlü bir savaşçı olan Sert Kabuk biri beyaz ve sarışın, diğeri de Kızılderili olan iki eşinin kaçması üzerine büyücü olan annesinden yardım istemeye gelir. “Sert Kabuk” gibi bir ismin seçilmesi, iki eş almış olması, başı sıkışınca anasına koşması… Metaforlar dünyasına daha ilk sayfadan geçiş yapmış oluyoruz böylece.
Devam edelim.
İki kadının başka kocalara kaçtığını sanan savaşçı onların aslında birbirlerine aşık olduğunu öğrenir annesinden. Kadınlar, sadece kadınların kabul edildiği efsanevi “Kristal Şehre” ulaşmaya çalışmaktadırlar.
Bu sırada köyde basit bir tören gerçekleşmektedir. Küçük bir kız kadınlığa geçiş yapacaktır ve geleneklere göre kızcağız tek başına küçük bir kulübeye kapanacak, kadınlığa geçişin yanı sıra hayatının devamını nasıl sürdüreceğinin kararını alacaktır. Ev kadını, bekar kadın, esnaf kadın v.s. Köyün şamanı Büyülü Rüzgar kapısında bekleyerek onun ruhlar tarafından, özellikle de İki Yüzlü Kadın’ın rahatsız etmesini engelleyecektir.
Lakota mitolojisine göre İki Yüzlü Kadın, çizgi romanda bir tarafı erkek, diğer tarafı kadın olan bir ruh olarak çizilmiştir. Oysa bazı kaynaklarda iki yüzden birinin güzellik ve yaşama arzusu, diğerininse çirkinlik ve uyumsuzluk olduğu aktarılır. Bu tanrıça genç kızlara görünerek cinsellikten meslek seçimine kadar birçok konuda öneriler sunmaktadır. Travmatik geçiş sürecinde bu öneri sunma seansının çok rahatsız edici olduğunun altı çizilmektedir bazı kaynaklarda. Bununla birlikte çizgi romanda hep İki Yüzlü Kadın olarak anılan tanrıçanın asıl adı Anog İte (Anúŋg Ité)’dir.
Anog İte genç kadınlığa geçiş ritüelinde Büyülü Rüzgar’a görünerek kocalarından kaçan iki kadını kurtarmasını ister. Hayatları tehlikededir. Kahraman yola çıkar ve ister beyaz ister Kızılderili olsun medeniyet görmemiş her erkeğin nasıl da aynı düşündüğünü ve kadınlara bakış açılarının nasıl da aynı ilkellikte olduğuna şahit oluruz macerada.
Kadınların kabul gördüğü “kristal şehre” ulaşmaya çalışan çiftin başına gelenler, mücadele, ölümler ve sevginin farklı halleri sonbaharın hüznüne yakışan finaliyle bu hikaye benim en sevdiğim Büyülü Rüzgar öykülerinden biridir. Finalde sevdiği kadının bebek beklediğini ve bunun kız olacağını öğrenen eşlerden biri ölmeden önce diğerine “Onu büyüt… Koru ve daha iyi dünya için çalışmasını öğret. Kristal şehrin parıltısı bir gün köylerimize de gelsin…” diyordu acılar içinde. Sonuçta bir cennet için acı çekmek yerine dünyada cenneti yaşayabilmek mümkün.

Regl, Kadın, Eşcinsellik…
Bizim değerlerimize göre cehennemde bol, cennetteyse az yeri olan kadın için Kristal şehir son derece hoş bir buluş gibi görünüyor. Ama ben Kristal şehir hakkında bilgi bulamadım hiç. Bu, yazar Manfredi’nin kurgusal bir buluşu olabilir. Ancak ister mitolojik olsun ister kurgusal metaforik olarak çok şey anlattığı görüşüme eminim herkes katılacaktır.
İşte Kızılderililerden Oglala Lakota kabilesi bu olayı böyle çözmüş. Kolayca. Basitçe. Saygı çerçevesinde.
İşlerine geldiğinde “Kızılderililer Türktür” diyenlerin sadece ata binme ve ok atma yöntemlerine bakmak yerine başka şeylerine de bakmamaları ne üzücü. Kim bilir Türk şamanik inancındaki kadın ve çocukları koruyan Tanrıça Umay’ın böylesi bir görevi de vardı eskiden. Veya bir kız kardeşi ilgileniyordu bununla. Hem kadınına çok fazla değer veren ve onu lafla değil eylemle yücelten antik Türk toplumunda da benzer ritüelleri mevcuttur belki. Sonuçta İslam öncesini de referans alıyoruz canımız isteyince ya onun için iki parmağımla işaret ediyorum antik dönemleri.
Kızlarını yücelten cesur babaları kutluyor, erkekliği pipiyle sınırlı sananları da esefle kınıyorum!
Not – Kapağa bir kez daha bakın ve öyküyü bir de kapaktan okuyun. Arkası okura dönük ama beden dilinden hükmedici olduğunu gördüğümüz erkek ve elinde tuttuğu iktidar aletleri. Tehditkar bir duruş. Sağ yanda özellikle savaşçının bacak arasından görülen kadını korumaya hareketlenen; bıçaklı kolu bacak arasına kaymış, ve daha minik bir bıçak tutan kahraman görülür. Sol yanda yine küçük bir bıçakla hareketlenmiş kadını görürüz; ki o kadınlar arasındaki aşkın erkeksi karakteridir. Gölgeler içindeki savaşçının bacak arasında da korkmuş, ürkmüş ve çaresiz kalmış hamile genç kadın. Savaşçının ön tarafı kamp ateşine bakıyor ve aydınlık. Arkası ise gölgeler içinde. Ancak ona bakanların yüzünden anlıyoruz ki önü de arkası da aynı aslında.
Kaynaklar –
*Büyülü Rüzgar 35
Düşen Yapraklar Ayı (La luna delle foglie cadenti)
Yazan – Gianfranco Manfredi
Çizen – Giuseppe Baarbati ve Bruno Frisenda
Kapak – Pasquale Frisenda
Lal Kitap, Ağustos 2005
*http://en.wikipedia.org/wiki/Anog_Ite
*http://web.raex.com/~obsidian/LakoPan.html
*http://paganmystics.proboards.com/index.cgi?board=lakota&action=display&thread=906
*http://thesingingstone.com/tag/anog-ite/
*Manfredi Röportajı
Büyülü Rüzgar 125
Skinwalkers
LAL Kitap, Şubat 2013

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.