Kes                                         

Hayata bir sıfır yenik başladığım çocukluğumun en güzel yıllarını kulağıma gelen ezgi mi, bariton sesli, kalın, karakaşlı, kara bıyıklı sanatçı mı anımsatmıştı?

(Bu adam benim Babam. Sekiz köşe kasketi…  Ağlama naçar babam) Bu şarkı sanki benim babamı anlatıyormuş gibi, ne zaman dinlesem hüzünlenirim.

Kara teninden mi, yoksa kara bahtından mı bilmem, Karaoğlan derlerdi. Güneşten yanık teni, sürekli terleyen yüzü, tepesi dökülmüş yanlarda biraz kalmış saçları, kapatmak için mi nedir? Kafasından hiç çıkarmazdı şapkasını. Alamanya günlerinden kalma fötür şapkası ile bütünleşmiş gibiydi. Sofrasında misafiri hiç eksik olmazdı. Mert ve yardımsever derlerdi onun için. O zaman anlamını bilmezdim bu kelimelerin. Evimiz hep kalabalıktı. Yoldan geçenler babamın çayını içmeden gitmezdi.

Ben yeni tanımaya başlamıştım babamı. Doğumumda ve ilkokula başladığımda Almanya’daymış. Ara sıra anılarımda Almanya’dan izine geldiğinde getirdiği hediyeleri ve geldiğinde duyduğum sevinci hatırlıyorum.

Babam son geldiğinde ben ilkokulu bitirmek üzereydim. Anacığım beni Almanya’ya götürüp tedavi ettirmesi için ısrar edince. Ankara’ya götürmeye karar vermişti. Orada bir akrabası olduğunu onun yardımıyla beni muayene ettirebileceğini gururlanarak anlatırdı.

 

“Bizim Ali İhsan var orada. Hem de Emniyet Müdürü, gider ona derim böyle böyle elbette bana yardım eder. İyi çocuktur Ali İhsan beni kırmaz.”

 

Bunu duyduğumda ben de arkadaşlarıma böbürlenerek anlatmıştım. Ankara’da Ali İhsan amcam kocaman doktorlara götürecek, hem de, bana Ankara’da çok güzel yerleri gezdirecek.

Kıpır kıpırdı yüreğim. Ben hiç büyük şehir görmemiştim. Binalar, insanlar nasıldı? Bir kez İstanbul’dan babamın akrabası gelmişti. Kız televizyonda gördüğüm şehirli kadınlara benziyordu. Konuşması da hiç bizim gibi değildi.

Uykusuz kaldığım gecenin ardından otobüsün de beşik gibi sallanmasıyla uyumuş olmalıyım ki muavinin mikrofondan “Sayın yolcular…” demesiyle açılıverdi gözlerim.

“Geldik mi baba?”

“Hayır, kızım, mola yerindeyiz gel aşağı inip bir şeyler yiyelim.”

Mahmur gözlerle etrafa bakınırken gözüme gelen güneşi engellemeye çalışıyordum. Babam masaya gelen adamla bir şeyler konuşmuş adam yüksek sesle “kes iki diye “bağırmış, biraz sonra da elinde tabaklar ve ekmeklerin olduğu tepsiyle, masaya gelmişti. Getirdiği yemek neydi acaba? Çok güzel kokuyordu. Ben bu yemeği ne görmüş ne de tatmıştım. Çok lezzetliydi. Annemin yemekleri de güzeldi ama bu bambaşkaydı. Keyfim artmıştı. Şimdiden bu kadar lezzetli bir şey yediysem kim bilir Ankara’da daha neler yiyecektim. Döndüğümde yine Ayşe’ye ballandıra ballandıra anlatmalıydım bunları.

Babam Ankara’ya geldiğimizi söylediğinde çok şaşırmıştım. Kasabadaki evlere benziyordu şehrin girişindeki evler. Bütün tepelerde merdiven merdiven yerleşmiş bir sürü ev. Bir süre sonra kocaman, yüksek yüksek binalar görmeye başladım. Hah! Ankara burası olmalıydı. Ne çok otomobil vardı yollarda!

Üzerinde Emniyet Müdürlüğü yazılı binanın önünde inmiştik. Kapıdaki polislerle bir şeyler konuşmuştu babam. Sonra bizi bir salona almışlardı. Epeyce bekledikten sonra Ali İhsan amca olduğunu düşündüğüm bir adam yaklaşıyordu. Hiç de mutlu gözükmeyen asık suratlı bu adamı sevmedim. Sıkı sıkı tuttum babamın elini arkasına geçerek kaybolmak istedim.

Adamın arabasına binip büyükçe bir binanın önünde durduk. Asansör dedikleri kutuya bindiğimizde iyice sarıldım babamın bacaklarına. “Korkma,” dedi babam. “Ben buradayım”. Alışkın değildim ki ya beni bırakıp giderse ben evimi nasıl bulurdum?  Evin kapısını çaldığımızda Ali İhsan amcadan daha genç otuzlu yaşlarda bir kadın açtı kapıyı. Önce adamın gözlerine baktı ters ters. Sonra dilinin ucuyla “hoş geldiniz “diyerek yarım açtığı kapıdan içeri aldı. Salon eşyalar perdeler hepsi parlak kumaştan televizyondaki saraylar gibiydi. Otururken acaba kirletir miyim diye korkmuş yere oturmak istemiştim. İzin vermediler yere oturulmazmış. Banyoya mutfağın içinden geçiliyordu. Yüzümü yıkamak için geçerken, karısının İhsan amcaya söylendiğini duydum olduğum yerde kalakaldım ayaklarım ne öne ne de arkaya hareket edememişti.

“Yine nerden buldun bu köylüleri? Bıktım senin köylü akrabalarından, gitsin otelde kalsınlar burası otel mi? Ali İhsan amca ne dedi bilmem. Ben duyduklarımın etkisiyle ağlayacakmış gibi oldum banyoya gitmeden babamın yanına koştum, sıkı sıkı sarıldım. Gözyaşlarıma hâkim olamıyordum.

“Ben annemi özledim. İstemiyorum Ankara’yı. Ne olur baba evimize dönelim.”

Babam beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Bilmiyordu istenmediğimizi. Yemeğe çağırdıklarında midemin sesini bastırarak,

“Tokum ben yemeyeceğim.” Dedim içimden, Uyusam…

Sabah olsa da gitsem diye dua ediyordum. Allah sesimi duymuş olmalı ki oturduğum yerde uyuya kalmıştım. Pembe geceliğimin kokusu hala burnumda. Sabah kaçar gibi gittiğimiz doktorun, ne söylediğini çok iyi duymamıştım, ama babamın gölgeli yüzünden iyi şeyler söylemediğini anlamıştım. Düşünceliydi babam. Geri dönüş yolunda da bir o kadar suskun. Mola yerinde inmeye de hevesli değildi.

“İnmeyecek miyiz baba”

“Acıktınsa inelim.”

“Acıktım. Ben kes yemek istiyorum.”

“Kes mi?”

“Evet kes.”

Şaşkınlıkla yüzüme bakan babam, bu yolculuğun en güzel kısmını hatırlamamıştı.

“Kes diye bir yemek yok kızım başka bir şeydir o.”

“Hayır kes. Kes demişti garson.”

“Gel bakalım bir soralım.”

 

Sormuştu babam gülmüştü garsonlar babama. Öyle bir yemek yokmuş. Poğaça ve meyve suyu ile binerken tüm umutlarım kırılmıştı. Sevmemiştim Ankara’yı. Bu yolculuğu. O güzel yemeğin adı neydi acaba? Hiç bilemeyecektim.

Yıllar geçti ben büyüdüm genç bir kız oldum. Başka bir büyük şehirde okudum. Mesleğimi kazanmış elim ekmek tutmaya başlamıştı. Babamın hasta olduğunu öğrendim. İyileşmesini beklerken onu kaybettiğimiz haberiyle kahroldum”. Canım babam genç denebilecek yaşta daha ellili yaşlardaydı. Onu çok sık görmesem de çınarımın gölgesi yetiyormuş. Çok canımın yandığını hatırlıyorum. Cenazesi çok kalabalıktı. Babamı seven ne çok insan varmış. Cenaze günü bahçe kapısının yanında bir adam dikkatimi çekti. İki büklüm oturmuş eli ile yüzünü kapatmış hıçkırarak ağlıyordu. Ağabeyime sordum.

 

“Ha! O mu? Babamın şu Ankara’daki akrabası Ali İhsan… Babamın çok emeği vardır onda okurken çok sıkıntı çekmiş babam ona yardım etmiş. Severdi babam, çok üzülmüş görünüyor.”

Demişti ağabeyim ve devam etmişti;

“Babam İhsan amca gibi birçok gence destek olmuş. Çoğu da şu an burada.”

Ağabeyimin konuşmasını bitirmesini beklemeden İhsan amcanın yanına gittim içimde çocukluğumdaki kızgınlığım vardı. Keşke çocuk olsaydım. Onu tekmelemek geçiyordu içimden. Çocukken bunu yapmak kolay ama büyüyünce yapamıyorsunuz. Karşısında dimdik durdum, tüm kinimle, gözlerinin içine bakıp ne işin var burada demek istiyordum.

Adam doğruldu çömeldiği yerden kalktı. Elimi tutu. Beni kendine çekip hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kendimi koparamadım kollarından. Olduğum yerde kalakaldım. Ne yüzüne baktım ne de bir söz söyleyebildim. Acıdım! Benim kadar canı yanıyormuş gibiydi. Sanki babam ordaydı ve kulağıma fısıldıyordu. “Boş ver kızım affetmek büyüklüktür sen büyüklük göster.”

O cenazede gözyaşlarını, hüznü, yürek acısını ve bir sürü insanı gördüm. Babamın sevgi biriktirdiğini ve kocaman yürekli bir adam olduğunu gördüm.

Şimdi o güzel adam yok. Ama benim anılarımda hep o var. Kısa süre birlikte olduğumuz o çocukluk dönemimde ondan çok şey öğrendim. Ankara’ya giderken yediğimiz yemeğin adının döner olduğunu, bir porsiyon kes dedikleri zaman anladım. Babamla birlikte ilk defa yediğim için midir bilmem hâlâ yediğim en lezzetli yemektir. Babam ise hayatımın kahramanı!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir