İki Kız Kardeş

Mezarın başında toplanmış olan kalabalık yavaş yavaş dağılıyordu. Son dualar yapılıp herkes çekildiğinde, yaşlı servi ağacının altında iki kadın kaldı sadece. Babalarının mezarının az ötesinde dikilen iki kız kardeş… Uzun boylu, kilolu, ellili yaşlarının sonunda olduğu anlaşılan, baştan ayağa siyah giyimli kadın, gitgide hafifleyen hıçkırıklarla, mendilini artık yaş akıtmayan göz pınarlarına bastırıyordu. Onun iki üç adım uzağında duran kadın ise ince bedenini saklayan bol bordo pardösüsüne sarınmış, solgun ve kemikli yüzündeki ela gözleri, mezardaki taze toprağa takılmış halde, hareketsiz duruyor; ablası Neriman’ın, aralarında az sonra başlayacak olan o acı konuşmayı başlatmasını, tedirgin ve sessiz bekliyordu.

İçini çekerek derin nefes alan Neriman, kızgın ve sert bir bakış attı kardeşine. Gözleri kanlanmış, elleri titrek, sesi çatallıydı: “Sana kim haber verdi?…. Yıllardır yoktun ortalıkta,  şimdi de gelmiş, cenazede boy gösteriyorsun. Tam senlik hareket Nermin Hanım!”.

Nermin’in çantasının sapını sımsıkı tutan parmaklarının eklemleri bembeyaz olmuştu, ama kontrollü ve soğukkanlı halini koruyarak: “Babamın hastalığından haberim olmadı, vefat haberi ulaşınca kalkıp geldim. Ne demeye çalışıyorsun bilmiyorum ama bu üzüntü bana yeter…”. Neriman tüm bedenini Nermin’e döndürmüş, tam da gözlerine bakıyordu artık:

“ Üzüntü? Nasıl bir üzüntü acaba bu? Tam Yirmi yıl! Gemileri yakıp gittiğin yirmi yıl oldu. Bu yirmi yıl nasıl geçti bil bakalım! Sen yurt dışında ailenle keyif çatarken, ben burada onunlaydım!”

Nermin bunları duyacağını tahmin etmişti, hazırlıklıydı, suçluluk ve pişmanlık hissetmesine rağmen, sesinin tonundaki isyanın önüne geçemedi: “Ben yurtdışında keyif çatmadım abla! Gitmek zorunda kaldık, dönemedik biliyorsun durumları. Yıllarca hasret çektik. Mahrumiyet içinde oralarda tutunmaya çalıştık. Zor yıllar yaşadık. Sonra da ne mektuplarıma ne aramalarıma cevap verdiniz. Sen engelledin babamla görüşmemi, engellemedin mi, inkâr mı edeceksin?”.

Kararan bakışlarla haykırdı Neriman: “Adam yıllarca seni sayıkladı be! O hayırsızın peşinde belalara bulaştın diye, bizi hiçe sayıp, hepimizi, ülkeni terk ettin diye öldü öldü dirildi!.. Hayal kırıklığından, öfkeden, endişeden, hasretten… Hangisinden dersen de, sonunda da hasta olup, yatağa düştü. Kendimi feda ettim ben, ne evlendim, ne kendime bir hayat kurdum. Yaralarımızı zar zor iyi ettik. Senin her şeyi yine berbat etmene mani oldum, evet! Onca emeğimi bir anda ters yüz etmene izin veremezdim…”. Etraflarını kuşatan, ağaçların altında huzura kesmiş mezar taşları, iki kardeş arasındaki bu hesaplaşmayı bilgece izleyen seyirciler gibiydi adeta. Bu öfke tonunun altında,  kıskançlık ve yalnızlık duygusu ile pişmanlık ve özlem duygusu çeken iki yüreğin çarpışması vardı. Sevgiye, şefkate ihtiyaç duyan, kaybettiklerinin kederiyle yanan iki yürek…

“Böyle olsun ister miydim abla! Tek suçum âşık olmaktı. Ben de çok yaralıydım, çok yalnızdım. O zamanlar bir kere görüşebilseydim babamla, belki kendimi affettirebilirdim, ayrılığımız böyle derin olmazdı. Siz beni silince ben de bir süre sonra vazgeçtim uğraşmaktan, gurur yaptım, keşke ne yapıp edip çıksaydım karşısına babamın, halledebilirdik belki bir gün, bunun için çok pişmanım… Sen onunla kaldın, ona baktın, kendini feda ettin belki ama bunun acısını da benim varlığımı silerek çıkarmak istedin. Birleştirmek yerine ayrı tutmak için çabaladın. Benim kadar sen de suçlusun!”

Nermin, söylemeyi hiç planlamadığı, o an ağzından dökülürken açığa çıkan duygularına şaşırıyordu bir yandan. Neriman ise salıvermişti yıllardır içinde tuttuklarını: “Silmek istedim, doğru. Aklında, dilinde, kalbinde hep sen vardın. Nermin de Nermin! Bir gün bana bakıp da ‘Neriman kızım, sen hayatından vazgeçtin benim için’ demedi, şefkat ve minnet göstermedi biliyor musun? Babam beni hiç sevmedi, ben ona o kadar sevgiyle ve fedakarlıkla bağlıyken!..” Neriman’ın son kelimeleri hıçkırığın içinde kaybolurken, Nermin itiraz edercesine, başını iki yana sallıyordu. “Saçmalama abla!.. O gideceğim gün vedaya geldiğimde söylediği şeyi dün gibi hatırlıyorum. Elini öptürmemişti bana, çok kızgındı, gözleri ateş saçıyordu. ‘Git’ demişti, ‘O deyyusun peşinden git bakalım. Gör hanyayı konyayı! İyi ki annen görmedi bu günleri. Bencil ve akılsızsın. Neyse ki Neriman var! Sen ablanın tırnağı olamazsın. Varlığına şükür, gözümün nuru Neriman’ım.” diyerek yaralamak istemişti beni. Beni seninle vurmuştu abla!.. Yani için rahat olsun. Seviyordu seni, çok bağlıydı sana.” dedi kırgın bir ses tonuyla. Neriman önce şaşkın, sonra inanmaz bir tavırla baktı kardeşine, omuzlarını silkti: “Artık ne önemi var ki, babam gitti… Sevgisini, hasretini, kırgınlığını, öfkesini, minnetini, her neyi varsa içinde aldı ve gitti. Kaldık işte böyle, daha doğrusu ben kaldım. Bak şu halime, şimdi ne olacak?…” Sesi küskün ve kederliydi: “Sen yine gidecek, unutacak, hayatını yaşayacaksın; ben ise her hafta buraya gelip babamın mezarını sulayacağım. Tek gerçek bu.”

Yorgunlukla sürüdüğü ayakları ve çökmüş omuzlarıyla, mezara doğru yaklaşıp, çömeldi, kabrin ıslak toprağına dokundu, okşarcasına. Nermin ise bir şey diyemedi, ablasının peşi sıra bir adım dahi atamadı. Ayakları taşımıyordu kendisini sanki. Servi ağacından kuvvet almak için sırtını ağacın sert gövdesine dayadı. Bin bir duyguyla dolu gözyaşlarını artık zapt etmeyi bırakmıştı. Çekilen ikindi güneşinin ardından çıkan sonbahar esintisi içini ürpertirken, Nermin’in dudaklarından “Baba… ah baba!” diye acı bir inilti yükseldi.

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.