????????????????????????????????????
Ş. Didem Keremoğlu

HOŞ ADAM

“İyi misiniz hanımefendi siz?” diyor, sesi de yüzü de aşina gelmeyen hoş bir adam. Nereden tanıyorsa beni?.. Böyleyimdir ben. Unuturum. İnsanları, yolları…

 

“Siz burada bekleyin, hiç yürümeyin bu sıcakta, ben arabayı alıp geleyim hemen” dediğim son defada önce arabayı park ettiğim yeri bulamamıştım, sonra da kıymetli dostumu koyduğum köşeyi. O gün bugündür direksiyonda ben, yanımda o varsa soruyor: “Eminsin değil mi yolu bildiğinden?” diye. Üstelik bu kasabada yaşamıyor bile.
Bense kaybolduğum yerin yerlisiyim! Sağım solum da yok. Şu anda yazarken bile karıştırdım geriyi ileriyi. Navigasyon denen o zamazingoyu kullanamam yani.  Disleksili çocukluğumdan müdevver arızalar bunlar. Üstüne bir de alınganımdır ama şu anki iç döküşle alakasız bir konu o şimdi…
“İyi misiniz hanımefendi?” diye yineliyor sorusunu aynı tanışımtırak. Gözleri üstümde dolaşıyor… Pek bir inceliyor gibi beni. Artık kim bilir ne haldeysem? Kolay mı o heyecan, o bekleyiş?..
“Çok naziksiniz. Çok teşekkürler sorduğunuz için” diyorum. Ses tonumu adamın kim olduğundan eminmişim kıvamına taşıdım. “Biraz önce çıktım doktorumun yanından. Kontrollerimin sonucunu beklerken çok heyecanlandım.” Beyefendi mi desem ben de acaba? O bana ‘hanımefendi’ diye hitap ettiğine göre… “Ama çok şükür haberler iyi olunca ben de iyiyim şimdi beyefendi.”
Elimdeki kâsede kendini sağa sola yalpalatan üç top dondurma var. Az önce karnını bir güzel doyurduğum çocuğa uzatıyorum kâseyi. Yavruyu ayacığında lastik terlikler, üstünde pijamadan bozma bir şort – tişört hastanenin kantininde otururken buldum bu sabah.
“Yedin mi yavrum tostunun hepsini?” O kıvırcık saçın, o mahzun bakışlı gözlerin olduğu eğik başını alıp göğsüme yaslasam. Öpsem seni o küçük kalbinden. Ah!
“Hanımefendi, biz tanışıyor muyduk sizinle?”
Hayda… İyice takıldı ya bu da peşime. Kesik bir tebessüm atıp önemsemiyormuş gibi yapıyorum adamı. “Bak, dondurma da aldım sana” diyorum çocuğa. “Çilek, çikolata, kaymak.”
En fazla 10 yaşında falandır. Çok oluyordur şimdilerde böyle tabii. Onca yoksulluk, o yoksulluğun doğurduğu onca yoksunluk… Karınları doysun diye hastane kantinlerine bırakıp çocuklarını… Fakir sevindiren çok oluyor haliyle hastanelerde. Bu fakir sevindirme işi de ilginç yahu! Gelen haber iyi değilse, kanserin yayılmışsa veya böbrek iflas etmişse mesela kimsenin çocuk sevindirmek falan gelmiyor aklına.
Kötü habere en fazla bir adak.
Haber iyi ise iyilik yap.
Kısasa kısas!
Bu aralar da buna taktım. İslam hukukunda kısas… Sonra da diyorum niye benim parmak aralarımda mayasıl oldu? Kırk derece sıcakta araştırılacak konu mu bu? Sıkıntıdan oldu belli ki… Aklıma yine uçtu uçtu yaptırıyorum. Konudan konuya zıplıyorum yine. İnsan düşündüğü hızla yazabilseydi keşke! Bence yazanlar var. Tolstoy mesela! Nasıl yazılır ki başka türlü o 1000 sayfa? Elinde kıçtan tüylü bir kalem, önünde hokka…
Bak bak evlatçığa, acele acele iştahla yiyor dondurmasını. Biz evdekine seçenekli mönü sunuyor da beğendiremiyoruz.
“Hanımefendi!”
Ay… Arkamı dönünce gider sanmıştım. Ense kökümde bitti şimdi de.
“Beyefendi, çok pardon ama sizi çıkartamadım ben. Şu kontroller falan…” diyorum, özür yüklediğim yumuşacık bir sesle.
“Tanışmıyoruz ki!” diyor.
Abuş abuş bakıyorum suratına. Toparlayamıyorum önce, madem tanışmıyoruz bu ısrar niye, diye? Sonra uyanıyorum duruma. Oldum bittim beceremem ben zaten beğenilmeyi. Yok sayarım, saçmalarım… Gözlerimi kaçırıyor, ellerimi nereye koyacağımı şaşırıyorum. İtiraf ediyorum ki hoşuma da gitmedi değil hani bir yabancıdan gelen unuttuğum bu ilgi. Kısa ama alıcı bir göz atıyorum adama. En fazla elli. Dişleri beyaz, elleri güzel, ses tonu vasat… Ayağında o kambur sandaletlerden var, memleketin gördüğü son zamlardan beri pahalı marka muamelesi gören plastik şeyler. A, üstünde de pijama! Acile hasta getirmiş olsa gerek. Kesin anasıdır. Karısı olsa bu kadar ani çıkmazdı evden?
Hayda, niye bağırmaya başladı bu adam “güvenlik” diye birden?
“Hanımefendi, siz niye yemek yediriyorsunuz benim çocuğuma?”
Bana mı hönkürüyor o?
                                                                 * * *
“Hadi be!” diyor benim kedisever arkadaş. “Başkası anlatsa inanmam da sen olunca…” Ellerini iki yanına vura vura gülüyor. Bahçesindeki kedi sayısı iyice cozutmuş yalnız görüşmeyeli. Elimde değil tırsıyorum bu içten pazarlıklı mahlûklardan. İçi su dolu fısfıslı bir şişe bırakıyor önüme. “Bunu göster, arada da fıslat. Sokulmazlar yanına” diyor. “Vay” diyorum. “Tezata bak! Kedisavarın mucidi bir kedisever!”
“Vallahi başkası anlatsa inanmazdım.”
Konumuza geri dönüyoruz.
“Niye ki?” diye soruyorum. Sesimi kırılgana tonladım, cevabını bekliyorum.
“Arabasını işte unutup servisle eve dönen bir başkasını tanımıyorum da ondan” diyor. “Hem de birden fazla kere. Adam tabii güvenlik çağırır. Sen âlemin şeker hastası çocuğunu dondurmayla besle…”
“Yahu nereden bilecektim çocuğun şekeri varmış, arada böyle acillik olurlarmış. Adam işlemleri yaptırırken velet kantine sızmış…”
“Hoş adamdı ha!” diyor…
“Çok hoş adamdı” diyorum.

 

 

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

 

 

 

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.