HADİ SAĞDAN

Yuh! dedi Ayça, o genelde sakin kızın sesi yükselmiş, suratı nasıl kızarmış. İşin fenası bu öfkeli yuh ’un kime gönderildiğini de tam anlamadım.

-Kime o yuh? dedim, hafif de diklenerek, yöneldiği kişilerden biri de ben olabilirim çünkü. Yanılmamışım.

-İkinize de. Yahu Nurcan, sen nasıl katlanıyorsun hâlâ bu adama?

Bekara koca boşamak kolay tabii. Ayça hiç evlenmemiş, beş kedi, iki köpeğiyle mutlu mesut yaşıyor. Gerçi sevgilisi oluyor, o sevgili sık da değişmiyor ama sonuçta değişiyor, biri geliyor, bir süre kalıyor, sonra da gidiyor. Kalanların neden kaldığını, gidenlere neden yol verildiğini sormuyorum artık. Ama gelenler, sofradaki yerlerinin kedi ve köpeklerden sonra geldiğini fark ettikleri anda gitmeye başlıyorlar sanki. Bunu ona bir kez söyledim, tabii ki öyle olacak, diye kestirip attı, bir daha da söylemedim. Ayça, sofradaki yerleri öküzden sonra gelen tüm kadınlarının öcünü mü alıyor acaba? Farkında olarak ya da olmayarak!

Ben de evde hiç kedi ve köpek beslememişim ki! Hem Mahmut’un alerjisi var ev hayvanlarına.

Savunmaya geçtim.

-Ayça tatlım, o benim on beş senelik kocam, öyle hemen vazgeçilmiyor işte…

-Yahu adam senden vazgeçmiş, sen neyi zorluyorsun ki?

İki el kalbime yapıştı, sıkıyor da sıkıyor.

-Nereden çıkardın vazgeçtiğini?

– Nurcan, şekerim, sen demedin mi beş senedir sevgilisi varmış diye?

-Ama tam andropoz yaşlarında, andropoz döneminde erkeklerde olurmuş öyle şeyler.

-Hadi oradan, yemişim onun andropozunu, beş seneden söz ediyorsun. Üstelik bunca yıldır biliyormuşsun ve sesini çıkarmıyormuşsun, bana niye anlatmadın kızım ya?

-Kimseye anlatmadım.

-Hah, o da ayrı bir mevzu ya onu sonra konuşacağım. Bir de bulmuş kendinden yirmi beş yaş küçük kızı, şerefsize bak sen, babası olacak yaşta, utanmıyor da…

Ayça’ya şaşkınlıkla bakıyorum, yemişim’ler, şerefsiz’ler filan, bunları ondan ilk kez duyuyorum. Kendi hayatına sokup bir sebeple postaladığı adamlar için bile söylemedi böyle sözler. Benim kocam için nasıl söylüyor ki. Ayıp oluyor ama!

-Ayıp oluyor ama Ayça!

– Ayıp mı, ne ayıbı, az bile söylüyorum, asıl onun yaptığı ayıp. Yahu sen o lafları nasıl yuttun? Ne demek ya,” Senin çocuğun olma şansın kalmadı ama benim hâlâ var.” İnsan biraz utanır. Sen o kadar tedavi gördün, hormon aldın, her tarafın şişti, hastanelerde yattın, bebeklerini kaybettin, rahmin zarar gördü, sonra ondan da oldun, daha sayayım mı? O ne yaptı, bir zahmet gelip sperm verdi, onu da nasıl verdiyse artık! Sıkıntıları sen çek, o bilmem neresinin keyfini sürsün, sonra da kalksın sana ileri geri konuşsun.

Duyduklarıma inanamıyorum. Ayça çok sinirlendi.

-Çok sinirlendin Ayça.

-Evet, çok sinirlendim ama burada sinirlenmesi gereken kişi sensin. Sana “Sen de kadın mısın” diyen bir adamı konuşuyoruz şu an. Lütfen artık şu âşık şekspir nezaketinden vazgeç ve git şu adama bi tane çak!

-Efendim? Çakmak filan, yapamam ben öyle şeyler.

-Vallahi çakmayı hiç öyle mecaz anlamda söylemedim ama evet, çakamazsın sen. En azından konuş, bu duruma rıza göstermeyeceğini, böyle devam etmek istemediğini söyle. Sen sesini çıkarmadığın sürece bu adam senin ağzına sıçmaya devam edecek. Şu sıska halinle bir Spartaküs değilsin neticede ama kadınsın yahu. İçindeki kadın gücünü sal gitsin, kurtul şu zincirlerinden. Kaybedecek neyin var ki?

Allah’ım! Ayça’yı tanıyamıyorum.

-Ben artık gideyim, evde yemek yok, alışveriş yapmam lazım.

-Bak hâlâ, yemek diyor, alışveriş diyor, yapmayıver bu akşam yemek, bok yesin o da.

Etrafıma bakındım, bu kızıl bukleleri dağınık, bağıra çağıra konuşan kadını duyan var mı diye. Birkaç kaçamak bakış yakaladım ama sonra herkes önündeki yemeğe döndü.

-Ben hesabı ödeyeyim, dedim.

-Bırak bırak, zaten kuş kadar yedin, ben hallederim. Bana bak, iğne ipliğe dönmüşsün, kendine bir çekidüzen ver artık. Beni de metroya atsana, yağmur başlayacak gibi.

-Araba Mahmut’ta. Kendi arabasını sattı, motosiklet alacakmış. Benimkini kullanıyor.

-E sen nasıl gidiyorsun işe?

-Otobüse biniyorum. Aman canım n’olacak, yürüyüveriyorum durağa, onun plazası daha uzak. Böyle uygun gördük şekerim.

Ayça daha da sinirlenmeden açıklamamı yapayım dedim ama işe yaramadı.

-Ya ben sana ne diyeyim Nurcan, bir de adamın altına araba çekiyorsun ya, sen önce onun altına girenlere bak diyeceğim ama demeyeyim. A, demişim bile.

Öptüm arkadaşımı, şu an çok öfkeli ama canım o benim.

Çıktım dışarı. Tüm öfkesine rağmen, deniz kenarında Ayça’yla oturup sohbet etmek iyi geldi. Çok yoğundum bugün, toplantılar bitmek bilmedi. Laflarla dayak yesem de burada azıcık nefes aldım. Hava da nasıl ağırlaşmış, yağmur indirdi indirecek. Bir taksi çevireyim diyorum ama onlara mecbur olduğumuzu anladıklarında durmaz bunlar. Yarım saatten fazla uğraşıyorum. Yağmur başlıyor, sabah fönlettiğim saçlarım iniyor, ipek bluzum üzerime yapışıyor, stilettolarımın içi su doluyor ama şerefsiz taksiciler durmuyor. Şerefsiz mi? Allah’ım, ben diyorum, hep bu Ayça’nın yüzünden.

En sonunda insaflı bir tanesini durdurmayı başardım. Sıçana dönmüş halime acıdı diyeceğim ama daha çok gideceği yolun uzun ve az trafikli olmasından memnun oldu sanırım. Eve yakın bir markette inip alışveriş yapmayı planlıyordum ama bu yağmurda evdekilerle idare edeceğiz artık.

Normalde fazla trafik yoğunluğu olmayan yol bu sefer pek öyle değil. Şoför homurdanıp duruyor. Bahşişi dolgun tutacağız mecbur.

Taksi evin önünde durduğunda baktım ışıklar yanıyor, Mahmut erken gelmiş olmalı.

Sıçana dönmüşsün, dedi içeri girdiğimde. Merhaba yok, hoş geldin yok, sıçan var.

-Yağmuru görmüyor musun, zor taksi buldum.

-Ne yiyeceğiz?

Hikâyem umurunda değil, o benim arabamla mutlu mesut gelmiş eve. Birden tepem atıyor.

-Ben yedim, sen bak başının çaresine.

Bunu dediğime inanamıyorum, hep o kızıl saçlı delinin yüzünden.

-Nasıl ya, açlıktan ölüyorum ben!

-Yumurta kırıver ya da dışarıdan söyle. Ne bileyim, hallet işte. Ben duşa giriyorum.

Mahmut’un kaşları şaşkınlıkla havaya kalkıyor. Taze ektirdiği saçlarının arasından çaresizce geçiriyor elini. Ben onun kel halini daha çok seviyordum oysa.

-Yumurta da kalmamış ki, diye mırıldandığını duyuyorum yatak odasına doğru giderken.

Giyinip salona döndüğümde, elinde bir sandviç, cep telefonuyla her akşamki meşguliyetinde buluyorum onu. Biliyorum, o orospuyla mesajlaşıyor. Orospu mu, ah Ayça!

-Bugün zor bir gündü, toplantılar bitmek bilmedi ama banka kredisini onaylattık.

“Hı hı!” diyor ama ne dediğimi dinlemedi bile. Sakince yanına gidiyorum, cep telefonunu elinden alıp sehpaya bırakıyorum. Gel diyorum, birlikte film izleyelim. Gözleri yuvalarından fırlıyor, bağırmaya başlıyor, ağzından ekmek parçaları saçılıyor. Bakıyorum, o davranmadan cep telefonunu tekrar kapıyorum ve daha ne olduğunu anlamadan akvaryumun içine usulca bırakıyorum. Mahmut ayakta, Mahmut donakalmış, Mahmut’un saçları ıslak havaya rağmen havalı, Mahmut’un abdominalleri şişkin.

-O kızla yazışıyordun, değil mi?

-Yahu sana defalarca söyledim, kız mız yok, görüşmüyoruz artık.

– Seni benim arabamda ben olmayan biriyle görmüşler ama, tarif tanıdık geldi.

-Sen etrafa ajan mı saldın?

-Hiçbir şey salmadım. Şirketin bana verdiği arabayı başkalarının kullandığı hemencecik ortaya çıkıyor işte. Bunun şirket politikasına aykırı olduğunu ve arabayı geri alacaklarını söylediler bugün. Kusura bakmayayımmış, Sen de bakma artık. Taksi durağı numaraları buzdolabının üzerinde yazıyor.

-Telefonum ne olacak peki?

Mahmut aptallaşmış, Mahmut çaresiz.

– Çıkar sudan, pirinç kavanozunda bi gece beklet bakalım. Olmadı yenisini alırsın, onu da ben mi söyleyeceğim.

-Sabah erken spora gidecektim, o saatte taksi bulabilir miyim ki?  Ya yağmur da devam ediyor olursa?

Mahmut’un boş bakışlarını arkamda bırakıp mutfağa geçiyorum ve kendime bir kahve yapıyorum, keyfim yerine mi geldi ne! Mahmut geliyor az sonra, almış telefonu akvaryumdan. Pirinç kavanozunun yerini soruyor, burnumla işaret ediyorum. Bana yapmadın mı kahve? diye soruyor. Pası karşılayıp “Sen bana en son ne zaman yaptın ki?” diye karşı atağa geçiyorum. Cevap vermiyor. Sarı kart görmenin siniri var sanki Mahmut’ta.

Sen duuur, diyorum içimden, kırmızı karta az kaldı. Kahve fincanım elimde kalıyorum bir an, bunları ben mi söylüyorum. Ayçaaa, deli kadın, beni de delirttin ama fena da değilmiş ha!

-Haftaya Berlin’e gidiyorum, diyor Mahmut, sesi nasıl dik.

-O orospuyla gidiyorsun, biliyorum.

Bu sefer orospuyu böyle ağzımı yayarak, o’ları gönül rahatlığıyla yuvarlayarak söylüyorum.

-Nereden çıkardın bunu?

Sesi mi titredi ne? Titrek Mahmut!

-Telefonunda bilet bilgilerini gördüm.

-Sen benim telefonumu mu karıştırıyorsun?

-Evet, karıştırıyordum, sen parmak izi koyana kadar.

Mahmut’un sinek kaydı suratı bembeyaz, saçları da nihayet söndü!

Telefonum çalıyor o sırada. Ayça.

-Ah tatlım, ben de seni arayacaktım. Şu Kaz Dağları’ndaki arınma kampı teklifini kabul ediyorum. Senin doğum yapan köpeğinin kaç yavrusu olmuştu? Hah, dönünce birini alacağım. O tekirle bekir iki kediyi de bana ayır, anlaşırlar mı? Zaten birbirlerine alışıklar diyorsun, iyi o zaman. Hadi çüüüüs!

Sen daha dur Mahmut! Her şey yeni başlıyor, nasıl ağzına sıçacağım senin.

Küfür ruhun sigortasıymış diye okumuştum bir yerlerde, vallahi öyleymiş.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.