Delibozuk

Balıkçı Bahtiyar, son seferinde koca bir kolyozu kaçırınca daha fazla direnemeyeceğini anlayıp ağı onarmaya karar verdi. Sandalı kıyıya çekti, ağı toplayıp barınağa bıraktı. ‘Bununla vatoz olsa tutulmaz, kaçar. Fanyalının durumu da pek iyi sayılmaz. İyisi mi iki gün sabredip şu delikleri onarayım. Yoksa değil çorbaya, yem niyetine bile balık bulamayacağız, işimiz oltaya kalmasın,’ dedi.

Akşam kulübesine çekildi, iki şişe ucuz çubuk şarabını devirip annesinin çok sevdiği kanepesinin üzerinde sızdı. Uyku onu tamamen terk edeli ne kadar zaman geçti, hatırlamıyordu… Uyumak için çabalamayı bıraktığı gün ‘en güzeli sızmak,’ dedi. ‘Ne uğraşıp duruyorsun?’ O gün bugündür yorgunluktan olmazsa köpek öldürenle sızıyor.

Gün doğarken şarabın son damlası dürtmüşçesine doğruldu, etrafına bakındı. Her uyandığında aynı manzarayı görmeye alışkın gözleri duvarda asılı eski aile fotoğrafını, dünden kalan anılarını, hayaleti gezinmeyi sürdüren annesini, içi tam takır buzdolabını, iki göz evin ortasında bir adayı andıran bir ayağı aksak masayı, üzerinde uçuşan sinekleri, lavaboda biriktirdiği küflenmiş tencere tava yığınını, günlük bir ritüel gibi inceledi. ‘Hah! Elbet bir gün şunlara el atacaksın Bahtiyar,’ dedi. Ihlaya ıhlaya kalktı, sırını yitirmiş aynanın önüne geçip yüzünü ovaladı, sakallarını yumuşattı. Soğuk suyu yüzüne çarpar çarpmaz yüzünün rengi değişti. Gelmişine geçmişine sövüp tezgâhta bulduğu daracık yere sığışmış şişelerin dibini birer birer başına dikti, boğazına akan birkaç damla köpek öldüren burukluğuyla kanı hareketlendi. ‘Hadi bakalım Bahtiyar, efendi! Aç karnını da iki simit alıp barınakta doyurursun. Kaldır cüsseni! Mangalı yakar üzerinde çay da demlersin bir güzel. Oooh!.. Bu saatte kimse uğramaz hem. Rahat rahat…’ deyip paltosuna atıldı. Sandalyenin arkalığını tüm ağırlığıyla çökmüş olan palto direndi. Takıldığı yerden mi, çöktüğü yerden kalkmak istememesinden mi anlamadı. ‘Gel diyorum sana! Ben biliyorum senin neden direndiğini. Kendini parçalasan da geleceksin!’ diye ünledi. Direnç sürünce sandalyeyi devirme pahasına hırsla atıldı, söküp aldı yerinden. Menteşesi sıkışmış kapıyı güçlükle çekti, asma kilidi çengele geçirip kilitlemeden çıktı.

Yokuş aşağı acele adımlarla yürürken ayağı bir taşa takıldı. Şöyle orta boylu, sivri kafalı, buzdağı gibi bir şeydi… Sendeledi, toparladı, ileri geri birkaç adımladı, yerinde saydı, çevresinde döndü, zınk diye taşın karşısına dikildi. Gözlerini ovaladı, bir adım ilerledi, vazgeçti, geri döndü. Çevresini kolaçan etti, sonra şaşkın şaşkın taşa baktı kaldı. Ayağına takılan sivri taş, iri dişlerini göstere göstere sırıtkan bir yüzle kendisine bakıyordu. Barınakta toplandıklarında ötekilere delibozuk hikâyeler anlatırdı ama bu başkaydı. ‘Akşam çok kaçırdın Bahtiyar!’ dedi. Kolundan çimdikleyip taşa döndü. Hâlâ kuzu kellesi gibi sırıtmış, dikiliyordu toprakta. Mahallede adı deliye çıkmıştı ya, pek umursamadı. ‘Şimdi bu taşla ne yaparsın?’ dedi kendi kendine. Haline güldü. Devam etti: ‘Balık kavağa çıkmadı amma senin ismin deliye çıktı Bahtiyar efendi! Buyur şöyle!’ Gölgesini kontrol etti, bahçelerden sızan lambaların hastalıklı ışıklarına, tepenin ardından yeni yeni yükselen güneşin kızılca huzmesine baktı. Gölgesinin bir oyunu muydu, aklının mı, emin olamadı.

Taş,”gel sana da bir türkü söyleyeyim,” dedi çatlak sesiyle. Sesi caddeyi örten asfalttan yankılandı. Güçlüydü. Üzeri biraz tozluydu. Biraz öksürünce sesi açıldı, toptancı Fuat’ın mersedesi gibi parladı. Devam etti sözlerine. “Kırılan düşlerine merhem olsaydı biraz sana da söylerdim soldan sağdan! Türküyü boş ver, sana bir kişi anlatam ister misin?” Dili pütürlü, boğazı tıkalıydı. Bildiği, sokaktan geçenlerden duyduğu sınırlı sözcüklerle eksik cümleler kuruyordu.

Balıkçı, kulaklarını çınlatan alaylı sesi bahçelerdeki köpek kulübelerine varana kadar araştırdı. Serçe parmaklarını kıllı kulaklarına bastırdı, silkeledi. Gözleri fıldır fıldır bir yandan kendine oyun edeni arıyordu. “Ulan hanginiz oynuyorsa sandalın ucuna geçirmezsem bana da Bahtiyar demesinler,” dedi.

Bir anda ortaya çıkan kediler kuşlar korosunun sevişgenleri uluorta sevişmeye başladılar. Çatılarda kiremit tıkırtısı, evlerde yaylı yatak gıcırtısı yükseldi göğe. Balıkçı utançla kulaklarını kapattı, gözünün önünden geçen çıplak kadınları sert bakışlarla kovalayıp destur çekti.

“En son ne zamandı, balikçi?”

“Tövbe tövbe. Sabah sabah bela mısın?”

Balıkçı iyice yelkenleri suya indirip taşla sohbete girişti.

“Bana bak! Böyle edepsizlikler yapıp da canımı sıkma benim. Alır küreği beli, dökerim seni buradan. Sonra yallah denizin dibine. Anladın mı!”

Taş suskun, balıkçının öfkesinin dinmesini bekledi bir süre.

“Seninkini gördüm geçenlerde. Mari’yi… Çok dertliydi. Oturdu yanıma başıma. Hemen şu kütüğün üzerine… Çıkardı eski fotoğrafları döktü bir iki. Bir pozuna takıldı çok, gözyaşı döktü uzun uzun. Uzaklara bakıyorsun siyah beyaz.”

“Hadi oradan teres. Siyah beyazmış. Peh! Bir kere benim gözlerim mavi. Deniz mavisi. Siyah beyaz bakmak da neymiş. Hem Mari benim uzaklara bakarken resmimi nasıl çekmiş ki? Birlikteyken ben onun gözlerinden başka yere bakmadım. Onun olduğu yerde başka tarafa bakmak akıllı adam işi mi?”

Bir damla mavi yaş ılık ılık süzüldü, taşın üzerine çarpıp bin bir parçaya ayrıldı. Alnına toplanan keder çizgileri derin birer vadiye dönüştü.

“Elinde de cıgara vardı. Kim bilir izmaritini hangi kardeşimin üzerine atmışsındır ya, neyse…”

Balıkçı, taşın hemen yanına, kaldırımı ortadan kesen kütüğün üzerine oturdu.

“Demek benden bahsetti. Ağlıyordu ha?”

“Sonra biri geldi yanında, elini omzuna attı, kaldırdı.”

“Haydi bre! Kimi kimsesi yoktu Mari’nin. Yanına gelmiş de, efendim, kaldırmış da… Daha neler. Hem bilmiyor musun giderken neler söylediğini. ‘Buraya ölüm döner ancak’ dedi. Duymadın mı? Hemen senin yanı başında söyledi bunları.”

“Üzerime basıyordunuz o zaman, ne dedi bilmedim. Ama yanına gelen adam senden accık kısaydı. Ayakkabısı kırk beş numaraydı. Anlattım ona!”

“Peh! Sen ne biliyorsun da ne anlatıyormuşsun?”

“Senin acemiliğini! Sevmenin ne, nasıl olduğunu bilmediğini anlattım işte. Ananın şu yokuşu arkasına bakmadan terk ettiği günü anlattım ona. Sen hatırlamazsın belkim ama ben o zaman da nah burada, aynı yerde duruyordum. Babanın kulübeye doldurduğu kevaşeleri sayayım mı sana da? Anlattım bildiklerim her şeyi. Acemisin sen aşık! Acemi… Sevmeyi istesen bile beceremezsin. Sonra fotoğrafı parçaladı, attı üzerime. Deli rüzgârın biri alıp götürdü sonra.”

Annesinden bahis açılınca sinirlendi, kütükten kalktığı gibi hışımla tekmeyi bastı taşa.

“Ulan sen kimsin de sevmek nedir bilesin ha! Seni gidi taş kafa! Aşk dediğin başa dönmektir her seferinde. Dön başa da toprak ol!” dedi. Sırtını dikleştirip yokuş aşağı vurdu kendini. Köşeyi dönmeden arkasından yetişen bakkalın çırağı seslendi arkasından:

“Bahtiyar amca! Babam ‘akşam gelirken tutarsa iki kilo kefal getirsin,’ dediydi. Tutar mısın?”

“Yok küçük. Bugün çıkmayacağım. Ağ yırtık, onaracakmış dersin.”

“Bahtiyar amca, az önce kiminle konuşuyordun?”

Suç işlerken yakalanmış gibi utandı, kızaran yüzünü gizlemek için inatçı paltosunun yakasını kaldırıp kamburunu çıkardı.

“Haa, o mu? Hiç canım. Ne olacak? Delibozuk hikayeler işte.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.