BALKU’YA

Rüzgâr zamanı öğütmeğe çalışırcasına ağaçları, yaprakları şiddetle savuruyor.

Yüreğime, iliklerime karlar yağıyordu.

Camii avlusunu ıslak bir hüzün kaplamıştı. Önümüzde duran tabutu görmek istemeyip başımı sağa çevirdiğimde sokağın adının yazılı olduğu tabelada takılı kaldım, “Hüzün Sokak” Uçuşan yapraklara karıştı ruhum… Vedalaşmaya gelen kalabalık tabutun içindekinin sen olduğuna inanmakta zorlanıyor olsa da ağlayarak ağıtlar yakan bir kardeşin feryatları hepimizi inanmaya mecbur kılıyor, yüreğimizi daha çok üşütüyordu. Nasıl bir acıydı bu, yeryüzünde başka hiçbir acıyla kıyas getirmiyor, gidenin geri gelmesi için zamanı geriye döndürmek arsız bir dürtüye dönüşüyor ancak ardından ağıtlar yakmaktan başka payımıza düşen ikinci bir edim bulunamıyordu…

Daha üç gün önce sıcacık şöminenin çıtırdayan ateşinin eşliğinde Borges’in hikâyesindeki ölümü okumuş, ona öykünmenin tehlikeli olacağını anlatmıştın.

Kocaman mavi gözlerin, tombul bir bedenin ve tombul parmakların vardı.

Hepimizin yaşamına ve Türk edebiyatına katacak çok şeyin vardı. Keşke üç ay daha dayanabilseydin diye geçirdim içimden, yani atölye çalışması bitene dek. Ne kadar da bencilce… Oysa evinde, senin bir ömür yanlarında olmanı umut eden iki muhteşem kızın ve koca yürekli bir eşin vardı. Kim bilir nasıl da acıtmıştı her gün dokunup kokladığı hayat arkadaşını ömrünün orta yerinde yitirivermek…

Böyle anlarda yüzyıllardır ola gelen bu düzene isyan etmemek için kendimi kontrol etmekte zorlanıyorum. Neden hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamamız isteniyor? Neden ölümü bu kadar uzağımızda tutuyoruz? Ve bu kadar hazırlıksız yakalıyor hepimizi. “henüz çok erken…”

Cenaze namazın kılındı, birileri tabutuna elverdi, kardeşlerinin, annenin ağıtları,

bizim ıslak hüzünlerimiz eşliğinde cenaze arabasına koydular; Hüzün Sokağı’n hüznü göğe yükseldi; Sen gittin…

Şimdi hepimiz aynı odadayız, ne ki hiç birimizin gözü bir ay önceki gibi ışıkla bakmıyor. İlk ödevimiz ölümün öyküsünü yazmak(yazamamak)…

Nasıl bir yazgı bu ilk öykümü sana yazmak… Niyetimiz öyküde yolculuk yapmaktı, sen kendi öykünü yazdırmayı seçtin.

Yaşamımda tanıdığım en şaşırtıcı öğretmendin “yolun çiçekle dolsun”…

 

OCAK 2004/ BURSA

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.