Ayrılık Mavisi

İşte karşımdaydı Sardunya…

Kaldırıma yansıyan sarı ışıklı camlarıyla. Tıpkı hatırladığım gibiydi. Davetkâr mavisi, cüretkâr kırmızısıyla gecenin içinden göz kırpıyordu ‘Gel!’ diye. Ama benim yolun karşısına geçip, o güzelim işlemeli ahşap kapısından girmeye cesaretim yok. Otobüs durağındaki bankın ucuna ilişip bekliyorum. Neyi beklediğimi bilmeden.

Kadın bekleyendi sarı sıcak. Erkek ayrılığın mavisi. Yıldızlar, özlemek kadar uzak. Gece beni içine alandı. Ne gerek vardı, şimdi şair kesilmeye. Susturduğum iç sesim bazen coşuyordu böyle. İyi de daha ne kadar burada oturup bu sesi dinlemek zorunda kalacaktım.

Kendime kızıyorum, korkuma kılıf niyetine. Niye gelmiştim o zaman? Arayıp beni görmek istediğini söylediğinde niçin hayır diyememiştim. Telefonda sesini duyunca nasıl da ikna oluvermiştim. Şimdi de kalkmış, kendime kızarak yükümü hafifletmeye çalışıyordum. Riyakâr romantik!

Bir hışımla kalkmaya yelteniyorum. Ama sanki biri omuzlarımdan bastırıyor. Yerimden kıpırdayamıyorum. Durağa bir otobüs yanaşıyor. Pencerelerinde onlarca göz ‘Ne işin var burada!’ der gibi bakıyor. Alınganlığın bu kadarı, yoruluyorum kendimden. Başımı çevirip otobüsün gitmesini bekliyorum. O sırada bir sokak köpeği gelip ayaklarımın ucuna uzanıyor. Gözlerine bakıyorum. Mutlu oluyor. Daha çok, anlıyorum seni der gibi bakıyor. Bir de ben anlasam.

Durak, kalabalıklaşmaya başlayınca yerimden kalkıyorum. Çantamın içinde çalan telefonun sesi, kulağıma kadar ulaşıyor. Duymazlıktan geliyorum. Ne diyecektim? Geldim, ama cesaretim yok gözlerine bakmaya. Oysa sen hep ne kadar güçlü bir kız olduğumu söyler dururdun, girdiğimiz her kavgada. Güzel günlere dair verdiğimiz mücadelede. Şimdi kırkına gelmiş bir kadın olarak, o genç kızın hatırına biraz cesaret, derdi. Bilse şu halimi…

Sonra bütün gücümü toplayarak, kendimi yolun karşısına atıyorum. Arkamda kızgın korna sesleri bırakarak. Hafiften başlayan yağmura da, üzerime su sıçratan arabaya da aldırmadan ağır adımlarla, beni bir mıknatıs gibi kendine çeken Sardunya’ya doğru yürüyorum. O eski, küçük meyhanemize. Her gece aşkın şerefine içildiği, ayrılıkların, kavgaların, buluşmaların, kahkahaların meze yapıldığı o gizli mabede. Anılar, niye hep bu kadar dokunulmaz ve buruktu. Duvarındaki o yazı düşüyor aklıma: ‘Ayrılacağız nasıl olsa, buluşmak boş.’* İçim burkuluyor. Oysa o zaman ne kadar uzaktı ayrılık. Bizi gülümseten romantik bir cümleydi bu, olsa olsa. Gençliğin savrukluğu kaldırmazdı böyle ağır lafları.

Beni şimdi’den alıkoyan düşüncelerden sıyrılıp aniden duruyorum. Epeyce yaklaştığımı fark ediyorum gece maviliğinde parlayan ışıklarına. Korkak birkaç adımdan sonra bir anda yakaladığım bir cesaretle, hafifçe buğulanmış camlarından içeri göz atıyorum. Köşedeki masada tek başına oturan bir gölge dikkatimi çekiyor. Nerede olsa tanırdım bu geçmişin gölgesini. Yüzüm terliyor, ellerim buz keserken. Kalp atışım hızlanıyor. İçeri girip, o anıya dokunabilecek cesareti bekliyorum.

*Bilge Karasu

Troya’da Ölüm Vardı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir