Yaşlılık, dünya sahnesinden uzaklaştığımız basamaklardır.

Goethe

ADANA’ NIN YOLLARI TAŞTAN

 

 

Güneş daha doğmamıştı. Pencereyi açtım, tül perde aralanır gibi oldu. Sanki her şey hüzün kaplıydı, ağaç dalları, yapraklar acımı paylaşıyordu. Beni zor bir gün bekliyordu. Üzerinde  aynanın bulunduğu, konsola yöneldim. Saçlarımı düzeltmek için fırçayı elime aldım. Kendimi aynada izledim. Bakışlarım sabitlendi. Evet! Oradaydı yengem. Bilinçsizce gözlerim aynaya takıldı. Gerisinde Kırım kökenli olduğunun en büyük belirtisi olan kısık gözleri, her daim bakımlı olan genç bir kadın belirdi. Siyah elbisesi, yakasındaki bronz rengi broşu, doğuştan permalı saçlarıyla bana gülümsüyordu. Gözlerimi hızla kapattım, içimde yaralı bir kuş çırpınıyordu, kurtulmak istiyordu, çırpındıkça yüreğim daralıyordu. Nefesim düzensizleşti. Korktum kendimden. Pencereyi açtım, derin bir nefes aldım, hemen koltuğa yerleştim. Yan oda da yatan kuzenimi düşündüm. Bir hesaplaşma içinde kendimi yargılarken buldum.

Bir hafta önce kuzenimin telefonuyla sarsılmıştım. Suçlu bir ses tonu vardı.

-Annemi merak ettim, bir aydır gelemiyorum, onu ziyaret edebilir misin?

-Tabii, ben de çok istiyordum, ancak toplantı, iş seyahati, ev derken gidemedim. En son üç ay önce gitmiştim ziyaretine. Kuzen uzak bir şehirde yaşıyordu. Ben yengemle aynı şehirde yaşıyordum. İşte kendimi sorguladığım nokta buydu. Ertesi gün bakımevindeydim. Sahte mutluluk yayan pembe boyalı koridorlardan geçtim. Sanki renkle, sevgi, mutluluk verilebilirmiş gibi. Görevlinin yardımıyla, yengemi buldum. Kapı aralığından çekinerek başımı uzattım. Gözlerim yanılsama içinde olabilir miydi? Sanmıyorum.

Bu kadın yengem mi? Permalı saçlar, oğlan çocuğu gibi kısacık kesilmişti. Zaten kısık olan gözleri, iyice içeriye kaçmıştı sanki. Olmayan elmacık kemikler, ortaya çıkmıştı, bir erkek çocuğunu andırıyordu. Kolay çıkarmasın bezi diye, bir tulum giydirmişlerdi. Son üç ayda ne kadar zayıflamıştı. İçim ezildi. Yatağının üzerine oturmuş, sallanarak şarkı söylüyordu. İnançlı bir mürit gibi görünüyordu dışarıdan. ” Adana’nın yolları taştan, sen çıkardın beni beni baştan.”…şarkının devamını beklerken, takılı kalmış gibi tekrar başa aynı nakarata döndü. Bekledim, hayır, devamı gelmiyordu. Hep aynı nakarat. Beklemek boşunaydı. Bir iki adım attım çekinerek, suçluluk, pişmanlık içiçe geçmiş duygularla.

-Merhaba yengeciğim. Ben Esin! Dedim. Hiç bir şey onu içinde bulunduğu ortamdan çekip alamazdı. Boş, anlam içermeyen gözlerle bana baktı. Aynı nakarata devam. “Adana’nın yolları taştan, sen çıkardın beni, beni baştan.” İyice yaklaştım yatağına, şaşkın çaresiz bir şekilde saçlarını okşamak istedim. Sert, anlamsız bir şekilde bana baktı. Oyununu bozmak isteyen bir çocuğa nasıl bakılırsa. Elimi itti. Görevli kadın güldü.

-Yengeniz Adana’da yaşadı mı? Diye sordu. Son on gündür bu şarkıyı söylüyor, hem de durmamacasına. Kadın yılışık, yapmacık bir sevgi ifadesiyle yengemin yanına yanaştı.

-Öyle değil mi? Adana’ da ne yaptın? Sevgilin mi vardı? .Kim vardı?. Her gün aynı şarkıyı tekrarlayıp  duruyorsun.

Bir an usuma annemin yıllar önce söyledikleri takıldı. Kadına döndüm.

-Evet, bir sevgilisi varmış Adana”lı dedim. Dayımla evlenmeden önce. Bilinçaltındaki bir şey bu sanırım. Kadın, seni gidi çapkın diye gülümsedi. Yengemin bakışları bana kaydı. Bulunduğu ortamdan sıyrıldığını hissettim. Bir şimşek hızıyla o andan ayrılmıştı.

-Sen de kimsin? Diye sordu. Bu bile onun için güzel bir mutluluktu. Orada benim varlığımı hissetmişti.

-Yengeciğim ben Esin. Hani senin yeğenin. Kafasını sağa sola sallayarak, beni anılarının neresinde bırakmış olduğunu çıkarmaya çalışıyordu. Orada değildim. Ben de, anılar da yer değiştirmiştim. Koltuğumdan kalktım, aynanın önünde duran sigara ve çakmağımı aldım. Gözlerimi kaçırdım aynadan bilerek, camı açtım, sigara kokusu  çıksın diye. Derin bir nefes çektim sigaradan. Kollarımı pencere pervazına dayadım. Hatırlıyorum ona yaptığım keki ve portakal suyunu. Bakıcı kek ve meyve suyuna bakarak şöyle demişti.

-Artık hiç bir şey yemek istemiyor. Çünkü aç olup olmadığını  bilmiyor, zorla yediriyoruz. Böyle giderse, ağızdan mama ile  beslemeye başlayacağız. Doktorumuz öyle söyledi.

Belki ben bir iki lokma yedirebilirim diye cesaretle atladım. Dolaptan aldığım kâğıt tabağa küçük bir kek dilimini koydum. Yengemin bir zamanlar bana yaptığı, mermer görünümlü kakaolu kek, yanına portakal suyu. Yavaşça yatağın kenarına oturdum.

-Yengeciğim, bak senin yaptığın kekten. Annem çalıştığı için, okul çıkışları yengemde olurdum. Kuzenle beraber, aynı okuldan servisle gelirdim. Bize kek yedirir, süt içirirdi yemek saatine kadar olan sürede. Ailenin tek çocukları ve kız. Bunun avantajını kuzen ve ben doya doya yaşadık. Gözlerim buğulandı, kendimi kötü hissettim.

-Yengeciğim, lütfen bir lokma al. Başını yana çevirdi. Dudaklarını büzdü iyice, küçük yaramaz bir kız çocuğuna dönmüştü. Birden korkuyla karşıya bakmaya başladı. Aaaa… orada bir kadın var… bana kötü kötü bakıyor, hep beni izliyor.

-Nerede? Diye sordum.

Yatağın yan tarafında paralel olarak duran, giysi dolabının kapağındaki aynayı gösterdi eliyle. Kendi görüntüsünü işaret ediyordu. Şok olmuştum. Beni mi algıladı diye düşündüm. Aynadaki görüntünün içinde yer almayacak bir konuma geldim. Hayır! İlgisi yoktu. Kendini işaret ediyordu.

-Bu kadın hep beni takip ediyor, çok kötü bu kadın dedi.

Bir an oda da gözlerim aynayı aradı, bu kaçınılmazdı, bu görüntü hep var olacaktı, kurtulamayacaktım. Anımsadım, görevliye bir de çıkışmıştım.

-Bu aynayı kaldıramaz mıyız dolabın üstünden, dedim.

-Yapıştırılmış kapaklara. Bunu müdire hanıma sizin söylemeniz gerekli.

-Bu tür hastalar da, bu konunun düşünülmüş olması gerekmez miydi?

Kadın sessizce başını salladı. Bir ümit, bir şans, yitirilmiş şans. Yeme faslı geçilmişti, başarısız olmuştum. Yengem bütün geçmişimi bu oda da tekrar ağ gibi örüyordu. Kendimi bu ağın merkezinde kıstırılmış gibi hissettim. Çıkmak için çaba gösteriyor muydum? Bilmiyorum, daha doğrusu çıkmak  istemiyordum. Gelmediğim üç ayın hesabını kendime sormak, sonra da cezamı kesmek istiyordum. İlerlemiş haliyle, bir nevi delilik sayılan bu hastalık, insanın deli muamelesi görmesi beni acıtıyordu. Kapı ağzında diğer görevli, yanında yürüttüğü yaşlı kadınla belirdi. İkisi de koridorda ki yürüyüşlerinde, merakla diğer odalara göz atıyorlardı. Kadının yüzünde hüzünlü, hatta trajik bir ifade vardı. Baştan aşağı siyahlar giyinmiş, griye çalan dağınık saçları da arkada toplanmıştı. Dizleri hafif bükük, kolları öne doğru, çatık kaşları alnını buruşturmuş, alttan torbalanmış kömür karası gözleriyle huzursuzca bakıyordu. Garip, garip gülüyordu. Bu arada yengem gene başlamıştı.”Adana’nın yolları  taştan, sen çıkardın beni beni baştan”…Birden çantamı kaptım hızla masanın üzerinden,gülmeye başladım.Hem de kahkahalarla yüksek sesle güldüm.Odadaki ile kapı ağzındaki görevlinin birbirine garip bir şekilde bakıştıklarını ayrımsadım.Sanırım yeğeni kafayı sıyırdı demişlerdi,içlerinden.Yengem kapı ağzında ki kadının ayırdına varınca şarkıyı kesti. Beni işaret etti, gel dercesine. Yanına gittim, kulağıma korku.dehşet dolu bir sesle

-Bu kadın var ya, beni öldürmek istiyor dedi.

-Hangi kadın?

Görevli kadının kolundaki erkek suratlı, yaşlı çirkince kadını gösterdi. Onlar da kapı ağzında durmuş bizi izliyordu.

-Yok, canım, niye öldürmek istesin.

-Hep beni öldürmek istiyor diye tekrarladı.

-Ben konuşurum onunla, bir şey yapamaz sana dedim. Artık daha fazla dayanamayacaktım. Görevliye onu emanet edip, odadan ayrıldım, gözyaşları içinde. Yolda söz verdim kendime. Hafta da bir kez mutlaka uğrayacaktım yengeme. Eve gelince, kuzenime annesinin iyi olduğunu, merak etmemesini söyledim. Artık yemek yiyemediğini, mamaya başlayacaklarını söyledim. Sesi titredi, ağlamaklı bir ses tonuyla tamam haftaya geliyorum. Sende kalırım dedim. Onayladım…

 

Bir hafta sonra kuzenimle bakımevinin koridorlarında hızlı adımlarla yürüyorduk. Yengemin odasını buldum, burası diye işaret ettim. Kapıyı yavaşça açtım. Yengem yok! Yatak boş. Sanırım banyo saatine denk geldik, diye düşündüm. Hemen bir görevliyi çağırdım. Görevli heyecanlı bir şekilde:

-Müdire hanım da sizi aradı ulaşamadı sanırım. Kuzenim annem nerede? diye yüksek tonda bağırdı. Görevli  zor bir sorunun cevabını vermekte zorlanırken, takılan yüz ifadesiyle, yapay cümleler kurdu. Gerisini işitmek istemedim. Odasına yöneldim. Giysi dolabındaki aynaya bilinçsizce gözlerim takıldı. Yengem kendini tanıyamadığı o dehşet anıyla karşımdaydı. Gözlerimi kapadım. Çok istediği hep gitmek istediği yere Adana ‘ya gitti diye mırıldandım.

 

 

Gülser Kut-Arat

4 thoughts on “ADANA’ NIN YOLLARI TAŞTAN/ Gülser Kut-Arat

  1. Rana Özgüven dedi ki:

    Kaleminize sağlık..harika bir öykü..
    Tebrik ederim..

  2. Ziya şeker dedi ki:

    Günümüzün önemli problemlerinden birini ıçten ve duygulu bir anlatımla betimlemişsiniz. Çok duygulandım. Yüreğimize sağlık. Kaleminiz daim olsun.
    Tebrik ederim Gülser Hanım.
    Sevgiyle

    1. Gülser_Kut_Arat dedi ki:

      Çok teşekkür ederim.Okumanız benim için çok değerli.

  3. Fitnet Birsen Öztürk dedi ki:

    Gülser hanım emeğinize sağlık.Günümüzün sorunlarindan biri olan yaşlı bakımı ve ileri yaş hastalıklarını dile getiren öykünüzü gözlerim dolarak okudum.Kimbilir bu durumda olan sahipsiz yada sahipli ne kadar zor durumda insanlar var.İnsallah onlara çok iyi bakılır sahip çıkılır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.