1984, distopya türündeki en bilinen eserlerden biridir ve George Orwell, adını eserini bitirdiği 1948
yılının son iki rakamının yerlerini değiştirerek oluşturmuştur.
Distopya; Yunanca “dystopia” kelimesinden gelir. “dys (kötü, hastalıklı, anormal)” ve “topos
(yer)”kelimelerinin birleşiminden türemiş bir sözcüktür. Ütopya ise olumsuz anlam veren “u” öneki
ile “topos”tan türemiştir (olmayan yer). Distopya kötü yer ve bireylere mutsuzluk getirecek bir
yönetime sahip topluma işaret eden “kakotopya” kavramını da içine alan daha genel bir kavramdır.
Ütopyanın çizdiği mükemmeliyeti eleştiren distopyalar, mutlu günlerin geçmişte kaldığını, insanlığın
karanlık bir gelecekle yüzleşeceğini söyler. Sonuç olarak distopyalar kimi zaman bir uyarı,  kimi zaman
da kehanet görevlerini üstlense de aslında yaşadığımız dünyadaki görüntüyü yansıtırlar.
Orwell, dünya gerçeklerinin nasıl çarpıtılarak amaçlarına uygun verildiğine, bir takım propagandalarla
sıradan insanların sistematik olarak nasıl suistimal edildiğine Hayvan Çiftliği’ne değinmişken,
1984’te gerçek insanların sorunlarını gerçekçi ve ciddi bir dille anlatmıştır. Yaşadığı dönemlerde
Hitler, Stalin ve Mussolini’nin iktidara gelişini görmüş olması Orwell’in totalitarizm karşıtı yergilerinin
temelini ve nedenini oluşturur.
1984, romanın baş kişisi Winston’ın Avrupa’nın gerçekten yaşayan son adamı iken; bir yaşayan ölüye
dönüşmesinin hikâyesidir. Barış Bakanlığı savaşın, Gerçek Bakanlığı yalanların, Sevgi Bakanlığı
işkencenin, Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır. 1984’te dünya üç büyük devlete bölünmüştür:
Okyanusya, Avrasya ve  Doğu Asya. Roman bu devletlerden Okyanusya’da geçer.
“17. yüzyıl matematiğin çağıydı; 18 yüzyıl doğa bilimlerinin; 19. yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. 20. yüzyıl
yani bizimkisi ise korkunun çağıdır” diyen Albert Camus’ya göre distopyalar bu korku çağının
ürünüdürler.
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, kapitalizmin birey üzerindeki artan baskısı, hem fiziksel hem de
ruhsal yıkım getiren iki dünya savaşı, dönemin totaliter ve faşist yönetimleri, yaşanan ekonomik
krizler, teknolojik gelişmeler, 1945’e gelinliğinde bilimsel ilerlemenin, tek seferde ya da birkaç dakika
içerisinde yaklaşık iki yüz bin  insanın ölümüne sebep olacak şekilde kullanılması, 20. yüzyılı neden
korku ile özdeşleştirdiğimizi gayet net açıklamaktadır. Aydınlanmadan itibaren insana ve insan aklına
duyulan inancın abartılmasına karşı, insandaki  yıkıcılığa ve onun kötü sonuçlarına dair, gelecek adına
uyarılarda bulunan distopyalar, 20. yüzyıl ve sonrasında yaşanması muhtemel felaketleri önceden
haber vermiştir.
Orwell’in bu yapıtı çoğu zaman yalnızca, 1930’lu ve 1940’lı yıllar boyunca Sovyetler Birliği’ndeki baskı
yönetimine karşıt düşüncelerin kaleme alındığı bir eser olarak görülmüşse de 1977 yılındaki
basımında kitaba bir sonsöz yazan Erich Fromm, “1984” ile ilgili şunları söylemektedir:

“1984, bir ruh hâlinin dile getirilmesi ve uyarıdır. Dile getirilen ruh hali, insanoğlunun geleceğine ilişkin
handiyse bir umarsızlık, uyarı ise, tarihin akışı değişmediği sürece dünyanın dört bir yanındaki
insanların en insani niteliklerini yitirecekleri, ruhsuz otomatlara dönüşecekleri, üstelik bunun farkına
bile varmayacaklarıdır. Orwell’ın bu yapıtı gibi kitaplar güçlü birer uyarıdır; okuyucu, 1984’ü, yüzeysel
bir biçimde Stalinci barbarlığın bir başka tanımlaması olarak yorumlamakla yetinir ve bizi de [Batı]
kastettiğini görmezse çok yazık olur…”
Eserin gücü yalnızca kendi dönemine tuttuğu ışıkla ilgili olsaydı, 90’lı yıllarda Sovyet Rusya’nın
çözülmesiyle beraber popülerliğinin de azalması gerekirdi. Fakat “1984”, günümüzde de okuyucusunu
derinden etkileyen ve gelecekle ilgili korkutucu öngörülerde bulunmayı sürdüren bir eser olarak kabul
ve saygı görmektedir. Bunun sebebi Orwell’in yapıtının, insanların içine düşeceği kayıtsızlık halinin,
totalitarizme kapı aralayacak ilk ve en büyük adım olduğunu, distopya çizgi içerisinde en açık biçimde
anlatan eserlerden biri olmasıdır. “Düşünmeyen, araştırmayan, okumayan insan zaten yaşamıyordur.
Bireysel farklılığı yok saymak yaşamın kendisine aykırılıktır.”
1 Ocak 2021’de George Orwell’ın eserlerinin büyük çoğunluğunun, 70 yıl süren telif hakkının sona
ermesiyle Türkiye’de 5 ayrı yayınevinin Orwell’in bazı kitaplarını basacağını duyurması da kitabın hala
popüler olduğunu göstermektedir.
2020’li yıllarda 1984’ü yaşamak konusunda ise “Sisifos Söyleni – Albert Camus”ya kulak verelim:
Sisifos, Tanrıları kızdırması sonucu bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştı. Tam
çıkardığı sırada taş aşağı yeniden yuvarlanıyor, taşın ardından bakan Sisifos aşağı inip tekrar taşı
çıkarmaya çalışıyordu. Camus’ya göre bu kısır döngüyü trajik yapan da kahramanın her deneyişinde
tekrar düşeceğini bile bile taşı çıkarmaya gayret etmesidir. Camus saçma kavramını burada kurar;
yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan…
Camus; “Sisifos, durumuna sonsuza kadar çare bulamayacağını bilir. Fakat, saçmanın
geriletilebileceğinin farkındadır. Bu yüzden; ‘tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insanın
yüreğini doldurmaya yeter’ der.

George Orwell ve Albert Camus’yu saygıyla anıyoruz…
Sedef Ergürbüz

KAYNAKÇA:
1. Not Death, but Annihilation*: Orwell’s Nineteen Eighty-Four and the Catastrophe of Englishness
Erik Jaccard

2. Distopya Yazını ve Aydın Çığlığı: George Orwell’ın 1984 Romanı Üzerine Bir İnceleme – Tülay
Akkoyun
3. Ütopya ve Distopyalarda Devlet Tahayyülü – Ayşe Kul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir