New York’da Yağmurlu Bir Gün’de Holden Caulfield’e Rastladım 

J.D. Salinger’in 1951 yılında yayınlanan tek romanı Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın (asıl adı Çavdar Tarlasındaki Yakalayıcı) ana karakteri Holden Caulfield, Woody Allen’in New York’ta Yağmurlu Bir Gün adlı filminde yirmi yaşlarındaki haliyle karşıma çıkınca doğrusu hiç şaşırmadım. Hatta psikolojik yıkımın kıyısında bıraktığım çok duyarlı ergen çocuğu büyümüş, kültürlü, romantik, amaçsız, ne istediğinden hala emin olmayan, biraz da şımarık genç bir üniversite öğrencisi olarak görmekten çok memnun oldum.

Çünkü, Panzehir’inünlü roman kahramanlarına sonra ne oldu” konulu yazı davetini yanıtlamak için harika bir fırsat karşımda duruyordu. Benim bir öykü yaratmam gerekmiyordu. Ünlü yazar Woody Allen benim ödevimi çoktan yapmış,  1939’da temeli yazma dersinde atılan, okurla buluşması ancak 1951 yılında mümkün olabilen, uzun bir yaratım süreci sonucunda hayat bulmuş olan Holden Caulfield karakterini almış, yetmiş yıl sonrasına, yağmurlu bir sonbahar gününde NY’un kalbine ünlü Manhattan Adasına taşımıştı.

13 Şubat 2021 tarihinde Panzehir’de yayınlanan “Salinger Okumanın Tadına Varmak” başlıklı yazımda söz ettiğim “Çavdar Tarlasında Çocuklar” romanını Salinger 1951 yılında 32 yaşındayken yayımlamıştı. 1939 yılında Columbia Üniversitesi’nin yazma dersindeki hocası, yazar ve editör Whit Burnett’in yönlendirmesiyle önce bir öykü kahramanı olarak yarattığı Holden Caulfield’i romana dönüştürür. Dünya üzerinde 100 milyon kişinin okuduğu tahmin edilen bu romanın ana karakteri aslında yazarının ergenlik dönemindeki halidir.

Salinger bu roman üzerinde İkinci Dünya Savaşı sırasında cephede ve savaştan sonra Almanya’da kaldığı psikiyatri kliniğinde ve NY’a döndükten sonra da çalışmaya devam etmiştir. Romanın 10 yıllık bir sürede yazıldığı tahmin edilmektedir. Çok duygulu, naif bir insan olan Salinger tutkulu ve takıntılı bir kişiliğe sahiptir. Savaşın Avrupa’da yol açtığı yıkımlar kırılma noktasına çok yakın olan ruhunu onulmaz şekilde örselemiş, bir daha asla iflah olamamıştır. Delirmekten ve intihar etmekten yazarak kurtulmayı denemiş, hem yazma dersi hocasının hem de savaştan sonra aralarına girdiği Budist ortamındaki gurusunun yönlendirmesiyle en sonunda kitabını yazmayı bitirmiştir.

Kitabının basılması için yayınevi bulmakta güçlük çeker. Öykülerini basan, Salinger’e ün ve para kazandıran The New Yorker Dergisi bile kitabı bölümler hainde yayınlamayı reddeder. Sonunda kitap yayınlandığında çok kısa sürede gündeme oturur. Artık herkes kitabı konuşmakta, kitap hakkında yazmakta, yorum yapmaktadır. Holden Caulfield karakteri herkesi etkilemiştir. Okuyanlar kendinden bir şeyler bulmakta, duygu ve düşünceleri ile karakter arasında büyük benzerlikler kurmaktadır. Holden Caulfield’in öyküsü okuyucuda özdeşleşmeye yol açmaktaydı. “Kitabı okuyunca ”sizi anlayan biri olduğunu algılayıp kendinizi iyi hissediyorsunuz” cümlesi kitapla ilgili ortak yorum haline gelmişti.

On altı yaşlarında savruk, dağınık, akıllı, çok duyarlı bir yatılı öğrenci olan Holden, Noel öncesi okuduğu özel liseden bir kez daha atılınca New York’a döner ama evine gitmez, bavullarını gardaki emanet dolabına bırakır ve cebindeki para suyunu çekene kadar üç gün otelde kalır. Yaşına uygun olmayan ortamlarda dolaşır. Yasak olmasına rağmen içki içer, sigarasını hiç söndürmez, kibrit kibrite, sigara sigaraya eklenir.

Parasını uyanık tiplere kaptırır. Bir gece gizlice ailesinin yaşadığı evine gider, küçük kız kardeşi Phoebe’yi uyandırır, onunla dertleşir. Ertesi gün kız kardeşinin okuluna not göndererek, öğle yemeği arasında The Met Müzesinin merdivenlerinde buluşmak ister. Phoebe yanında bir bavulu sürükleyerek gelir buluşmaya. Birlikte Central Park’ta yürürler ve biraz tartışırlar. Kız kardeşi de uzaklara kimsenin kendisini tanımadığı yerlere gitmek ve izini kaybettirmek isteyen Holden ile birlikte gitmek için ısrar eder. Parktaki hayvanat bahçesine giderler. Holden, 9-10 yaşında olan kardeşini -çok sevdiğini bildiği için- Noel öncesi açık olan atlıkarıncaya bindirmek için ısrar eder. Öykünün bu son gününde aslında Holden çok hastadır ama kız kardeşinden gizler. Sık sık kısa baygınlık nöbetleri geçirmekte, aşırı terlemektedir. İshal olmuştur ve kusma ihtiyacı duymaktadır.  Atlıkarınca dönerken Holden’ın anlattıkları birden kesilir. Son sayfada ise aradan 6 ay geçmiştir ve Holden bir psikiyatri kliniğindedir. Sonbaharda okula yeniden dönmesi konusunda kendisini ısrarla sorgulamaya çalışan doktorundan ve ağabeyinden kısaca söz eder.”

Geçen hafta Miami’de kızımın yanındaydım. Ankara’ya dönmeden bir gün önce derin dondurucuyu ‘anne yemekleri’ ile doldurmak için sebze doğramakla meşguldüm. Günlerden 15 Nisan Perşembe, vakit akşam alacası. Elif televizyonda bir film izlemeye başladı. Göz ucuyla baktığımda filmi hemen tanıdım. Elif, Woody Allen’in New York’ta Yağmurlu Bir Gün adlı filmini izliyordu. Mutfak tezgâhındaki işime devam ederken, ara ara filmi izliyor, en azından diyaloglara kulak kabartıyordum.

Ülkemizde Avrupa ülkelerinden bile önce, 30 Ağustos 2019’da gösterime giren filmi daha ilk haftasında izlemiş ve çok tanıdık gelen bazı ayrıntılar nedeniyle “tipik Woody Allen filmi işte” kolaycılığına kaçıp, üzerinde durmamıştım.

Bir yandan ocağın başında iş yaparken, bir yandan da filmi göz ucuyla izlemeye ve İngilizce olan konuşmaları tam da anlamadan dinlemeye devam ederken birden ayırdına vardım. Woody Allen bu filminde Salinger’i selamlamış, filmin iki başrol oyuncusundan biri olan Gatsby karakterini Holden Caulfield’ten esinlenerek yazmıştı. Hatta çok daha fazlası vardı.

Filmin bitmesini bekledim ve “söz konusu esinlenme konusunda internette bir bilgi olup olmadığına” bakmasını Elif’ten rica ettim. Bu yazının sonuna eklediğim iki ayrı yorum yazısında tam da bu bağlantıdan söz edilmekte olduğunu okuyunca doğrusu kendimi azıcık tebrik ettim. Ülkemde bu konuda tek biri satır bile yazılmamıştı. Bu yazının başına oturduğum 23 Nisan günü internetteki Türkçe yorumları araştırdım ve Gatsby ile Holden Caulfield karakterleri arasında bağ kuran tek bir cümleye rastlamadım. Ekşi Sözlük’ten umutluydum ama orada da bu konuda hiçbir iz bulamadım. Galiba Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar adlı ünlü romanı ülkemizde pek okunmamıştı.

New York’ta Yağmurlu Bir Gün filminin konusundan kısaca söz etmek istiyorum. Bir hafta sonu için geldikleri New York’ta yağmurlu bir hava ve beklenmedik maceralarla karşılaşan üniversiteli bir çiftin hikâyesini anlatan filmin oyuncu kadrosunda Timothée Chalamet, Elle Fanning, Selena Gomez, Jude Law, Rebecca Hall, Liev Schreiber, Kelly Rohrbach, Suki Waterhouse, Diego Luna ve Cherry Jones gibi önemli isimler yer alıyor. Görüntü yönetmeni Wittorio Storaro tam Woody Allen’ın sevdiği gibi bir New York güzellemesi çekmiş.

Yardley Üniversitesi’nde okuyan iki genç bir hafta sonu geçirmek için New York’a gelir. Gatsby, (Timothée Chalamet) doğma büyüme New Yorklu, piyano çalan, kumarbaz, entel, ama her şeyden bıkmış bir genç adamdır. Ashleigh (Elle Fanning) ise ünlü bir sinema yönetmeniyle okul gazetesi için röportaj yapma fırsatını bulmuş olmaktan ve bu vesile ile New York’u da görecek olmaktan çok heyecanlı, zengin banker babanın güzel ve taşralı kızıdır. Gatsby söyleşisi bitince sevgilisiyle New York’ta romantik bir hafta sonu geçirme hayali kurmaktadır. Arizonalı sempatik sevgilisine çok sevdiği kentini gezdirmek istemektedir. Bunun için ayrıntılı bir plan yapmıştır. Ancak işler beklendiği gibi gitmez ve şehre ayak basmalarıyla birlikte güzel hava yerini sağanak yağışa bırakırken, kahramanlarımızın yolları bu devasa ve karmaşık şehirde ayrılır. Birbirinden tuhaf karşılaşmalar ve maceralar yaşayan Gatsby ve Ashleigh, bir araya gelebilmek için çabalarken, bambaşka hikâyelerin ve ortamların içine savrulurlar. Ashleigh kendisini New York’taki bir dizi sinemacının yakın ilgisinin odağında bulur, bir türlü onlardan kopamaz. Gatsby ise Ashleigh’in dönmesini çaresizce bekleyerek sokaklarda dolaşırken eski sevgilisinin kız kardeşi Shannon’a (şarkıcı Selena Gomez) rastlar.”

Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar adlı romanını ve Woody Allen’in New York’ta Yağmurlu Bir Gün filmi ile ilgili ayrıntılara daha fazla girmek yerine, filmdeki Gatsby karakteri ile romandaki Holden karakterinin benzerliklerinden söz etmek istiyorum.

20’li yaşların başındaki üniversite öğrencisi Gatsby’e hayat veren aktör Timothe Chalamet, lise öğrencisi Holden Coulfield’in ruh durumunu tam olarak yansıtamıyordu belki Holden’in ruh ikizi değildi ama bazı temel özellikleri örtüşmekteydi.

Her iki karakter de çok yakışıklı ve gösterişli bir fiziğe sahip değildiler. Ancak her ikisi de çok kitap okumuş, kültürlü ve romantik, duygusal gençlerdir. Filmdeki ve romandaki erkek karakterlerin çok şey görmüş ve her şeyden bezmiş hali, sık sık okul değiştirmesi, ailelerinin çok zengin olması, aileleri ile özellikle baskın karakterli anneleri ile ilişkilerinin sorunlu olması, senaryo yazarı ağabeyinin tanıdığı yetişkin adamlarla poker oynaması ve kazanması, ağabeyinin karısının kahkahasının çok itici bir tonu olması, filmin ve romanın New York’un en merkezi bölgesinde geçmesi, yüksek gökdelenlerde bir katı boydan boya kaplayan ultra lüks konutların romanda ve filmde aynı semtte ve benzer özellikte olması, Holden’ın üç gün içinde dolaştığı mekânlarda Gatsby’nin iki gün içinde dolanması, Metropolitan Sanat Müzesi’nin, (Metropolitan Museum of Art-halk dilinde “the Met”) hem kitapta hem filmde önemli bir yeri olması benzerliklerden sadece bazısı.

Romanda Holden, the Met’in girişinde kız kardeşi Phoebe’yi beklerken müzedeki Mısır mumyalarının yerini soran kendinden yaşça küçük iki çocuğa Mısır bölümüne kadar eşlik eder ve iki kardeşe mumyalama tekniğini anlatır.

Filmde ise Gatsby yolda tesadüfen karşılaştığı eski sevgilisinin kız kardeşi Shannon ile günün devamında birlikte takılırlar. Hata birlikte the Met’e gider, ünlü tabloları ve Mısır bölümünü ziyaret ederler. Hatta Mısır Uygarlığı bölümünün labirente benzeyen koridorlarında annesinin o akşam vereceği büyük sonbahar partisi için NY dışından gelmiş olan yaşlı akrabaları ile köşe kapmaca oynar ve sonunda yakalanınca hiç istemediği halde annesinin davetine katılmak zorunda kalır.

Filmde Pazar sabahı Gatsby üniversiteden kız arkadaşı Ashleigh’i daha önce planladıkları Central Park’ta fayton gezisine götürür. Çavdar Tarlasında Çocuklar romanında ise Holden Caulfield kız kardeşi Phoebe ile the Met’in girişinde buluşur ve konuşarak ve tartışarak Central Park’ta önce hayvanat bahçesine giderler ve hayvanat bahçesinin tam ortasında bulunan deniz aslanları yaşam alanında hayvanların beslenmesin izlerler. (Günümüzde bu etkinlik gezi rehberlerinde yer almakta ve günde 3 kez ziyaretçileri deniz aslanlarının beslenme şölenini izlemeye davet etmektedir.) Ardından (1908 yapımı tarihi) atlıkarıncanın olduğu yere kadar yürürler.

Filmde ise Shannon, sevdiği adamla (Vahşi Yaşam Merkezi ve Çocuk Hayvanat Bahçesi arasında) bulunan ve her yarım saatte bir müzik aleti çalan hayvan figürlerinin döndüğü ünlü Delacorte Saat’in altında buluşmak istediğini söyler. Filmin son sahnesinde Gatsby, faytonu durdurur, Ashleigh’e hızla veda ederek, Delacorte Saat’in bulunduğu küçük meydana koşar. Saat başında müzik aleti çalan hayvan figürlerinin dönüşü başladığında Shannon çıka gelir.

Romanda Holden okuldan NY’a döndüğü gece çok beğendiği zenci bir piyanisti dinlemek için bir caz kulübüne gitmişti. Filmde ise Gatsby, gecenin otelin ilerleyen saatinde lobisinde piyano çalarak Ashleigh’in dönüşünü beklemektedir.

Romanda okuduğu liseden atılan Holden NY’a gece vakti trenle dönmüştü. Filmde Gatsby ve kız arkadaşı Ashleigh bulundukları üniversite kampüsünden NY’a Cumartesi sabahı otobüsle giderler ve hemen Central Park manzaralı lüks bir otele yerleşirler. Ashleigh söyleşi randevusuna yetişmek üzere acele ile çıkar. Genç çift öğle yemeğinde buluşacaklardır.  Bu ayrıntılardan her iki okulun da banliyö sayılabilecek kadar New York yakınlarındaki kırsal bölgelerde bulunduğunu öğreniyoruz.

Burada Woody Allen’a dönelim ve bu filmde kendi kuşağından kişileri değil, gençleri öne çıkarmasına rağmen Gatsby karakterine kendi otobiyografik özelliklerini katmaktan vazgeçmediğini hatırlatalım. Gatsby’nin annesinin zorlamasıyla yoğun piyano dersleri almış ve resitaller vermiş olduğu gibi Woody Allen da yarım caz piyanisti olacak kadar bu konuda çalışmıştır. Woody Allen da tıpkı Gatsby gibi New York şehrine aşıktır. Timothée Chalamet’in oyunculuk başarısı sayesinde beyaz perdede sanki gencecik bir Woody Allen izliyoruz. Entelektüel, esprili, bilgi küpü, piyano çalıyor, eski parçaları biliyor. Tam yeri geldiğinde dünya edebiyatının yazarlarından seçilmiş incileri etrafa saçıyor. Üstelik harika bir poker oyuncusudur. Sanki Woody Allen kendi yeteneklerini bile aşan, alabildiğine idealize bir genç kahraman yaratmış.

Gatsby ve Shannon’un vakit geçirmek için Metropolitan Müzesi’ni ziyaret etmeleri filmin oldukça şaşırtıcı bir sahnesidir. Günümüz gençliğini düşündüğümüzde büyük çoğunluğunun ilk tercihlerinin bu yönde olmayacağı açıktır.

Woody Allen’ın bir başka sürpriz göndermesi ise başkahramanına Gatsby adını vererek, Amerikalı ünlü yazar F. Scott Fitzgerald‘ı da özel olarak selamlamış olmasıdır.

Muhteşem GatsbyScott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanı 1920’lerin New York’unda zengin ve entelektüel çevrede geçer. İçki yasağına rağmen gösterişli evinde her türlü içkinin su gibi aktığı renkli partiler veren Gatsby adında zenginliğinin kaynağı karanlık, çok yakışıklı, takıntılı ve aşık bir adamın trajik öyküsüdür. Muhteşem Gatsby aynı isimle beyazperdeye de aktarılmıştır.

Woody Allen, senaryosunu yazdığı New York’da Yağmurlu Bir Gün filmini 2018’de çekmişti. Avrupa ve ülkemiz seyircisi ile hemen 2019 yılında buluşan filmin ABD’de sinema perdesine yansıması ilk başta mümkün olamamıştı.  Çünkü film gösterime girmeden Woody Allen’ın evlat edindiği kızına 7 yaşındayken (1992’de) cinsel tacizde bulunduğu iddiası gündeme yeniden taşınmıştı. Filmin yapımcısı olan Amazon filmi ABD piyasasına sürmekten çekinmiş, Allen ile yapmış olduğu 3 yıllık sözleşmeyi iptal etmiş ve filmin haklarını Allen’a iade etmişti. Yukarıda da belirttiğim gibi Avrupa ülkelerinde ve bize bir dağıtım sorunu yaşanmamış ama 25 milyon Dolara mal olan film ancak 18.5 milyon dolar hasılat yapabilmişti.

Söz filmlerden açılmışken Dany Strong’un yönettiği “Çavdar Tarlasındaki Asi” (Rebel in the Rye) filmini anmadan geçmek istemiyorum. J.D. Salinger’in yaşam öyküsünü ve yaratma sürecini çok başarılı bir şekilde işleyen bu film aynı zamanda bir Salinger okuma kılavuzu olarak da değerlendirilebilir. Salinger’i ve unutulmaz karakteri Holden Caulfield’i daha yakından tanımak isteyenlerin bu filmi kaçırmaması gerektiğini düşünüyorum.

Filmin senaryosu Kenneth Slawenski’nin Türkçe’de de yayınlanmış olan “Üzüntü, Muz Kabuğu ve J.D. Salinger” isimli biyografi kitabına dayandırılmış.

33. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilmiş olan Salinger belgeseline de birkaç sözcükle değinmekte yarar var. The Weinstein Company’nin hazırladığı belgeselin senaryosu ve yönetimi Shane Salerno’ya ait. Film için yaklaşık 150 kişiyle görüşülmüş ama filmde Salinger’ı Norton, John Cusack, Danny De Vito, Gore Vidal, Philip Seymour Hoffman, Salinger’ın da aralarında bulunduğu 25-30 kişi anlatmış.

Salinger Çavdar Tarlasında Çocuklar (The Catcher in the Rye) adlı romanını oğlunun kendisi gibi tüccar olmasını tercih eden eşine karşı durarak, oğlunun yazar olmasını sonuna kadar destekleyen annesine ithaf etmiş. Ancak ne hikmetse Türkçe çevirilerde bu ithaf hiç yer almamış.

Son olarak Salinger’in romanı ile ilgili iki uç örnekten söz etmek istiyorum. John Lennon’ı öldüren Mark David Champman, gayet sakin bir şekilde, polis gelene kadar cebinden The Catcher in the Rye’ı çıkarıp okumuş. Sorgusu sırasında da, “Tamamen karton kapaklı bir kitabın içinde yaşıyordum” diye anlatmış. Rivayetlere göre, ABD Başkanı John F. Kennedy’yi öldüren Lee Harvey Oswald’ın cebinden de The Catcher in the Rye çıkmış,

Sefa Kaplan’ın ‘Çavdar Tarlasındaki Asi’ adlı film ve Salinger hakkında çok değerli bilgilerle donanmış “Salinger’ın Yol Açtığı Hayal Kırıklıkları” başlıklı yazısının linkini buraya ekliyorum. https://t24.com.tr/k24/yazi/j-d-salinger,1554

13 Şubat 2021 tarihinde Panzehir’de yayınlanan “Salinger OkumanınTadına Varmak” başlıklı yazımın linkini de bu vesile ile hatırlatmak isterim. https://www.panzehirdergi.com/salinger-okumanin-tadina-varmak-birsen-karaloglu/

NY’da Yağmurlu Bir Gün filmindeki Gatsby karakterinin ünlü Holden Coulfield’i anımsatmasına dair iki İngilizce makaleyi de buraya ekliyorum.

https://www.nationalreview.com/2020/03/movie-review-a-rainy-day-in-new-york-woody-allen-so-so-effort/

https://www.thefeetingroom.com/blogs/travel/a-rainy-day-in-new-york

Delacorte Saat : https://tr.qaz.wiki/wiki/Delacorte_Clock

Tarihi Atlıkarınca: https://tr.regionkosice.com/wiki/Central_Park_Carousel

Birsen Karaloğlu

 

8 thoughts on “New York’da Yağmurlu Bir Gün’de Holden Caulfield’e Rastladım/ Birsen Karaloğlu

  1. Sema Arslan dedi ki:

    Teşekkürler Birsen Karaloğlu. Etkileyici, bilgi yüklü, duygusal,akıcı bir yazı.Kaleminize, aklınıza kuvvet.

    1. Birsen Karaloglu dedi ki:

      Çok teşekkür ederim sevgili yol arkadaşım. Zaman ayırıp, okuduğunuz ve beni motive eden görüşlerinizi paylaştığınız için sağ olun. Film ve kitaplar hepimizi pandeminin getirdiği pek çok olumsuzluktan koruyor.

  2. Sevgili Birsenciğim, bir film, bir kitap tanıtımı için önüne düşüvermiş, rastlantılar hep böyle olsun… Senin dikkatli, önemser tutumun ve kurabildiğin ilgi bu keyifli yazıyı oluşturmuş, kalemine sağlık…

    1. Birsen Karaloglu dedi ki:

      Bernacım, ilgin ve desteğin için çok teşekkür ediyorum. Sinema salonlarında ve kitap mağazalarında buluşacağımız günlerin yakın olmasını diliyorum. sevgiyle,

  3. sedef dedi ki:

    Filmi izlemedim ama kitapla olan bağlantısını sayenizde öğrenmemle izleme isteği oluştu bende. Bilgilendirme ve bu sımsıcak yazınız için çok teşekkürler…

  4. Birsen Karaloglu dedi ki:

    Güzel Sedefim,
    Sinema sevginizi biliyorum. Sizden film önerileri sormak istiyorum şu kapanma günlerinde. Bu arada yazıda söz edilen iki fillmi de izlemenizi hararetle öneriyorum.

    1. panzehir_dergi dedi ki:

      En kısa zamanda izleyeceğim 😉 Benim tavsiyem de Jean de Florette ve devam filmi olan Manon des Sources…Sevgiler…

      1. Birsen karaloğlu dedi ki:

        Ah! arkadaşım, sinema salonlarını, geniş perdeleri nasıl özledim, anlatamam.
        Üstelik YouTube videolarının o garip çekiciliğinden başımı kaldırıp da, internetten henüz hiç film indirmediğimi söylersem sinema konusundaki cahilliğim iyice ortaya çıkacaktır. Sevgiyle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.