Büyüyünce Ben de Dinozor Olmak İstiyorum.

Mîna Urgan Hocamızın Anısına Saygıyla

Bugün 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü. Kutlu olsun tüm emekçilere.

Bugün aynı zamanda Mîna Urgan’ın da doğum günü. O da bir emekçi. Edebiyat emekçisi üstelik. Tüm yaşamında emeği ile geçinmiş, sevdiği işi, edebiyat hocalığı yapığı için bir de maaş alıyor olmasına her ay yeniden şaşırmış minik gövdeli, cesur yürekli, sevecen, iştahlı, samimi bir kadından söz etmek istiyorum.

Mîna Urgan 1 Mayıs 1915’de İstanbul’da “Adalar Şairi” olarak da bilinen şair Tahsin Nahit Bey’in kızı olarak dünyaya gözlerini açmıştı. İngiliz Edebiyat Tarihinin ülkemizdeki tartışmasız duayen hocası, yazar ve çevirmen akıllı, kültürlü, çalışkan, kendisiyle dalga geçebilen ateist ve sosyalist Mîna Urgan.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Profesörü Mîna Urgan’ın adını 1998’e kadar muhtemelen duymamıştım. İlk baskıdan sadece altı ay sonra, Eylül 1998’de yapılan on dokuzuncu baskısından okuduğum Bir Dinozorun Anıları’nı bitirdiğimde aklımda ve gönlümde tek bir cümle yanıp sönüyordu: Ben de Dinozor Olmak İstiyorum.

Kitabı okuyunca bir tür aydınlanma yaşamış ve ne istediğimi, kim olmak istediğimi bilmiştim. Mîna olmak istiyordum. Onun gibi kitaplarla ve insanlarla dopdolu yaşantım olmasını istiyordum. Aydın olabilmek, değerli insanlarla dostluk kurmak, sonra da yaşamımdan demlendirdiklerimi tıpkı onun gibi apaçık yazmak, genç kuşaklara benim yol haritamı bırakmak istiyordum.

Psikoloji bilimine saygılı birisi olarak, insanoğlunun kendi Amerika kıtasını kendi başına keşfetmeyi tercih ettiğini bilmekte olmam rağmen, bir dinozor adayı olarak, bu keşif yolculuğuna beraberlerinde bir Christopher Columbus’un haritasının bulunmasının yararlı olabileceğini düşünüyorum.

Bir Dinozorun Anıları basıldığında Mîna Hocamız tam seksen üç yaşındaydı. Kitapta seksen iki yıllık yaşamını tüm içtenliğiyle bizimle paylaşmaktaydı. İşte çarpıldığım asıl nokta da buydu. Hocamız her şeyi ama her şeyi yazmış, tanıştığı ve yaşamına aldığı herkesten içtenlikle söz etmiş, tüm duygularını ifade etmiş, hatta bazılarıyla açıkça dalga bile geçmişti. Ancak bu anılar yayınlandığında söz ettiği kişilerin hemen hepsi çoktan aramızdan ayrılmıştı. Ortada küsüp darılacak birileri yoktu.

İşte,  elimi kolumu bağlayan husus tam da budur. Yanlış anlaşılmaktan, sevdiklerimi kırıp dökmekten fena halde çekinmekteyim. Henüz o olgunluğa ulaşamadığımın farkındayım. Genç insanlara “bir yaşamdan kesitler anlatmak isterken,, bunca yıldır hayatıma girmiş, çıkmış veya hep orada kalmış  insanlarımı yitirmek istemiyorum.

Mîna Urgan Hocamız anılarını yazarken evlilik yıllarından ve çekirdek ailesi ile ilgili ayrıntılardan özenle uzak durmuş, hemen hiç söz etmemiştir.

Bir süre evli kaldığı şair ve oyuncu Cahit Irgat ve oğlu şair ve sinema yazarı Mustafa Irgat anılarında neredeyse hiç yoktur. Mustafa’ya bebekliğinde nasıl iyi baktığını, Amerika’ya giderken yanında götürdüğünü okuruz sadece. Bir de, annesi Şefika Hanımın da yönlendirmesiyle çocukları Fransız okullarına gönderdikleri bilgisine rastlıyoruz bu uzun yaşantı kitabında.

Tiyatro sanatçısı, dizi oyuncusu kızı Zeynep Irgat ve Mustafa’dan olan torunu Yunus’tan ise anılarında doğrudan olmasa da dolaylı olarak söz etmiştir. Bir Dinozorun Anıları kitabında bir olaydan, bir durumdan söz edilirken Zeynep’in ve Yunus’un adları zaman zaman geçmektedir.

Kitap yayınlandığında bu husus dikkatten kaçmamış, Mustafa’dan hiç söz edilmemiş olması bazı çevrelerce yadırganmıştı. Anıları yayınlanmadan üç yıl önce kaybettiği oğlundan söz edememesini çok insani bir durum olarak görüyor ve tartışmaya, yoruma açık bir durum olduğuna katılmıyorum.

Mustafa Irgat kısa ömrüne iyi şair ve iyi sinemacı özeliklerini sindirmiş, yaşamla bilinen anlamıyla barışık olmayan, genel geçer kurallarla ilgisi olmayan, genel kabul gören standartlara takılmayan bir sanatçıdır. Kırk beş yaşında hayattan kopan Mustafa Irgat’ın  ölüm nedeni konusunda üç farklı rivayet vardır: Kanser, trafik kazası, intihar.

Mîna Urgan’ın soyadının ilginç bir öyküsü vardır. Bu soyadını Necip Fazıl Kısakürek önermiştir. Necip Fazıl dinci birine dönüşmeden önce aynı arkadaş çevresinde, yakın dostlar olarak birlikte zaman geçirmekteydiler.  Mîna kendisine bir soyadı seçmesi gerektiğinde arkadaşlarına danışır. “U harfli bir nesne adını soyadı olarak almak istiyorum” der. Necip Fazıl da Urgan’ı önerir. Mîna urgan sözcüğünü duymamıştır, anlamını da bilmiyordur.  Anadolu’da “ip” anlamında kullanıldığını öğrenince, dönüp Necip Fazıl’a neden bu sözcüğü önerdiğini sorar. Cevap çok ilginçtir.

“Komünist olduğun için sonunda nasıl olsa seni bir urganın uca sallandıracaklar” der. Hep beraber gülerle ve Mina, “Urgan” soyadını memnuniyetle kabul eder.

Mîna henüz üç yaşındayken babası ölmüştür. Annesi Şefika Hanım bir yıl sonra Falih Rıfkı Atay ile evlenir. on iki yıl süren bu evlilikte en mutlu kişi galiba Mîna olmuştur. anılarından öğrendiğimize göre, Falih Rıfkı Atay kendi oğlu Halil doğduktan sonra bile Mîna’yı el üstünde tutmaya devam etmiş, öz baba eksikliğini yaşatmamıştır.

Atatürk’ün yakın arkadaşı olan Falih Rıfkı milletvekili olunca ailece Ankara’ya taşınırlar. Bu dönemde Ankara’da bir düğünde Atatürk’le tanışan 11 yaşındaki Mîna Atatürk’le kısa bir süre dans eder. Ortaokul yaşına gelen Mîna İstanbul’a yatılı okula gönderilir. Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde okumakta olan Mîna, on beş yaşındayken annesi Şefika eşinden boşanır ve oğlu Halil’i de alarak İstanbul’a döner.

Şefika Hanım, Mîna’nın yaşamında herkesten fazla yer tutmuştur. Mîna Urgan evlendiğinde de annesinden ayrılmamış, her zaman birlikte oturmuşlardır. Şefika Hanım hiç okula gitmemiş, evde özel eğitim görmüştür. Anadili gibi Fransızca konuşan, Arapça bilen, çok kitap okuyan, ileri yaşına kadar konser ve tiyatroları takip etmekten vazgeçmeyen annesi için Mîna Urgan “annemle yaşamak, ne zaman patlayacağı belli olmayan bir kraterde yaşamaya benziyordu” diye anlatır anılarında. Sık sık “Şefika volkanının patlamalarından” söz eder.

1998’de anıları okuduğumda ben de bu güçlü kadından çok etkilenmiştim. Diyebilirim ki, bugüne kadar kitaptan en net olarak hatırladığım karakter Şefika Hanım olmuştur.

Annesi boşandıktan sonra maddi sıkıntıya düşerler. Mîna üniversitede asistan olarak işe girene kadar evdeki değerli eşyaları satarak yaşamağa çalışırlar. Mina ortaokulu bitirmiştir ve parasızlık nedeniyle devlet listesine devam etmesi gerekmektedir Arnavutköy Amerikan Kız Koleji yönetimi devreye girer ve İngilizce ve İngiliz Edebiyatı derslerindeki başarısı nedeniyle Mîna’ya burs verir. Geleceğin duayen İngiliz Dili ve Edebiyatı Profesörü olacak genç Mîna’da bu potansiyeli gören okul yöneticilerini buradan selamlamak istiyorum. Devlet lisesinde okumak zorunda kalsaydı, İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında Türkçede yapılmış en özgün çalışmalardan mahrum olacaktık.

Mîna Urgan’ın burjuvaziye bakışını özetleyen bir anısını paylaşmak istiyorum. ”Solcu olduktan sonra, on beş yaşıma kadar burjuva olanakları içinde zengin kızı olarak yaşadığım yıllardan her zaman utandım.”

Liseden sonra annesinin de yönlendirmesiyle İstanbul Üniversitesi’nde Fransız Filolojisi bölümüne girer ama doktorasını İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamlar. Aynı bölümde 1960’ta profesör olan Urgan, aynı yıl Türkiye İşçi Partisi’ne kaydolur. Mîna Hocamız İngiliz edebiyatı profesörü olarak görev yaptığı İstanbul Üniversitesi’nden altmış iki yaşındayken, 1977 yılında emekli olur.

Ömür boyu büyük bir özgüvenle komünist olduğunu söyleyen Mîna Urgan Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin kurucu üyeliğini yapmıştır. 1960’da gerçekleşen 147’liler olayı sırasında komünist olduğu gerekçesiyle Mîna Hoca’nın da görevine son verildiğini öğrenen eski üvey babası Falih Rıfkı Atay şöyle der: Güldürmeyin beni! O komünist falan değil, ben babasıyım, kızımı tanırım. Mîna ülkesini çok seven haksızlığa dayanamayan biridir” der.

Mîna Urgan on beş yaşından itibaren hep dar bütçe ile yaşamak zorunda kalmıştır. Anılarında “biraz para kazanmak için çeviri yaptığından” söz eder ve Fransız Filolojisi günlerinden hocası olan Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte yaptıkları çeviriler sırasında Türkçe bilgisinin çok geliştiğini, aynı anlama gelen kelime çeşitliliğini bu çalışmalar sırasında öğrendiğini anlatır.

Mîna Urgan’ın paraya bakışı konusunda anılardan bir alıntı yapmak istiyorum: “Dedem zamanında halama bir ev vermiş. Halam çocuksuz ölünce Mühürdar’da denize yakın bir konumdaki evinin yerine bir apartman yapılması gündeme gelmişti. Yüklenici miras hakkımızın karşılığında amcama ve bana yeni yapılan apartmandan birer daire vermişti.  Bir gün yeni yapılmış binanın önünden geçen Aziz Nesin deniz manzaralı n apartmana bakmış bakmış “kim bilir hangi talihli pezevenk burada oturacak” demiş kendi kendine. Orada benim oturduğumu öğrenince, “aman ne güzel! Demek o talihli pezevenk senmişsin!” diye çok sevinmişti. Böyle bir manzaralı yerde oturmak gerçekten de bir pezevenk şansı”.

Mîna Urgan, çevirmen ve yazar olarak geniş bakış açısı, derin kültürü, İngiliz edebiyatı üzerine incelemeleri ve aynı edebiyattan yaptığı çeviriler ile konusunun en iyisi olarak tanındı.  1986- 1993 yılları arasında tamamladığı beş ciltlik İngiliz Edebiyatı Tarihi adlı çalışmasının bir benzeri henüz yazılamadı. Ayrıca, Thomas Moore, Shakespeare, D. H. Lawrence ve Virgina Woolf üstüne yaptığı incelemeler bu konuda çalışanlar için Türkçedeki yegâne kaynak kitaplardır.

Hem duayen hem sevimli dinozor Mîna Hocamız on beş yaşından itibaren tiryakisi olduğu sigaradan asla vazgeçmemişti. Ses tellerindeki bir rahatsızlık nedeniyle üniversitede artık ders anlatamaz olunca edebiyat incelemelerine yönelen çalışkan Hocamız bu çok önemli eserleri edebiyat dünyasına armağan etmişti.

Mîna Hoca’nın Mavi Yolculuk, Bodrum, Paris, Londra, İtalya, ABD ve Moskova’ya yaptığı gezilerde tuttuğu notlardan oluşan Bir Dinozorun Gezileri adlı kitabı Bir Dinozorun Anıları adlı kitabından bir yıl sonra Ekim 1999’da yayınlandı. Ben, Aralık 2019’da yayınlanan 52. Baskısını okudum. Üç ayda 52 baskı. Türk okuru Bir Dinazor’u çok sevmişti. Başörtülü kadınlar bile yetişme çağındaki kızlarına atesit ve komünist olduğunu her fırsatta haykıran bu mini minnacık kadının kitabını okutmaktaydı. Ne yazsa okuyacak bir kitle oluşmuştu. Ancak, ne yazık ki, Mîna Urgan, anılarını yazdıktan sadece iki yıl sonra, 15 Haziran 2000 günü, 85 yaşında aramızdan ayrıldı ve sonsuzluğa karıştı.

Bu meraklı, hayatı seven, kültürlü atom karınca Hanımefendi aynı zamanda bir deniz âşığıdır. Annesi Şefika Hanım gibi denizle barışık, yunus balığı gibi denizle oynaşmayı seven, torunu Yunus gibi denizi öpmelere doyamayan Mîna Urgan bütün ömrünce hep bir trandil sahibi olmayı istemiş. 9-10 m uzunluğunda süngerci ve balıkçıların kullandığı yelkenli Bodrum teknesine bir başına atlayıp veya arkadaşlar ile yelken basıp maviliklere karışmayı dilemiş.

Yirmi iki yıl önceki ben, Thomas Moore, Shakespeare, D. H. Lawrence incelemelerine fazla ilgi duymamış ama romanlarını okumuş olduğum Virgina Woolf incelemesini hemen edinmiştim.

Elimdeki kopya Nisan 2001’de yapılan 4. baskıya ait. Oysa kitabın ilk baskısı 1995’de gerçekleşmişti. Geniş kitleler tarafından tanınmasına ve sevilmesine neden olan Bir Dinozorun Anıları ve Bir Dinozorun Gezileri kitapları edebiyat fakültesi öğrencileri için kaynak kitap niteliğindeki inceleme kitaplarının da satışını arttırmıştı.

Bir Dinozorun Anıları Şubat 2021’de 94. baskısını yaptı. Bir Dinozorun Gezileri ise Ocak 2021’de 86. baskıya ulaştı.

Daha sağlığında anı kitaplarının inanılmaz baskı sayılarına ulaşması en çok yazarını şaşırtmıştı. Bir Dinozorun Anıları kitabının satış rakamı yüz bini geçince yakın arkadaşı Şakir Eczacıbaşı’nı aramış ve sormuş:  ‘Çok mu bayağı yazıyorum ki bu kadar insan anılarımı okuyor?’

Şakir Eczacıbaşı’nın anılarından okumaya devam edelim: ‘Yaşamın ilginç, iyi bir dille anlatmışsın, bu nedenle çok satıyor olmalı’ diye cevaplamıştım. Bu kez de, ‘Tepki duyulacak ne varsa yazıyorum. Tanrısızım, komünistim, solcu dostlarımla içeri atılmak çok isterdim, ruhun ölmezliğine, öteki dünyaya filan hiç inanmıyorum diyorum, yine de kitabı bunca insan alıyor!’ dedi. Ben de ‘Acayip bir kadınsın, sıra dışı bir yaşamın olmuş, bu nedenle anlattıklarını merak ediyorlardır,’ demiştim, ‘kızın Zeynep bile, ‘Ben herkesin annesi gibi bir ev hanımı olmasını isterdim,’ demez miydi sana?”

“Kitaplarımın nasıl bu kadar sattığını anlamadım, hala da anlamıyorum. Nasıl satar benim kitabım. O kadar aykırıyım ki bu topluma. Çok satıyorum, acaba çok mu bayağı yazıyorum. Acaba yanlış bir şey mi yaptım?”

1977 yılına kadar öğretim üyesi olarak görev yaptığı İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü tarafından her yıl Mîna Urgan Öykü Yarışması düzenlenmesi ülkemizde değer bilirliğin henüz ölmediğini kanıtlamaktadır.

Mîna Urgan’ın aldığı önemli edebiyat ödülleri şunlardır: 1993 Altın Kitap Ödülü, Virginia Woolf ile 1995 Sedat Simavi Vakfı Onur Ödülü, 1996 Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü.

22 yıl önce sonsuzluğa uğurladığımız Mîna Urgan’ın bize bıraktığı armağanları sıralamak istiyorum.

Telif Eserleri

Shakespeare ve Hamlet (1984)

Edebiyatta Ütopya Kavramı ve Thomas More (1984)

İngiliz Edebiyatı Tarihi, 5 cilt (1986-1993)

Virginia Woolf (1995)

D.H. Lawrence (1997)

Bir Dinozorun Anıları (1998)

Bir Dinozorun Gezileri (1999)

 

Çevirileri

Moby Dick – Herman Melville (Sabahattin Eyüboğlu ile beraber, ayrıca önsözü yazmıştır)

Meselenin Kalbi – Graham Greene

Arthur’un Ölümü – Sir Thomas Malory

Sineklerin Tanrısı – William Golding

Troilus ve Cressida – William Shakespeare (Sabahattin Eyüboğlu ile beraber, ayrıca önsözü yazmıştır)

Atinalı Timon – William Shakespeare (Sabahattin Eyüboğlu çevirisine önsöz)

Utopia – Thomas More (Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi)

 

Bu yazıyı tamamlamadan William Golding’in ölümsüz eseri Sineklerin Tanrısı hakkında kıymetli Hocamızın kalem aldığı  bir analiz yazısını da  bilginize sunuyorum.

https://www.insanokur.org/mina-urgan-insanlarin-icindeki-kotuluk-sineklerin-tanrisi/

İyi ki doğdun Mîna Urgan.

Değerli Hocamızın anısına saygıyla,

Birsen Karaloğlu

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.