KORKU TÜNELİ

                                                                                  “başarısız boktan bir kış geçirdik

kanımız bile doğru dürüst akmadı

bir sürü çocuğu öldürdüler. “

Turgut Uyar

Rap rap rap.

Anne-baba, biri kız, diğeri erkek iki çocuğun birbirlerine uygun adımları sokakta yankılanıyordu. Binbaşı Muammer ve ailesi Lunapark’a gidiyorlardı. Güneşli havanın içlerindeki yaşama sevincini gıdıkladığı, güzel bir gündü. Çocuklar mutluluktan düzenli adımların arasına bir hoplayış sıkıştırdıklarında Binbaşı Muammer bunları görmezden gelip çıtını çıkarmadı. Çıt çıkaracağı suçların arasına çıt çıkarmayacaklarını usturuplu bir şekilde dağıtıp aile çarklarının uyumlu,  kurumlu,  tıkır mıkır döndüğünü iyi bilirdi. Çak çak çak dedi içinden çarkların sesini duyar gibi. Çenesi her çak dediğinde yukarı biraz daha kalktı, yandan yandan baktığı eşine, kaldırıp indirdiği kaşlarıyla hoşgörüsünün altını çizerek göz kırptı. Gömleğinin altından güçlü pazılarını bir iki şişirip bıraktı. Karısı örnek eş ciddiyetiyle kocasının göz kırpışını selamladı, muhatap olunmaktan mesut, makul ölçüde kikirdedi, fıkırdadı. Sonra birden durulup derinlerinden kimseye çaktırmadan iç geçirdi, hemen toparlanıp bozulan adımlarının ritmini ailesine uydurmaya çalıştı.

Rap rap rap…

Lunaparka geldiklerinde, ayarı bozuk mikrofonlardan çıkan bağrışlardan, eğlenen insanların çığlıklarından ve de cas cas çalan pop şarkılardan oluşan bir gürültü bulutu yağmur olup yağdı üzerlerine. Çocuklar bu ses yağmurunun altında cıvıldadılar içten içe. Arada bir, çingene şiveli bir kadının sesi, gök gürültüsü gibi bütün seslerin üstüne çıkıyordu.

“Hızlanalım mı be ya!”

Girer girmez sol tarafta bulunan aynalı labirente gözlerini dikti çocuklar. Babaları annelerine, anneleri de çocuklara olur anlamında başını salladı. Kanat çırpar gibi çocuklar ayaklarının ucunda havalandılar hafiften. Bir pır, iki pır ama fazlası değil. Labirentin bugün bedava –nedense- olduğunu öğrenince Muammer’in de içinden pır pırlanmak geldi ama kendini tuttu. Hasisliğinden değil de işte…

Karısını labirentin önüne bekçi olarak dikip çocukları içerdeyken bir turlamak istedi Lunaparkta. Bir karşılaştığı atraksiyonlara, bir göğsündeki anarşikleri konuşturma başarısı şerefine verilmiş nişanına baka baka yürüdü. Biraz bu zikzak göz atmalardan biraz da kendisine olan iftihar dozunu fazla kaçırmasından ötürü başı döndü. Bir müddet durakladıktan sonra,  toparlanıp nişanını okşaya okşaya yoluna devam etti. Dönme dolabın kabinlerinden birinde kıpırdamadan, sessizce oturan garip bir çifti izledi bir iki dakika. Etrafına bakınıp Lunaparkın görece daha sakin görünen sağ taraftaki bölümüne saptı. Köşeyi döner dönmez pışt pışt dedi biri. Başını çevirip baktı, puslu bir karanlığın arasından uzanıp ona gel gel yapan bir işaret parmağı…Gözlerini kısıp sisin içindeki parmağın sahibini aradı. Başka zaman olsa o parmağı alıp…

Kimseyi göremedi. Yoluna devam etmek istedi ama parmak bırakmadı onu, tuttuğu gibi burnunun deliğinden, karanlığın içine çekiverdi. Muammer ne olduğunu anlayamadan zınk diye, acayip bir adamla göz göze geldi.

Adamın gözleri,  halka şeklinde dıştan içeriye doğru koyu griden siyaha dönen renkli  bir boya girdabının içine gömülmüştü. Derin karanlığın içinden parlayan göz bebeklerinde deli, kımıltılı, biraz da hüzünlü birer ışık.

Nedense tanıyor gibiydi bir yerlerden bu ışığı. Bir anı geldi belleğinin ucuna, hatırlamaya dönüşemeden gerisin geriye gitti. Adam biteviye gülümsüyordu. Ama gülmesi gülme gibi değildi.

Kendisi olduğu yere çakıldı ama kafası gerisin geriye gitti Muammer’in. Ürperip titredi bir. Toparlanıp cesaret yoklaması çekti şahsına çabucak.  Pazılarını oynattı hafiften, içinden de  şöyle birkaç kere çak çak…Kendine güveni saklandığı yerden başını gösterince kaldırdı çenesini kaldırabileceği kadar.

Adam eliyle tünelin içini işaret etti.

Buyurgan bir sesle,

“Gir. Korkma hem bak çok iyi tanıdığın bir yabancıyım ben” dedi.

Muammer’in tünele girerken en son duyduğu şey şu çingene kadının sesiydi.

“Hızlananalım mı be yav!”

            Hem yabancı hem çok iyi bildiğim biri nasıl olur. Amma saçmaladı adam. Dedi içinden. Mutlak doğruların dışındaki bütün olasılıklardan, hele ki bu olasılıkların bile dışladığı saçmalıklardan hiç hazzetmezdi. Onun bildiği varoluşta, her şey ölçülmüş, biçilmiş, hesaplanıp sağlaması yapılmış, sağlamadan dahi şüphelenilip tek bir doğru oluşturulana kadar doğruluğun doğruluğu kontrol edilmiştir.

İşkillenme refleksleri titreşti bir. Ayakları geri vitese aldı ona sormadan. Verdi bacaklarına emri, yürüdüler tıpış tıpış. Olurdu arada bir. Her bir kasının ipini elinde tutmasını bilirdi yine de. Yoksa alsın söksünler yakasındaki şu nişanı ve de derisine kazınmış apoletlerini. Her şey bir komuta bakar. Komut bu. Pabuç değil. Pabuç deyince kendi kişisel tarihinin şanlı simgesi postalları geldi gözünün önüne. Yalnız olduğu için duygulanmakta beis görmedi. Islanmış gözlerini silerken,

güm!

Hopladı yerinden. Arkasından tünelin kapısı mezara sokar gibi böyle kapanınca…Dışardaki bütün sesler kapının keskin tarafıyla böyle ortasından kesilip de böyle sus pus olunca…Yine bir işkil işkil. Hey sakin ol. Hoop. Çekti işkillerinin de ipini, baktı icabına. İcabına bakmak bir komutanın en asil işlerinden olup…

Bu da ne?

Acayip bir loşluğun tam ortasında tek kişilik oturma yeri olan hurdadan hallice, küçük bir tren…Esrarlı herhangi bir şeyin arazlı olma ihtimali, beynindeki kuşku nöronlarını kırt kırt diye tırmaladığı için tam tepesinin üstünde hart hart şeklinde bir kaşınma eylemi gerçekleştirdikten sonra karanlığın içine sesinin en tok halini salarak,

“Kimse yok mu?” diye sordu. Varsa bilsindi diye yani. Yoksa tırsmak sözcüğü geçmişteki kahramanlıklarının çok altında kalmıştı. O kadar derinden yüzeye çıkması imkansızdı.  Değil mi?

Yoktu kimse. Karanlıkta gözle görülmeyen ama hissedilen muzip bir şeyler sadece. Böyle fısıltılı, titrek, kıkır kıkır. Bir de koku. Kokladı havayı. Snıf Snıf. Dumanlı, efsunlu değişik bir kokuydu. Burun deliklerini sonuna dek açtı. Tekrar snıf snıf. Ne olduğunu anlamaya çalışırken içine fazla çekti de koku zihnine doluşup mor bir renge dönüştü. Koku renge dönüşür mü?

“Hem de nasıl. Şu kimsesiz bıraktığınız mezarlar var ya. Hah bildin. İşte o mezarların çiçeklerinden topladım bu kokuyu senin için,” dedi bir ses.

Dedi mi? Kim? Yok canım bana öyle geldi avutmaları ve yatıştırmaları ile içine sur serpmeye çalışsa da feraset kanalları tıkandığından kaskatı kesildi ve de kendisi öylece kalakalmışken damarlarındaki kan koştura koştura aldı başını gitti. Görünmeyen bir güçle omuzlarından ittirilip vagonlardan birine oturtuldu sonra. Etrafındaki zifiri karanlık, sanki yoğunlaşıp katılaşmış bir sis. Elini uzatsan tutabileceğin kasvetli bir halvetin içinde.

Tren tıkır tıkır giderken havada da bir şeyler tak tak.

Dişler!

Öyle inci gibi falan değil, kırık, dökük, eksik, kirli, kanlı. Zindanlara attıkları, hudutlarını bilmeyen haydutların dişleri gibi.

Kimin dişlerini söküp de böyle bir korku tüneline…derken dişler havada taklalar ataraktan, tak tak diye sesler çıkararaktan etrafında dönmeye başladı. Hayır hayır korkmazdı da…Hani? Nasıl? Böyle boşlukta duruyor ki bunlar? Dikkatle onlara bakarken karanlığın içinden bir erkek eli! Elin tırnakları yoktu, onların yerine bakışları vardı; kurumuş, kanlı, irinli. Bütün bunların arasından, iniltilerin, hıçkırıkların, ağıtların birbirine girdiği kalın bir uğultu  gözünün içinden girip, beynindeki kurumuş, körelmiş vicdan nöronlarına saplandı. Korku dumana karışıp duyularına, oradan da kalbine sızdı. Komutan, sesini, boğazında saklandığı yerden zorla söküp konuşmak istedi. Çıka çıka pırt diye bir ses çıkınca zihninden bas bas bağırdı o da.

Heyt benim gibi koskoca binbaşıya. Hem, şeye sürümlük akılları yoktu ki o anarşiklerin, tırnakları çekilirse akılları yerine gelir diyeHem Arjantin’de bir askeri vali ne diyordu? Ha ne diyordu! Önce yıkıcıları yok edeceğiz, sonra işbirlikçilerini, sonra sempatizanlarını, sonra kayıtsız kalanları, sonra zaaf içinde olanları…Hem kanıt değil kanaat önemli efendi! Hem hem hem…

Havadaki dişler, önce uçuşan düşüncelerinin sonra da kulaklarının ucundan kırt kırt diye ısırık alırken yaralı bakışlı, tırnaksız el, bir örümcek marifetiyle bacaklarından tepesine doğru tıpış tıpış yürüdü. Tam kafasının üstünde varınca el bütün gücüyle bastırdı. Komutanın başı eğildi. El bir daha bastırdı baş daha da eğildi. Bir daha. Baş suyun içinde. Bu su da nerden çıkmıştı?

Nefes.

Alamadı

Ağzının kenarından…

Yüksele yüksele…

Baloncuklar…

Yükseldi.

Ciğerleri…

Patladı patlayacak…

Patladı patlayacak…

Patladı patlay…

Saçlarından tutup geri çekti el onu.

Hoooh.

Tam nefesini yettirmeye çalışırken tekrar su…

Tekrar baloncuklar.

Baloncuklar.

Baloncuklardan birinin içine girip kıvrıldı.

Uykuya doğru.

Yavaş. Yavaş. Tatlı bir kendinden geçiş.

Pat!!!

Baloncuk patladı. Her şey birden kayboldu su,  el, dişler. Trenin içinde tek başınaydı şimdi. Karanlık ve soğukla birlikte.

Karanlık ve soğuk.

Karanlık ve soğuk.

Karanlığın siyah uçları, soğuğu üstüne geçirip de çivi gibi batmaya başladı her tarafına.

Zan-gır zan-gır tit-re-di.. Tit-re-dik-çe da-ha çok ba-ttı. Da-ha çok tit-re-di. A-cı-dan bu se-fer a-ma. Tit-re-me-me-ye ça-lış-tık-ça da-ha çok tit-re-di. A-cı-ma-sı-na en-gel o-la-mı-yor-muş- in-san. Ha-kim o-la-ma-mak da ay-rı bir ız-dı-rap.

Ya sa-bııır çek-ti dur-du. Gel gör- ki sa-brı taş-ma-ya, taş-tı-ğı yer-de iz-ler yap-ma-ya baş-la-mış-tı.

O kadar çok üşüdü ki, titremesi, uykuyla uyanıklık arasında sallanmaya dönüştü. Soğuğun içinde uyku kardeşi varmış. Sevindi. Acı, şuurunun dışında kalsın yeter ki.

Ölüme benzer bir uykudan sonra. Olduğu yerde zıpladı birden. Açmasam gözlerimi diye düşündü. Göreceklerinden ve de hissedeceklerinden korktuğundan değil bir kere.  Ya neden? Susturdu abuk sabuk sorularını, verdi emri, açtı gözlerini. Ölmüş de dirilmiş gibi mutlu oldu. Hâlâ tünelde. Ama diğer her şey karanlığın içine, geldikleri yere gerisin geriye çekilmişler.

Ya hayaldi ya rüya, ya da, ya da olmayan başka bir şeydi de bana olmuş gözüktü.

 İçine biri ferahlık üflemiş gibi sevinçle ürperdi. O da ne? Uzakta zayıf bir ışık! Çıkış! İçinden bir sevinç yükseldi yükseldi…Tren ilerledikçe ışık yaklaştı. Gözlerini yuvalarından çıkartıp boynunu uzatabildiği denli ileri uzattı. Başı vücudundan önce ulaşmak istiyordu çıkışa. İçinde ki sevinç biraz daha yükseldi. Artık ışık çok yakınındaydı.

Bu Işık…

Bu ışık…

Bir mum ışığı.

İçindeki sevinç boğazına tak diye takıldı.

Mumun alevi başka mumları da yaktı çevresinde. Her mumu ak saçlı bir kadın eli tutuyordu ve her bir mumun alevi büyüyüp genişleyip bir genç insan siluetine dönüşüyordu. Gözlerine baktı alevden siluetlerin. Çok iyi tanıdığı yabancılardı bunlar kapıdaki adamın dediği gibi. Eli göğsündeki nişanına gitti. Bu sefer siluetler yaklaştıkça tünel daraldı, tünel daraldıkça onlar yaklaştı. Her bir mum alevi, komutanın korkularını ucundan tutuşturdu. Bağıramadı. Pazılarını son kez şişirmeye kalktı fakat bir kas lifi bile onu takmadı. Biri çekip koparmış mıydı onları? Tırnakları çekilen eller gibi.

Önceden içinden çak çak çak diye döndürüp durduğu çarklar art arda döküldü tak tak tak diye. Başını kollarının arasına alarak kendi üstüne kapandı. Kapladığı hacmi en aza indirgeyecek kadar zorladı kendini. Tünel o kadar daralmıştı ki -anarşikleri attıkları tabutluk denen yer kadar denilebilirdi- tren, tünel çeperlerine sürtünerek, kıvılcımlar çıkararak ilerleyebiliyordu ancak. Öyle bir an geldi ki komutan, vücudunun sınırlarının kalktığını hissetti. Geriye kalan koskoca bir karıncalanmaydı tüm vücudu boyunca. Sıfırı tüketip ölmek istedi ama sıfır bile tenezzül etmiyordu ona. Tren ilerledi, tünel daha daraldı, tren ilerledi tünel daha da daraldı, daraldı…Küçücük bir deliğe dönüşene kadar. Muammer’de o delikten geçecek denli ufalıp, daralıp, küçülüp…Öylece…

Dışarda  Korku Tüneli’nin sonunda şekerini düşüren bir çocuk yerde küçük bir böcek gördü. Haki renkte, içine toparlanmış, garip bir böcek.  “Böğk,” dedi çocuk. “Ne çirkin böcük.” Yere bıraktı.

Annesinin yanına gidecekken gerisin geriye gelip böceği ayağıyla ezip öldürdü.

 

 

 

2 thoughts on “ KORKU TÜNELİ/ Seyhan Aslan Hanotte

  1. Alev Turanlı dedi ki:

    Çok beğendim kurgu muhteşem içim serinledi

  2. Sülbiye Yıldırım dedi ki:

    Kaleminize sağlık, etkileyici ve başarılı bir öykü kurgulamışsınız. Zevkle okudum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.