KIŞ İKİNDİLERİ/  Melek Koç

“Aşkın gözü kör olduğu gibi yüreği de sağır olmalı.  Karşımızdakini bu kadar içselleştirdiğimizde onu kendimiz gibi görmemiz kaçınılmaz oluyor. Ancak o, kendi gibi davranmaya başladığında anlıyoruz yanıldığımızı.”

Bu gece  O’nun için hazırlamıştı masayı. Birlikte geçirecekleri birkaç saatin her saniyesini, her anını dolu dolu yaşamak istiyordu. Fırındaki balıkları, şarabın soğukluğunu son kez kontrol ettikten sonra masadaki mumları yaktı. Müziğin sesini biraz daha açıp kendini koltuğa bırakırken, içindeki tedirginliğin endişe boyutlarına ulaşmasına engel olamadı.

Ya gelmezse?

Ara sıra oynamasına izin verilen ama asla sahip olamayacağı bir oyuncak için inatla ısrar eden bir çocuğa benzetiyordu Feraye kendini. Belki biraz şımarık, biraz da bencil…

Zaten tüm çocuklar öyle değil midir?

Beğendikleri her şeyin kendilerinin olmasını istemezler mi?

İçindeki çocuğun hâlâ büyümediğini kabul ediyordu etmesine de onu asıl üzen yüreğiydi. Hep kendi bildiğini okuyan, dediğim dedik yüreği…

Telefonun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Ahizedeki ses:
“Bekleme beni,” diyordu. “Çocuklar sinemaya gitmek istiyor, onları kırmak istemiyorum.”
Ya kendisi?
Onun kırılmaya hakkı yoktu ki!
“ Nasıl istersen,” dedi. Kısa bir suskunluktan sonra dayanamadı,
“Ne zaman gelebilirsin?”
“ ?!..”
“Tamam, anlıyorum!”

Neden her seferinde böyle yapıyordu? O’nu yanıt vermek zorunda bıraktığı için nefret ediyordu kendinden. Bu tür telefon konuşmaları kaç kez yinelenmişti aralarında. Asla  “neden” diye sormaması gerektiğini bile bile bunu yapıyor olması çok saçmaydı.

Gelemiyordu işte, bu kadar basitti her şey!

“Bir yaşam nasıl başlarsa öyle biter,” demeleri boşuna değildi elbet. Bu saatten sonra bir şeylerin değişmesini beklemek fazla iyimserlik olurdu. Yazgısıyla barışık olmak zorundaydı sonuçta. Kalktı, masayı toplamaya başladı. Bu, özenip hazırladığı ama anlatılmaz bir buruklukla topladığı son masa olmayacaktı. Tercih ediliyor olmanın sevinci, ikinci olmanın çıplak gerçeği içinde yitip gitmişti bile.

Aslında yazgı falan değildi yaşadıkları, her şey kendi seçimiydi. Evli bir erkekle birlikte olmayı seçerken bunları yaşayacağını biliyordu. Böyle bir kabullenişten sonra bile karmakarışık duygular içinde olmasının tek suçlusu yine kendisiydi. Galiba, paylaşmanın verdiği acıyı içinden hiçbir zaman söküp atamayacaktı. Oysa en başından beri biliyordu hep arta kalan zamanlarla yetinmesi gerektiğini…

O halde?

Bu tek başına kalışlar, bu yalnızlık hep bir adım önünde, hep kapının aralığında değil miydi?

Karısından, çocuklarından sessizce çaldığı zamanlarda yaşanan birkaç mutlu saat içindi bu katlanışlar. Beyaz yalanlarla örülü bir kozanın içinde, bölük pörçük yaşanan mutluluklar, aman kimse duymasın, kimse bilmesin tedirginliği…

Neden böyle eğreti bir ilişkiyi seçmişti, daha iyisini yaşamak varken?

Daha iyisi?

Elbette böyle olsun istememişti. Yanlış başlangıçlarla doğru sonuca ulaşmanın olanaksız olduğunu görmesi için bunları yaşaması gerekliymiş demek ki. Çabaladıkça dibe batmak dedikleri de böyle oluyordu herhalde. İşin kötüsü, canı yandıkça daha çok bağlanıyordu. İlişkilerinin hastalıklı bir tutkuya dönüşmesine engel olamamıştı.

İnsan kendi ruhuna eziyet etmekten nasıl bu kadar haz duyabilirdi?

Bu, çocukken annesinin topuklu ayakkabılarını gizlice giymeye benzemiyordu. Ablasının oyuncaklarını kıskançlıkla kırmaya da…

Başkasına ait olana sahip olmak!

Kendi sahip değilse, başkalarının da olmasını engellemek!..

Çok yanlış olduğunu biliyordu. İnsanın kendi kendine söz geçiremez oluşu kadar kötü ne olabilir? Tarık’ı evli olduğu için mi tercih ettiğini hiç sorgulamamıştı. Evli olmasaydı onu bu kadar tutkulu sever miydi?

Hayır!
Kendisine karşı bu kadar acımasız olmamalıydı. Tarık’ın evli oluşu kötü bir rastlantıydı sadece.

Çocukken, bir yıldız kaydığını gördüğünde ellerini gökyüzüne doğru uzattığını anımsıyordu.  Yıldız avucunun içine düşsün diye! Ve Tarık, bir yıldız gibi düşmüştü avuçlarına.

Nereden geldiği, kim olduğu, ardında bıraktıkları hiç önemli değildi. O, şimdi onundu. Sonra, bir gün düştüğü evrene geri dönmek istediğinde, gökyüzüne merdiven dayamasına ses çıkarmayacaktı…

Bir arkadaşı: “Seni anlayamıyorum,” demişti. “Geleceği olmayan bir aşk insanı nasıl bu kadar mutlu edebilir? Yarını asla olmayacağını bilerek, ellerindeki mutluluğun bir gün avuçlarından kayıp gideceğini düşünerek…”

Haklıydı, gerçekti söyledikleri ama yarın hangimiz için vardı ki?

Feraye şimdiyi yaşıyordu sadece. Tarık’la yaşadığı anların dışında bir başka zaman dilimi yoktu.  O anı yakaladığında mutluluğu hücrelerine kadar hissetmekti yaşamak.

Bunu arkadaşına nasıl anlatabilirdi?

Telefon tekrar çalmaya başladığında heyecanla açtı.
“Bana kızdın mı?” diyordu telin ucundaki ses.
Özür diler gibi bir tonlama vardı sanki konuşmasında.
“Hayır, önemli değil,” dedi. “Ben iyiyim merak etme.”
Konuşurken sesinin titrememesi için çaba gösteriyordu. Üzgün olduğunu hissettirmemeliydi ona. Ailesiyle kendi arasında kalmanın stresini yaşatmamalıydı.
“Seni sevdiğimi sakın aklından çıkarma, olur mu?”
Sesi yumuşacık, sıcacıktı sevdiği adamın.
“Sen de hep seni beklediğimi aklından çıkarma!”

Beklemek… Hep beklemek… Daima sıranın en sonunda olduğunu bilerek beklemek…

Güneşli kış ikindileri gibi olacak mutlulukları daima. Kısa ve güzel. Çabuk yaşanıp tüketiliveren. Yaşanılan güzelliklerin, hayatımızda hep kısacık anlar içinde geçiştirildiğinin, tadına varamadan tükenip bitiverdiğinin kaç kişi farkında oluyor ki? Böylesi yanlış aşklar yaşayanların dışında!
“Kapatıyorum, film başlamak üzere, seni yarın ararım, öpüyorum.”
Yanıtını beklemeden kapatmıştı telefonu.

Sinemadan edilen kaçamak bir “alo” onu mutlu etmeye yetmişti. Bu, “Her yerde seni düşünüyorum!” anlamına geliyordu. Gülümsedi, böyle bir ilişkide küçük şeylerle mutlu olmasını öğrenmişti. Tarık’ın kendisiyle beraber olması yerine, çocuklarıyla patlamış mısır yiyerek film seyretmesi üzmüyordu artık onu. Önemli olan, o an da bile onu düşünüyor olması değil miydi?

Değildi aslında!

İçinde onu görmek arzusu büyüdükçe büyüyordu… Şimdi kalkıp sinemanın önüne gitse, onu uzaktan görse, çocuklarını tanısa. Bunca zamandır hiç aklına getirmemişti çocuklarını görmeyi. Hiç üşenmedi, üzerini değiştirip dışarı çıktı.

Yazdan arta kalan bir gece yaşanıyordu dışarıda. Yıldızlı ılık bir sonbahar gecesinin tadını çıkaran genç bir grup geçti yanından. Bol argolu,  küfürlü konuşmalar canını sıktı. Epeydir geceleri çıkmıyordu. Arkadaşlarıyla sinemaya, bara ya da herhangi bir yere gitmeyeli ne kadar olmuştu, onu bile anımsamıyordu. Tarık’ı tanıdığından beri tek kişilik bir gezegende yaşamaya başlamıştı.

Bir taksi durdu yanında. Binmek için adım attığında şoföre takıldı gözü. Bakışları hoşuna gitmedi. Onu, müşteri için çıkan kadınlara benzetmişti. Sarışın olmanın, açık saçık giyinmenin, gecenin bir vakti sokaklarda olmanın bedeli de bu oluyordu. Şoför, taksiye binmekten vazgeçtiğini görünce  arkasından okkalı bir küfür edip gaza bastı.

Otobüse binmeye karar verip durağa doğru yürümeye başladığında gelip geçen otobüslerin kalabalıklığı şaşırttı. Mecburen taksiye binecekti. Durdurduğu taksinin şoförüne hiç bakmadan arka kapıyı açıp oturdu. Canı fena halde sigara çekmişti. Torpidonun üzerindeki pakete gözü takıldı.
Bir tane istese?
Olmaz, yanlış anlaşılabilir! Hem zaten yasak da.
Kırmızı ışıkta şoförün dikiz aynasından göz ucuyla baktığını fark etti. Usulca biraz daha yana kaydı. Dışarı çıktığına çoktan pişman olmuştu. Bazen böyle gereksiz duygusallıklara kapılıyor nedense…
Sana ne adamın çocuklarından!
Belli ki çok seviyor, kırılmalarını göze alamayacak kadar. Hatta  ondan bile çok seviyor…
Hayır, kıskançlık krizine tutulmanın sırası mıydı sanki?
Sevdiği adamın çocuklarına olan sevgisini kıskanacak kadar asla çirkinleşmemeli!

Taksim’e geldiklerinde, taksimetredeki ücreti uzattı.
“Müsait bir yerde inebilir miyim?”
Şoför, Feraye’yi yüzünde anlamlı bir gülümsemeyle yanıtladı.
“Nerde istersen inebilirsin de, hani diyorum, bu gece işin yoksa biraz eğlenelim.”
“Pardon?!”
Bir anda ne demek istediğini anladı, duran trafikte kapıyı açarak dışarı attı kendini. Sinirleri  bozulmuştu iyice.
“Manyak, serseri…” diye bağırdı arabanın arkasından.
Az ötede duran iki adamdan birinin ötekine,
Pazarlıkta anlaşamadılar galiba,” deyişini duyar gibi oldu.

Hızlı adımlarla İstiklal Caddesi’ne doğru yürürken bu yaşadıklarını hak etmediğini düşünüyordu. Bu kadar aksiliğin üst üste gelişi anlaşılır gibi değildi. Ne olmuştu insanlara böyle? Sinema çıkışının olduğu yere geldiğinde bir kapı aralığına sığınarak beklemeye başladı. Burada ne işi olduğunu, neden geldiğini sorgulayıp durdu kendi kendine. Birdenbire aklına onu görmek düştüyse vardı bir hikmeti!

Az sonra açılan kapıdan kalabalık dağılmaya başlamıştı. Hem görmek, hem de kendini göstermemek için uğraş verirken gördü onları.
Sarsıldı, dağıldı, paramparça oldu…
Sonra vazgeçti saklanmaktan.
Tarık’ın bir şey görecek hali olduğunu zannetmiyordu.

Omuzlarına sımsıkı sarıldığı genç kızın gözlerinden başka…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir