Islak Yatak

Burnuna gelen kesif amonyak kokusu ve ensesini birer mengene gibi sıkan parmaklardan başka bir şey hissetmiyordu. Korkmuyordu çünkü alışmıştı.

” Yala! Yala diyorum sana köpek!”

Yüzü yatağa çok yakındı, değdi değecek. Geceden kalma yer yer kurumuş çişin izleri, eski, yarı sararmış çarşafta daireler halinde büyümüştü. Yine işemişti işte…

 *

Allah kahretsin, yaşı on üçü bulmuştu ama hala geceleri altını ıslatıyordu! Çok utanıyordu bundan. Anasının köy çeşmesinde yıkayıp astığı çarşafları, Cemal’in ıslattığını bilmeyen yoktu. Oysa o bahçedeki derme çatma helaya gidiyordu, yemin edebilirdi. Gecenin soğuğunda terlikleri taşların üzerinde şapada şupada sesler çıkarıyordu. Sonra tahta kapıyı açıp pijamasının lastiğini indiriyordu ve tatlı tatlı işiyordu ama uyandığında her seferinde bunun hela değil, yatağı olduğunu görüyordu. Oturup kara kara düşünüyordu böyle gecelerde. Babası şimdi onu eşek sudan gelinceye kadar döver, sonra da çarşafı yalamasını isterdi. Madem yalayacaktı, bari sopayı yemese olmaz mıydı?

    *

 Okulun en çalışkan çocuğu değildi belki ama en azimlisiydi ve en fakiri… Okul dediğiniz de ilk üç ve son iki sınıfın birlikte okunduğu tahtadan, soğuk, kapısının önü çamur deryası olan dersliklerdi. Horzum köyünden, Kazmasökü’ ye kadar kar kış yürürdü. Havalar iyice soğuduğunda akrabalara taksim edilirdi çocuklar ama onların okula yakın akrabası yoktu.

Derslerden matematiği çok severdi. Hiç parmağını kaldırmazdı ama yazılılardan en yüksek notu o alırdı. Gerçi çoğunlukla okula deftersiz giderdi çünkü defter alamazlardı. Zaten babasının da umrunda olmazdı. Bazen arkadaşlarına derslerde yardım ederdi. Karşılığında defterin orta sayfasından iki dal yaprak koparıp verirlerdi. Bir tabak denirdi buna. Çok sevinirdi. Böyle zamanlarda eve koşa koşa gider, evin yakınındaki çeşmenin yalağına yırtık, siyah lastikli ayakkabısını dayayıp terlemiş yüzünü yıkardı ve babasının en sevmediği çocuğu olduğunu unuturdu. Eve vardığında hemen dersin başına çökmek ister ama ahırdaki ineklerin samanını önüne atmak, altlarında biriken pisliği boşaltmak, çeşmeden su taşımak, hayvanları ağıla sokmak onun göreviydi. Diğer kardeşler de boş durmazdı elbet ama işlerin çoğunu o yapardı.

Evleri köydeki bütün evler gibi ağaçtandı. İki kattı. İlk giriş kısmının zemini topraktandı. Geniş bir sahanlıktan sonra ahıra açılan iki kapı vardı. Burada inekler ve koyunlar barınırdı. Dışkılarının kokusu bütün evi sarardı. Akşam dağdan gelen inek ve koyunları kızlar idare lambası ışığında sağardı. Cemal bazen üstteki kiriş tahtalarına lambanın isiyle Hasene yazardı. Hasane kırmızı tombul yanaklı, güzelce bir kızdı. Gizli gizli onu seviyordu. Onun dersine yardım ettiğinde verdiği o bir dalı almazdı gururundan.

Evin üst katında ise sedir denilen geçiş bölümü ve iki oda bulunurdu. Küçük pencerelerinden komşunun mısır tarlası görünürdü. Mısırlar olgunlaştığında amca kızıyla süt mısırlarını çalar, iki taşın arasına yaktıkları ateşin közünde pişirirlerdi.

Büyük odanın bir duvarında sütün, ekmeğin pişirildiği ocak, yerlerde pazen çiçekli kumaşlarla kaplı minder mitil bulunurdu. Bazen küller odanın içine doğru ilerlerdi. Akşam yemekleri, ortaya serilen bir sofra bezi ve sini üzerinde yenirdi. Diğer odada ise yüklük yükselirdi. İçinde tahtadan bir banyo bulunurdu. Kovadan susak denilen tahta bir maşrapa ile su dökülerek yıkanılırdı. Anasından da az maşrapa yememişti  ama artık kendi yıkanıyordu.

                                        *

Akşam işler bittiğinde idare lambasının karanlık, isli ışığında hevesle dersin başına geçer, lamba söndürülmeden derslerini bitirmeye gayret ederdi. Gazın kokusu odada boğuk bir hava yaratırdı. Yaprağın en üst kısmından başlardı minicik minicik yazmaya. Minicik yazardı ki, sayfa çabuk bitmesin. Hiç boş yer kalmazdı sarı sayfada. Tıpkı karınca duası gibi olurdu. Tabağın bir tarafına düz yazılar, diğer tarafına da matematik yazılırdı. Bir kalem üçe bölünür, üç çocuk kullanırdı. Artık iyice küçülüp bitmeye yakın olunca ucuna tahtadan yapılan çubuk geçirilirdi. Kalem bıçakla sivriltilirdi arada ama bu sık yapılmazdı.. Böylece hem sonuna kadar kullanılmış olurdu, hem de çabucak bitmezdi. Cemal çok severdi ama yeni açılmış, sipsivri, ince ince yazan kalemi. Bir gün eline fırsat geçtiğinde kaçıp rüyalarındaki İstanbul’ a gidecekti. İşte o zaman her şeyi olacaktı. En başta boş ve kalın bir  defter. Orta sayfasını hiç koparmayacaktı… Ve kalemini istediği gibi sivriltecekti…

             Ama bilmiyordu ki, bu alışkanlıkla hayatı hep idare içinde geçecekti…

 Ensesine inen şaplakla başı yatağa çarptı.

” Yala! Yala diyorum sana köpek!”

 Dilini çıkardı ve çarşafa değdiriyormuş gibi yaptı. Bir tokat daha yedi. Her seferinde bunu yapardı. Dilini çıkarır ve değdiriyormuş gibi yapardı. Babası da her seferinde fark eder, bir tokat daha indirirdi. Yine de vazgeçmezdi bunu yapmaktan. Hırsla bir nefes aldı, çarşafı gerçekten yaladı ve içinden bağırdı,” Geberirsin inşallah! ” Kısa bir süre sonra babasının başına gelecek korkunç kazanın sebebi belki de bu bedduaydı…

Fatma Dal Akgül

                                                *

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.