Grüne Souce-Yeşil Sos

‘’Dünyanın hemen her tarafından hayatları Frankfurt’ta kesişen yabancılar, bu şehrin yerlisine kendisini farklı hissettirir ve seyahat etme arzusu uyandırırlar.’’

Johann Wolfgang von Goethe

Göbekten sağa doğru dönmüş, gelen ilk sokağa girmişlerdi. Arabayı iyice yavaşlatmış, kapı numaralarını okumaya çalışarak sokak boyu ilerliyorlardı. Yağmur çiselemeye başlamış, sokağın fenerleri alacalanan güne eş zamanlı teker teker yanmışlardı. Karşı taraftan kendilerine doğru yavaş yavaş yaklaşan arabanın da onlar gibi kapı numaralarına bakınarak ilerlediğini fark edince sevgilisine ‘’Ute’ler değil mi bunlar?’’ diye sordu.

Saate baktı, on yedi elli beşi gösteriyordu. Hoca dün, ‘’on sekizden itibaren’’ demişti. Biraz sonra sokağın sol tarafı boyunca uzanan iki katlı bitişik düzen evlerden on iki nolu olanı gözüne ilişmişti. Direksiyondaki sevgilisine, ‘’bak, şurada oturuyorlar’’ diyerek yan tarafındaki bahçe girişinde bir uzak doğu takı bulunan evi işaret etti. Evlerin önündeki parklar doluydu, mecburen gelen ilk küçük ara sokağa sapmışlar, arabayı buldukları ilk boş yere park eden sevgilisi, içinde büyük bir kasenin bulunduğu çantayı almıştı. Kendisine de iki şişe elma şarabının olduğu küçük çantayı uzatmıştı.

Ara sokaktan köşeyi döndüklerinde, onlar gibi diğer ara sokağa arabalarını park etmiş Ute ve Michael de karşıdan kendilerine doğru geliyorlardı.  İki ayrı yönden on iki nolu evin önünde buluştuklarında birbirlerine gülümseyerek ‘’İyi akşamlar’’ diyerek selamlamış, ön bahçeye doğru da yavaş yavaş yürümüşler, Ute kapının zilini çalmıştı. Michael’in elinde antrenmana gelirken içine içecek şişelerini koydukları hasır sepet vardı. Sepetin içinde bir adet baguette, bir şişe şarap ve iki adet büyük, üzerleri plastik kapaklarla kapatılmış büyük oval kaseler görünüyordu.

Kapıyı hocanın kocası Georg gülümseyerek açtı. Hep birlikte yemek ve oturma bölümünün olduğu geniş salona geçtiler. Hoca, salonun diğer ucunda sırtı onlara dönük Christa ile konuşuyordu.

Helmut ve Bettina da yeni gelenlere oturdukları kanepeden el salladılar, Bettina ‘’biz de az önce geldik’’ diye seslendi.

Hoca, onların içeri girdiklerini fark edince konuşmasını keserek yanlarına geldi, gülümseyerek ‘’hoş geldiniz, haydi bakalım bugün herkes hamaratlığını sergileyecek’’ dedi. Yan taraftaki geniş yemek masasını göstererek kaseler ve ellerindeki diğer yiyecekleri masaya bırakabileceklerini söyledi. Sevgilisi üzerindeki streci alıp, dolu kaseyi, masada duran diğer kaselerin yanına bıraktı. Michael de masada boş bulduğu yere kendi kaselerini koymuştu. Şimdi, içlerinde farklı tonlarda yeşil sosun olduğu, kimisi oval, kimisi yuvarlak, kimisi köşeli, toplam yedi ayrı kase masada yan yana duruyordu.

Christa ayrıca ev yapımı Polonya usulü salatalık turşundan getirmişti. Daniele orman yemişlerinden yaptığı Kuzey Almanya peltesinden yapmıştı.

Yasmin, geniş çantasından çıkardığı yeşil sosla dolu kaseyi masaya koyduktan sonra ‘’ben  bir de Gormeh Sabzi yaptım, o da yedi otla yapılır, etlidir ve sıcak yenir, bakalım beğenecek misiniz’’ diyerek metal kaseyi de masaya bıraktı.

Hoca mutfaktan getirdiği tabak, çatal-bıçakları misafirlere dağıttı.  Servis kaşıklarını kaselerin içine bıraktı, sonra çalan kapıyı açmaya gitti. Gelen Dieter’di. O da elindeki kaseyi hocanın gösterdiği üzere masaya koyup herkesle tek tek tokalaşarak Michael’in yan tarafındaki sandalyeye oturdu.

Georg kilerden getirdiği bira ve su şişelerini elma şaraplarının durduğu servis masasının üzerine koydu. Misafirlerin önünde duran kadehleri elma şarapları ile doldurdu.

Bugün hep birlikte ‘’Grüne Souce’’, Frankfurt lehçesinde ‘’Grie Sosse’’ yiyecekler, birbirlerinin Grüne Souce versiyonlarını tadacaklardı.

Yeşil sos, ince kıyılmış yedi ayrı ot, ekşi krema, yoğurt, hardal, haşlanmış yumurta ile yapılan, yanında haşlanmış patates ile servis edilen geleneksel bir Frankfurt sosuydu.

Birkaç yıl önce ‘’Grüne Souce’’nin Goethe’nin en sevdiği yemek olduğunu okumuş, bu yeşil sos adına bir festival ve bir de anıt olduğunu da duymuştu. Henüz hiç tatmadığı bu geleneksel sos ilgisini çekmiş, o zamanlar bunu sevgilisine söylediğinde, bu sevgili adam, hemen o gün gidip, gereken malzemeleri köşedeki marketten alıp, akşam yemeği masasına ‘’Grie Sosse’’ koymuş, yanına da elma şarabı içmişlerdi. Sanki, o akşam biraz daha Frankfurtlu olduğunu hissetmişti. Sosun tadı da hiç fena değildi.

Sevgilisi bu sosun kişiden kişiye değişen tarifleri olduğundan söz etmişti, daha sonra çok farklı versiyonlarını da tatmıştı.

Son tha chi çalışmasında, mola verdiklerinde sohbetlerinin konusu ‘’Grüne Souce’’ idi, bu sohbetin üzerine hoca da ‘’ ee o zaman hadi, herkes kendi ‘’Grüne Souce’’unu yapsın getirsin, Cumartesi bizdesiniz’’ demişti.

Onların evinde de, doğma büyüme Frankfurtlu olan sevgili Grüne Souce yapma işini üstlenmişti.

Hoca ilk defa grubu evine davet ediyordu. Günün anlam ve önemi giderek artmıştı.

***

Yaklaşık iki yıl önce vücudu spor yapması gerektiği sinyallerini vermeye başlamıştı. Eve yakın istediği gibi bir yoga okulu ya da yoga grubu aranmıştı uzun süre. Bulamamıştı. Sevgilisi thai- chi yapıyordu. ‘’Bizim gruba gel, bi dene, belki seversin.’’ demişti. Önce yogaya ihanet edecekmiş gibi hissetmişti kendisini, ama sonra denemeye karar vermişti. Yoga felsefesi ona çok tanıdıktı, Uzak Doğu’nun bu sporu hakkındaysa o derece cahildi.

Bu konuşmanın ertesinde perşembe günü sevgilisinden thai chi hocasının telefonunu istedi. İşyerinde öğlen yemeğini yemiş, kahvesini içmiş, sonra da hocanın telefon numarasını tuşlamıştı. Birkaç saniye sonra telefonun diğer ucunda ağır bir aksanla konuşan kadının ses duyuldu.

Kendisini tanıttıktan sonra, ertesi akşamki buluşmalarına katılıp katılamayacağını sordu. Kadın katılabileceğini, rahat bir kıyafet ve sokakta giymediği yumuşak bir ayakkabıyla gelmesini söyledi.

Cuma akşamı paydos saatlerinde metropolün tıkanmış trafiğinden kendini kurtardıktan sonra, otobana hiç girmeden, şehri çevreleyen köyleri birbirine bağlayan yan yollardan grubun buluştuğu köye ulaştı.

Restore edilmiş eski değirmenin kapısı birkaç yaşlı diş budak ve ceviz ağaçları ile çevrili meydana açılıyordu. Yeşil kabukları çatlamış cevizler yerlere dökülmüşlerdi. Eski değirmen binasının bir derneğin yönetiminde olduğunu, bina girişine asılmış büyük tabelada okudu. Alt katındaki geniş odalar toplantılar için kullanılıyor olmalıydı.  Çatı katındaki geniş salon spor gruplarına ayrılmıştı. Bu eski binaların yapımında kullanılan organik malzeme ve ahşap parkenin yaydığı o kokuyu içeri girer girmez almıştı.

Beton yığınları içinde geçen stresli iş saatlerinin ardından böyle bir doğal ortama düşüvermeyi bünyesi önce yadırgamıştı. Sonra bedenin ve ruhun bu alışılmadık duruma olumlu tepkisi ona iyi gelmişti. Çatı katının salona giriş kapısı kapalıydı, içeride çalan yumuşak dokunuşlarıyla uzak doğu müziğinin tınıları kapının ardından bütün binaya yayılıyordu. Binanın reçine kokulu, uzak doğu tınılı hali onu efsunlamış gibi idi.

Müziğin dışında herhangi bir ayak sesi, ya da insan sesi duyulmuyordu. Parmaklarının ucuna basarak kapıya yaklaştı, yavaşça açtı. Biraz ürkek, içeride bakışlarını dolaştırdı. Salondaki grubun en önünde, gruba sırtını dönmüş kısa boylu çekik gözlü kadın, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, arkasında kadınlı erkekli bir grup, birbirlerine yaklaşık ikişer metre mesafede, kadının hareketleri ile uyumlu, onunla aynı yavaşlıkla, bakışları aynen onun gibi bir noktaya sabitlenmiş olarak kadınla birlikte hareket ediyorlardı.

Salonun yan tarafında grubun ceketlerini ve çantalarının bulunduğu yere doğru yöneldi, boş sandalyelerden birine çantasını koydu, ceketini çıkardı, sandalyede çantasından boş kalan yere ilişerek grubu izlemeye başladı. Hareketler yavaş, müzikle uyumlu, yoğundu. Bugün bir ara işyerinde thai-chi çalışmasının kung-fu gibi bir savunma sporunun yavaşlatılmış meditativ tarzı olduğunu, enerji çalışması anlamına geldiğini okumuştu.

Yaklaşık bir on dakika sonra hoca müziği durdurdu, ara verdiklerini söyledi, sevgilisi yanına gelip, dudağına bir öpücük kondurdu, sonra birlikte hocaya yöneldiler. Hoca da karşıdaki masanın üzerinde duran küçük cam su şişesinden bir yudum su içtikten sonra onlara doğru yönelmişti.  Tokalaştılar, hoca ‘’senin için yerimiz var, katılmak istersen seviniriz, bugün bir dene, ona göre kararını verirsin’’ dedi.

Çekik gözlerindeki otoriter ifade ile onu tepeden tırnağa süzen hocanın, yüzünde yaşını belli eden çizgiler bir tarafa konulacak olursa, vücudunun dikliği, çevik hareketleri, aksanlı Almancasındaki berrak ses tonu ile yaşının çok altında bir beden ve ruh yaşına sahip olduğu fark ediliyordu.

Ona izlediği kadarı ile bu bile yetmişti, kendisinin, uzun yıllar boyu hayatına eklemlediği muğlaklık, ona adım attıramayacak kadar derinlere inen depresif hantallığından artık bir neşter darbesi ile dahi olsa kurtulmayı kafasına koymuştu. İşte yeni bir yol daha keşfetmişti. Kararını, daha grupla tek hareket dahi yapmadan vermişti bile.

On dakika sonra grup tekrar çalışmaya başladığında hocanın kendisine gösterdiği yere gitmiş, ki burası hocayı daha iyi görebilmesi için onun hemen arkası idi, hocanın yaptığı hareketleri acemice tekrar etmeye başlamıştı. Yarım saat sonra mola verdiklerinde grubun diğer üyeleri ile tek tek tanışmıştı.

O haftadan itibaren düzenli olarak her cuma akşamı, işten çıktıktan sonra, aynı köy yollarından o değirmene gitmişti. İlk başlarda ona çok basitmiş gibi gelen hareketlerin etkili olabilmesi için hocanın gösterdiği ritim ile, asla hızlı değil ama yoğunlaşarak ve nefes eşliğinde yapılmasına dikkat edilmesi gerektiğine alışması zaman almıştı. O kadar stresli bir işi vardı ki, bazen o kadar hızlı kararlar alması, hiçbir şeyi o denli aksatmaması gerekliydi ki, içindeki saat sürekli kurulu, o da bu saate uyumlu, zembereği hep gergin olma durumunu yıllardır içselleştirmişti.

O zemberek hep gerili olduğu için, thai-chi hareketlerini de aynı hızla yapıp bitiriyordu, hoca sürekli ‘’nefesi unutma’’, ‘’yavaş, daha yavaş’’ gibi uyarılarla sanki elinde bir stop tabelası, onu bu yılların alışkanlığından kurtarmaya, doğru yola ulaştırmaya çalışıyordu. Onun sözünü dinlemediğini görünce, bir gün kenara çekmiş,’’ seni ardından kimse kovalamıyor, sakin ol, yavaş, sakin ve bize uyumlu olmaya çalış’’ diyerek azarlamışı.

***

Masaya oturmuşlar, farklı versiyonlarda ‘’Grüne Souce’’ lar tabaklara alınmış, elma şarapları kadehlerde, ikili üçlü sohbet başlamıştı.

Michael başka hiç bir içkiyi buğday birasına tercih edemeyeceğini söyleyerek ikinci şişeyi açıyordu. Bu arada asıl favorisinin Düsseldorf’un geleneksel demlendirilmiş ‘’Altbier’’i olduğunu ağzından kaçırdı. Sonra da ‘’ne de olsa Düsseldorfluyum’’ dedi. ‘’Düsseldorf’u ben de iyi bilirim, üniversiteyi orada okudum.’’ dedi Dieter.

Jann, Michael’in aslen Düsseldorflu olduğunu söylemesi üzerine  ’Grüne Souce’u çok güzel yapan bir Rheinlandlı’sın’’ dedi gülerek.

Michael, Jann’a dönerek ‘’ şu sizin Grüne Soucesunuz yapması çok da zor bir şey değil, Franken-furtlu arkadaşım, ama doğrusunu söylemek gerekirse, hem lezzetli hem de pek sağlıklı,’’ diye cevap verdi.

O sıra, sevgilisi Michael ile sohbete dalmışken, o da Ute ile çocukları üzerine sohbet etmeye başlamıştı.

Birden Helmut’un giderek sesinin tonunun değiştiğini fark etti. Bu değişimi fark eden tek kişi kendisi değildi. Böyle agresif kiminle konuşuyordu?

Bakışları Helmut’un muhatabının kim olduğunu aradı, Georg’tu. Hocanın kocası Georg.

‘’Göndereceksin, hepsini göndereceksin bunları memleketlerine’’ diyordu. Masada ikili üçlü yapılan sohbetler bıçakla kesilmişti sanki. Herkes susmuş, Helmut’un neden söz ettiğini anlamaya çalışıyorlardı. Hoca belki biraz da gerilen ortamı da yumuşatmak için

‘’sorun nedir Helmut?’ diye sordu.

‘’Duymadınız mı? ’dedi Helmut şaşkınlıkla.

Yanında oturan karısı Bettina ondan önce heyecanla atılarak ‘’bugün sığınmacı bir Afganlı, bir Almanı bıçaklayarak öldürdü. Bütün gün haberlerde bu konu vardı. Şehrin halkı sığınmacılara karşı sokaklara dökülmüş. Protesto gösterileri yapılıyor’’ dedi.

‘’Bütün suç bu kadında, bir gitmedi başımızdan. O getirdi bu teröristleri bizim başımıza. Şimdi de cinayet işliyorlar, kadınlarımız, kızlarımız tek başlarına sokağa çıkamaz oldular. Rezalet, tek kelimeyle rezalet’’ diyerek söyleniyordu Helmut.

***

Helmut söylenmeye devam etmesine rağmen, masada oturan diğerlerinin bakışları Bettina’da takılı kalmıştı. Bettina da Helmut’un kendi tarzında devam eden konuşmasına rağmen hala kendisine bakılıyor olmasını önce anlamamış, bir süre sonra da rahatsız olarak tek tek insanların soru dolu bakışları yerine Helmut’a başını çevirerek dikkatin kendisinden kaymasını ister gibi olmuştu.

‘’Ben sadece olup bitenle ilgili açıklama yaptım’’ der gibiydi.

***

Sevgilisi ile bakıştılar. Masadan kalkma ihtiyacı hissetti. Çantasındaki cep telefonunu alarak tuvalete gitti. Tuvalette kaldığı bir kaç dakika içinde internette dolaşarak sağlı sollu medyada konuya dair öğrenebileceği kadarını hızla okumuştu, bir parça da olsa olaya dair fikir sahibi olmuştu.

Helmut biraz kaba saba, düşündüğünü, hissettiğini aynı kaba sabalıkla ifade edebilen bir adamdı, onun bu doğal halini sempatik bile bulduğunu hatırladı şimdi. Onu ve Bettina’yı da böyle tanımış, sevmişti. Thai-chi çalışmasına geldiklerinde mutlaka diğerleri ile selamlaşır, herkes gibi onlar da diğerleri ile kucaklaşır, hal-hatır sorar, kısa sohbetler ederlerdi.

Michale de Jann ile bira ve Grüne Souce üzerine sohbetini kesmiş, Helmut’u dinlemiş, şimdi de Jann’a ‘’işte böyle yanlış politika nelere neden oluyor, hep birlikte yaşıyoruz, görüyoruz’’ diyordu. Anlaşıldığı kadarı ile Helmut’un tepkisini olağan buluyordu.

Helmut’un açtığı konuya Georg ve Michael’in dışında kimse müdahil olmamış, masadaki diğerleri konuşmanın nasıl bir ivme kazanacağı konusunda aslında biraz da merakla bekleyişe geçmişlerdi.

Helmut sesini yükselttikçe diğerlerinin ya kendisi ile hem fikir olduğunu, ya da kendi fikrini kabul ettirdiğini düşünmeye başlamış olmalıydı. Sesi giderek daha da yükselmeye başlamıştı, Hoca da belli ki ev sahibi olmasının verdiği nezaketle sesini çıkarmıyordu.

Tuvaletteki o kısa zaman zarfında okuduğu kadarı ile Doğu’daki bu küçük şehirde bir grup Alman ile bir grup sığınmacı arasında çatışma çıkmış, arbedede bir sığınmacı bir Almanı bıçaklayarak öldürmüştü. Bu küçük şehir, ırkçı grupları ile meşhurdu. Sık sık ırkçıların şehirde yaşayan sığınmacı ya da göçmen kadın ya da erkeklere sözlü sataşmaları, sıkıştırıp dövdükleri medyaya düşüyordu.

Helmut bunlardan hiç söz etmiyordu.

Helmut’a göre sığınmacılar sataşıyor, onlar huzursuzluk çıkarıyorlardı.

Helmut’a göre buraya gelmiş-getirilmiş ve burada bir hayat kurmaya çalışan yaşlısı- genci, kadını- erkeği ile  bu insanları kollarından tutup, nereden geldilerse oraya göndermek gerekiyordu.

Helmut’a göre bu insanlar keyifli hayatlarını bırakıp buraya gelmişlerdi.

Helmut’a göre güllük gülistanlık yerlerini terk eden bu insanlar, burada güllük gülistanlık yaşamak için yerlisini yerinden edeceklerdi.

Helmut hala konuşmaya devam ediyordu.

***

Masadaki herkes gibi o da gerilmişti. Birilerinin bir şey söylemesi gerekiyordu. Söz ona düşmese de şimdi konuşmak zamanıydı. Hiç değilse şu renk i ahenk içindeki sos hatırına bir şeyler söylemek gerekti. Goethe hatırına bir şeyler söylemek gerekti.

Önündeki bardaktan bir yudum su içti. Biraz sakinleşir gibi olmuştu. Sesini mümkün olduğunca yumuşatarak ‘’Helmut, sen aslen nerelisin?’’ diye sordu adama.

Helmut Doğu Almanya’dan bir şehir söyledi.

‘’Geçenlerde Christa ile sohbet ederken kulak misafiri olmuştum, ona anne babanın Şlezya’dan geldiklerini anlatıyordun, yanılıyor muyum?’’

‘’Doğru’’ dedi, ‚‘Şlezyalıyım, sonra Doğu Almanya’ya gelmiş bizimkiler. Kırk beş yıldır da Frankfurt’ta yaşıyorum.’’

Sonra Michael’e döndü, ‘’sen de alt-biracısın, Düsseldorflu’sun, ne arıyorsun Frankfurt’ta bir Çinli’nin yemek masasında?’’

‘’Yasmin kırk yıl önce İran’dan gelmiş, geçenlerde bana ‘’ bugün İran’a gitsem ve bana nereli olduğumu sorsalar, ne cevap veririm, inan bilmiyorum‘‘ dememiş miydin Yasmin?’’

‘’Christa Danzigli, o da gitsin evine. Hocamız Çinli, ta cehennemin dibinden gelip elli yıldır burada ne arar, o da gitsin evine. Jann senin de deden Doğu Almanyalı sevgilim, sen de git dedenlerin geldikleri yere, tabii eğer bugün orada kendine bir yurt bulabilirsen.’’

‘’Ben Duisburgluyum, annem babam tam altmış yıl önce Anadolu’nun yoksul köylerinden çıkıp buraya gelmişler, biliyorsunuz, buradaki mezarlıkta yan yana uyuyorlar şimdi, gideceksem mezarları da mı alıp gitmeliyim Helmut?’’

‘’Daniela, bu Kuzey Almanya peltesi de sanki biraz İskandinav peltelerine benziyor, ne dersin, sizinkiler de Hamburg civarlarına o İskandinav ormanlarından gelmiş olmasınlar?’’

‘’Sahi Dieter seni unuttum, kusuruma bakma, yanlış hatırlamıyorsam, seninkiler de eski Çekoslavakya civarındanlardı, anlatmıştın geçenlerde. Grüne Sosun yanında getirdiğin wurstlar da Bohemya’nın şu meşhur sosislerine ne kadar benziyor, değil mi?’’

Sonra Bettina’ya döndü, ’’bak ne güzel oldu, Bettinacım, herkesin asıllarını söyledik, etiketledik. Helmutcum, haydi şimdi sıra sende, sen de ver ellerine kafa kağıtlarını, pasaportlarını, gönder onları tek tek evlerine, nasıl olsun biletler, tek gidiş tercih edersin sen, değil mi?’’

‘’Herkes geldiği cehennemine gitsin. Frankfurtlulara gelince, artık kimlerse onlar, otursunlar, tıkınsınlar yeşil soslarını, ziftlensinler elma şaraplarını.’’

***

Suskunluk.  Bir utanç suskunluğu…

***

Hoca sandalyesinden doğruldu, elma şarabının şişesine uzandı. Önce Bettina ve Helmut’un, sonra diğer misafirlerin boşalan kadehlerini şarapla doldurdu, sonra elinde dolu kadehi olduğu halde, hala Bettina ve Helmut’la konuşmakta olan Duisburglu misafirine dönerek, ‘’şerefe sevgili Frankfurtlu hemşerim’’ dedi.

10.Mart.2021 Rodgau

One thought on “Grüne Souce-Yeşil Sos/ Bihterin Okan Adam

  1. m.tarkan dedi ki:

    Keyifle okudum Bihterin Hanım. 17:55’e çok güldüm . Ghormeh sabzi ve Grüne Soße çok güzel ve uygun kaçmış öykünüze. Sonuçta Helmut Sauerampfer ise diğeri hodan öteki de شنبلیله dir. Ortaya da çok lezzetli bir şey çıkmış. Organik ortamı da kokusuyla bize hatırlatmanız güzel olmuş. Ne güzel yazmışsınız kaleminize sağlık. Antalya’dan Bomonti ile sizin Kristall Weizen’inize tokuşturarak “Prost” diyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir