CEPLER       

                                                                                       Hangi cebini karıştırsan yalnızlık!

                                                                                                                         Turgut Uyar

 

İnsanın içine dağlar sığarmış meğer. Sadece sığmakla kalmaz, sıra sıra dizilip nefesleri kesermiş meğer. Şuncacık kalbe, buncacık zihne o koca dağların yer etmesi kolay mı? Yer ettikleri gibi bir de sığmaları kolay mı? Nefes alırken bir yandan da boğulmak ne tuhaf.

Hem hiç utanmadan itişe kakışa doluşup tam orta yere yerleşiyorlar. Usul usul yerleşiyorlar. Ağırlıklarını vere vere yerleşiyorlar. Göğsünün üzerinde hepsini taşırken bir yandan da başını suyun üzerinde tutmaya çalışıyorsun. Yaşamaya kurulusun çünkü. Daha doğduğun anda ölmeye başlayıp yaşama büyümek bir acayip iş.

Her şey o kadar hızlı oluyor ki cana, nefese büyüdükçe önüne çıkan tepelerin ne ara koca dağlara dönüşüp içine sızdığını yakalayamıyorsun. Bir de bakıyorsun, ağzından burnundan dağ fışkırıyor. Sonra yine bakıyorsun ki doruklarına karlar yağmaya başlamış. Üşüyünce anlıyorsun. Ayaklarına çorap, sırtına hırka giyiyorsun. Bir fincan sıcak çaya sarılıyorsun. En çok sağlam bir omuzun peşine düşüyorsun. Çorabı da hırkayı da çayı da hatta omuzu da bulur gibi oluyorsun. O zaman o karlar tipiye dönüşse bile kılıçla saldırıyorsun. Öyle cesur hissediyorsun. Sanıyorsun ki hep ayağında çorap, sırtında hırka, masanda sıcak çay, yanı başında sağlam bir omuz olacak.

Bir gün, tam da tipinin karları ağzına burnuna girerken bakıyorsun ki hiçbiri yok. Var mıydılar da gittiler yoksa hepsi senin zihninin bir oyunu muydu bilemiyorsun. Omuzların sırtı olurmuş da o sırtlar hep mi dönermiş?  O zaman içine doluşan karlar seni daha çok üşütüyor. Öyle üşüyorsun ki kılıcını kınına koyup olduğun yerde kalmak istiyorsun. Kalıp da donmak, donup da ölmek istiyorsun.

Olmuyor. Kalıyorsun, donuyorsun ama yaşama öyle bir kurulusun ki, ölmüyorsun. Orada öyle kılıcın kınında, donmuş vaziyette ne kadar kaldığını sayamıyorsun. Donmuşken parmakların işlemiyor da bir bir kıpırdatamıyorsun. Canın hiç hesap yapmak istemiyor. Zihnin parmaklarınla sohbete girişmiyor. Herkes susuyor. Sadece yere düşen sessiz kar tanelerinin sesi duyuluyor. Onlar da seni öyle kıpırdamadan gördüklerinde içine doluşmaya devam ediyorlar. Hiç acımaları yok. Durur gibi olduklarında bu sefer de ayaza çekiyorlar. Daha çok üşüyorsun.

Sonra bir şeyler oluyor. Belki pencerene gün doğuyor. Sabah kuşları telaşla ötüyor. Kapının altından taze kek kokusu sızıyor. Yağmurun grisinde biri şeker pembesi şemsiye açıyor. Annen ayağına çorap örüyor. Kestiğin karpuz kan kırmızısı çıkıyor. Çok tuhaf ama karnın acıkıyor. Durmaktan ayakların karıncalanıyor. Burnun akıyor. Nasıl oluyorsa uykun geliyor. Telefonun çalıyor. Biri seni arıyor. Belki banka ya da daire pazarlamaya çalışan inşaat şirketi ama biri seni arıyor. Hatta üstüne kapın çalıyor. Açayım diyorsun. Kapıya gelen geri çevrilmez diyorsun. Özür dilerim, diyor kapıdaki yabancı. Üst kata gelmiştim ben. Ama işte o arada donmaktan çıkmış, yerinden kıpırdamış, kapıya gitmiş, o kapıyı açmış oluyorsun. Oluyorsun işte bir kere. Annenin çoraplarını ayaklarına geçiriyorsun. Hırka da koltuğun sırtında. Çay demlemek de kolay da omuz yok omuz. İşte o en fenası.

Hayır, en fenası değil. Daha fenası var. Hava günlük güneşlikken yanında olan omuzların fırtınada kaybolmalarına yanmaya başlıyorsun. Ama nasıl yanmaya başlıyorsun. Alevler büyüyüp yangına dönüştüğünde bu sefer de içindeki karlar sele dönüşüp dağlardan aşağı akmaya başlıyor. Akarken de önüne kattıklarını da sürüklüyor. Ellerin, kolların, kalbin, ağzın, burnun, gözlerin, ciğerlerin, hepsi hepsi bir heyelanın içinde toza toprağa, taşa çamura bulanıyor. Yine nefesin kesiliyor. Nefes almak meğer ne zormuş. Diyorsun. Bir kez daha diyorsun.

İnsan kediye, kuşa, balığa, karıncaya özenir mi? Kedilerin güneşte upuzun yatmalarına özeniyorsun. Kuşların bir avuç suda yıkanmalarına, balıkların denizin dibinde güneşin şavkıyla salınmalarına, karıncaların yazın başından sonuna incecik yollarında hep birlikte yürümelerine özeniyorsun. Hayır yahu, özenmiyorsun. Düpedüz kıskanıyorsun. Badem gözlü kedileri, koca kanatlı kuşları, okyanusların sahibi balıkları, azimli karıncaları kıskanıyorsun.

Ölüme yazgılı olduklarını bilmemelerini kıskanıyorsun. Hepi topu bir gün, beş gün, on yıl, yirmi yıl, bilemedin yüz yıl ömür sürüp hep gerçekten yaşamalarını kıskanıyorsun.

Ama en çok yanı başlarında bir omuz aramadan yaşayabilmelerini kıskanıyorsun. Belki de arıyorlar ama sen bunu bilmiyorsun.

Sen insan halinle tüm hayvanlar alemini çatır çatır kıskanıyorsun.

Devridaim varsa tekrar doğduğunda börtü böcek olmayı diliyorsun.

Ama işte bu insan halinle önce ölmen gerektiğini biliyorsun. Keşke bilmesen ama biliyorsun. Bilmek meğer ne zormuş. En çok omuzlar kaybolduğunda ölmek istiyorsun. Yaşamaya öyle derinden kurulmuşsun ki öyle istemekle ölünmeyeceğini de biliyorsun.

Kedi olsan kuyruğundan, kuş olsan kanadından, balık olsan ağa gelmekten korkuveriyorsun. Karınca olduğunda kaderinin yoldan geçiveren birinin ayak izinde silinip gideceğini bilip ödün patlıyor. Karıncalar bilmiyor ama sen biliyorsun.

Karınca doğarsan her şeyi unutmuş olur musun ki?

Sonra yine pencerene gün doğuyor, sabah kuşları cıvıldıyor, burnuna kek kokusu geliyor. Sen devridaimi ölmeden bu dünyada yaşıyorsun. Toprağın altına girip böceğe çiçeğe can olmadan dünyada ölüp ölüp diriliyorsun.

Bunun böyle devam etmesine isyan ediyorsun. Her insan evladında böyle olup olmadığını merak ediyorsun. Aradığı omuzları bulup orada kalabilenlere hayret ediyorsun. Demek ki olabiliyormuş diyorsun. Bende niye olmuyor diye sorup duruyorsun. Nedenini, niçinini bilmiyorsun. İsyanların tortop olup göğsünün orta yerine arsızca yerleşiyorlar.

Kendini işin içine kattığında fena. Katmasan olmuyor biliyorsun da kattığında bir suçluluk girdabında dönüp duruyorsun. Aynaların içine girdiğinde kara bir delikte kayboluyorsun. Ellerini uzatıyorsun da bir tutan bulamıyorsun. Bağırayım diyorsun, tipinin karları boğazına doluşuyor. Kusayım diyorsun, dağlar boğazından geçmiyor. Yalnızlık kusulur mu ki? Kılıcı kınından çıkarayım diyorsun, ellerine yapışıyor. Kazısan ayıramıyorsun.

Sonra yine pencerene gün doğuyor, kuşlar sabah sabah bıkmadan ötüşüyor, birileri kek pişiriyor.

Geriye koskocaman yalnız bir yorgunluk kalıyor. O yorgunluk içindeki dağlara sıra sıra ekleniyor. İçin öyle ağırlaşıyor öyle ağırlaşıyor ki yanlış yollarda yanlış omuzların peşine düşüyorsun. Bile bile düşüyorsun. Yüreğin soğur sanıyorsun. Bile bile sanıyorsun.

Sonra işte bomboş ceplerine ağır taşlar doldurup hızlı akan bir ırmağa girmek, kendini taşlara ve akıntıya bırakıp denizlere karışmak istiyorsun.

Devridaiminde balık olmak istiyorsun.

İstiyorsun da yüzgecinin çorbaya çeşni olmasından da deli gibi korkuyorsun.

Ceplerini karıştırırken yanı başında bir omuz olmayınca ne çok korkuyorsun.

Toprağa karışana dek ölesiye korkuyorsun.

 

3 thoughts on “CEPLER/ Berrin Yelkenbiçer

  1. sedef Ergürbüz dedi ki:

    Duino Ağıtları ve Orpheus’a Soneleri’ni kaleme aldıktan bir yıl sonra “yaşamın ve ölümün birliğini, korkunun ve mutluluğun özdeşliğini göstermek, yapıtlarımın temel anlamı ve kavramıdır” demiştir Rilke. Emeğinize sağlık, çok güzel bir yazı olmuş.

  2. alev turanlı dedi ki:

    edebiyat muhtesem bır sey ozellıkle bu tıp suzguden gecmıs ehıl ellerde ınsan nasıl kendını buluyor depresyon bu kadar mı guzel anlatılır

  3. Guler dedi ki:

    Kalemine sağlık. Kaç kişi okursa kendinden mutlak anlar ve hisler bulur. Ceplerimizdeki sıcak kek kokularını paylaşacağımız anlar için yaşamaya devam…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir