BİR ÖMÜRDE TAM KIRK YIL

Bir ayağı bahardadır mayısların, hatta bazen kıştadır. Ama ağırlığını verdiği diğer ayak tereddütsüz yazdadır. Dalları basan kirazların üzerine kar düşen mayıslar olduğu rivayet edilir. Belki de sırf bu kafa karışıklığı yüzünden çok severim bu ayı. Bir yandan adını bilmediğim sarı çiçek tarlalarında al gelincikler baş verir, öte yandan akşamları ayaklar üşür de çorap çekmeceleri karıştırılır.

İşte yine bunları konuşuyoruz. Uzun zaman sonra nihayet bir araya gelmişiz de havadan sudan sohbet ederek ısınma turları atıyoruz. Tatlı tatlı konuşurken cep telefonunu kurcalayan hep uzun boylu Meral hâlâ uzun boylu. Boyların kısalmaya başladığı evreye henüz gelmedik. Ama güzelliği azıcık solmuş. Zaman güzel kadınlara bazen daha mı acımasız davranıyor ne? Ya da belki bu durum güzel kadınlarda daha belirgin oluyor. Zamanın adil olduğunu düşünüp herkeste eş zamanlı geçtiğini varsayarsak nasıl oluyor da erkeklerin bazılarıyla kadınların pek azı güzel yaşlanıyorken diğerleri babaanne kıvamına geliyorlar?

Kafam bunlarla meşgulken elden ele bir fotoğraf dolaşmaya başladı. Tabii ki matbu bir fotoğraf değil. Meral’in telefon hafızasındaki anılara uzanıyor başlar. Neredeyse kırk yıl önceki lise günlerimizden. O zaman da uzun boylu Meral en önde bayrak taşıyor. Herkes güzel, çünkü herkes genç. Gençler hep güzeldir. Biz de öyleydik. Bazılarımız hâlâ öyle. Ya da biz öyle görüyoruz. Araya yıllar yollar da girse hep çocukluk arkadaşıyız biz. Birbirimizin yüzlerine baktığımızda yanaklarda hâlâ gençliğin taze pembeliği var. Üzerinden kırk yıl geçmiş olsa bile…

Göz ucuyla baktım. Biliyorum o fotoğrafı. Ben yokum. Olmamaya ben karar vermedim. Orada, onların arasında olmayı ister miydim? Hem de çok. Belki bunca yıl peşimden gelmesinin bir sebebi de budur.

Fotoğrafa eğilmiş başların arasından o güne döndüm yine. Uzun süre unutmaya çalışıp başaramadığım, ancak kendi haline bıraktığımda hafızamda utanmazca canlanıp durmaktan nihayet vazgeçen o güne. Aklına geliyorsa ötelemeyeceksin.

Kıştan yeni çıktığımız, bahar güneşinin genç kalplerimizi yerli yersiz attırdığı bir gün. Güneşli günlerle acı olayları birbirine hiç yakıştıramam ben. Acıların, üzüntülerin boy verdiği günler karanlık olmalıdır. Öyle karanlık ve hareketsiz olmalıdır ki yağmur bile yağmamalı, rüzgâr nefesini tutup beklemelidir. Bana hep öyle gelmiştir. Olmayacağını da defalarca görmüşümdür. Buna rağmen acıyla güneşin birlikteliğini yakışıksız bulmaya devam ederim. Belki de ilk o gün başladı.

Geniş meydanda toplanmışız. Az ilerideki kavak ağaçlarının tatlı hışırtılarını gürültüden duyamıyoruz ama çığlıklara hiç aldırmayan kokuları burnumuza geliyor. Kavaklar gerçekten kokar mı yoksa o gün başımızda esen yellere gönlümüzden geçen kokular mı eşlik ediyordu bilmiyorum. Çünkü bir daha o kokuyu hiç almadım. Belki de berbat bir durumu tekrar hatırlamayayım diye burnum zihnimle iş birliği yapıp beni kendince korumaya aldı. Seviyorum burnumu.

Beden eğitimi öğretmeni elinde bir kılıç gibi tuttuğu megafondan, bütün gençlik cıvıltılarını bastıran tiz bir sesle bağırıp hepimizi susturdu. Hadi biz neyse de kavaklar bile sustu. Sessizlikte daha da çiğleşen bir sesle neler yapacağımızı, müziğin neresinde sağa gidip hangi kreşendoda aniden döneceğimizi kısaca anlattı. Sonra megafonu havada savurup sustu. Bir başka öğretmen hoparlörlere müziği verdi. Aklımda Ulvi Cemal Erkin’in Köçekçe’si diye kalmış. Gerçekten öyle miydi yoksa zihnim özel olması gereken bir güne kemanlarla klarnetlerin dans ettiği bu şahane müziği mi yakıştırdı emin değilim. Diğerlerine sorsam hatırlarlar mı acaba? Gerçeği merak da etmiyorum. Bende öyle kalsın. O berbat günün hatırası neyse ki bu güzel müziği gölgelemedi. Dinlerken hâlâ keyif alıyorum.

Müzikle birlikte hızlanıyoruz, yavaşlıyoruz, bacağımızı kaldırıyoruz, kolumuzu indiriyoruz. Futbol stadyumundaki gösteriye günler var. Genciz ve bayramımızı kutlayacağız.

Âşık olduğum, çok ama çok âşık olduğum delikanlı pencereden bizi seyrediyor.  Üniversite sınavına hazırlanıyorlar diye büyük sınıfları gösteriye katmamışlar. O zaman çok âşıktım ama şimdi adını hatırlamıyorum. İnsan sadece gençken böyle âşık oluyor galiba. Başı sonu, önü arkası, hesabı kitabı yok. Çok seviyorsun ama onun bundan haberi bile olmuyor ve yıllar sonra adını unutuyorsun. Gençliğin tuhaf ve deli halleri.

Benim delikanlının da benden haberi yok. Beni değil bizi seyrediyor. Ama bunu gel de bana anlat. Bir gözüm penceredeki onda, diğeri yanımda yöremde. Heyecandan ölüyorum. Öyle ölüyorum ki elim ayağım birbirine karışıyor. Herkes sağa giderken benim sola gideceğim, herkes kolunu indirirken benim kaldıracağım tutuyor. Bu kadar. Benim o günkü günahım tam olarak bu kadardı işte.

Kafama inen bir tokatla durdum. Herkes durdu. Kavaklar sustu. Rüzgâr nefesini tuttu. Güneş bulutların arkasına saklandı. Dünya durdu.

Öğretmen elinde kılıcıyla yanıma gelmiş, bana doğru savuruyor. Her darbede keskin yaralar alıyorum. Oluk oluk kanıyorum. Bağırıyor. Megafona gerek yok. İlerideki kavaklar bile onu duyuyorlar. Ben de duyuyorum ama ne söylediğini anlamıyorum. Sözcükleri hiç anlamadım da o ses kulağımdan günlerce gitmedi. Sonra itti beni. İtekleyerek sıradan çıkardı. Gösteriden atıldım. O gün sadece ben atıldım. Azarlanarak, iteklenerek atıldım. Benden haberi olmayan penceredeki delikanlının o gün haberi oldu. O kadarıyla ve o halimle oldu.

Öğretmenin adını da hatırlamıyorum. O günden sonra kısa boylu, dip boyası gelmiş sarı saçlı, hep renksiz ve androjen kıyafetler giyen kadınları uzun süre sevemedim. Sesi duyurayım derken çirkinleştiren megafonlardan nefret ettim. Takvimlerimde gençlerin bayramını hep üzerini çizerek atladım. Herkesin güzel hatırladığı bir günün benim için yıllar boyunca kararıp peşimden gelmesine isyan ettim.

Onca insanın arasında ama en çok da penceredeki delikanlının karşısında yaşadığım o utanç uzun süre beni için için yaktı. Bedenimle ilişkim bozuldu. El kol koordinasyonumu kaybettim. Yanaklarımın genç pembeliği o günden sonra soldu. Karşılık verememiş olmanın çaresizliğini bir yük gibi taşıdım. Utanması gerekenin asıl o öğretmen olması ve büyük bir olasılıkla da en ufak bir vicdan muhasebesi bile yapmadığı gerçeğiyle yüzleşmem yıllarımı aldı.

Büyümek tam olarak buymuş işte. Fark etmek, anlamak, kabul etmek ve barışmakmış. O zaman kalben, zihnen, ruhen rahatlıyor, hafifliyormuşsun. Tam da bunun için canının yanması gerekiyormuş meğer. Sonra da o yanan yerden yeni sürgünler veriyor, filizleniyormuşsun.

Bazı yaralar da geçiyor, artık canını acıtmıyor ama kılıç yarası gibi izi kalıyormuş.

Dışına itildiğim o fotoğrafı görünce yaram kaşınıverdi. Ertelemeden kaşıdım ben de. Hapşırık gibi kaşıntılara da direnmeyeceksin. Yoksa akılların hepsi toplanıp yara izlerine üşüşüyor, sen de kırk yıl peşini bırakmayan uğursuz bir güne boş boş bakıyorsun.

Dur, dedim ben de. En iyisi sorayım. O yıl hangi müzikle dans etmiştiniz, hatırlayan var mı? Hiçbiri hatırlayamadı. Ben de hatırama Köçekçe’yle devam etmeye karar verdim. Dışına itildiğim fotoğraflarda boşlukların efendisi benim artık. İstediğim gibi doldurur, renklendiririm.

Eski fotoğraflara bakmayı sevmiyorum ama. Sevmek zorunda değilim, öyle değil mi?

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.