Michel Tournier Cuma ya da Pasifik Arafı’nı yazarken “Her zaman bir başka ada vardır.”
düşüncesinden yola çıkmış belli ki. Günümüzde hemen hepimiz -güvenliği temsil eden- kendi ada-
evimize çekilmişken bulunduğumuz yerle ilişkimizi düşünüyorum. Gemimiz bizi yolda bırakmasaydı
nerede olurduk?
Bir okuru, bir gün Michel Tournier’ye, Cuma ya da Pasifik Arafı’nı, onu ilk esinleyen Daniel
Defoe’ye neden ithaf etmediğini sormuş. Tournier’nin ifadesine göre biraz da kötü niyetli bir
soruymuş bu. Yazarın cevabı Defoe ile arasındaki bakış açısı farkını ortaya koymuyor sadece, bütün aç
gözlülüğü ile sessiz bir topluluğun üzerine abanarak yaşayan tüketim toplumunun ipliğini de pazara
çıkarıyor. Tournier, bu ithafın kitabının her sayfasında İngiliz örneğine sürekli gönderme yapan-o
imgeyi yücelten Defoe’ye bir saygı belirtisi olacağı için bunu aklına bile getirmediğini söylüyor.
Tournier’in -onlardan izin alabilseydi eğer- kitabını ithaf edebileceği kişiler Fransa’nın kocaman ve
sessiz göçmen işçi kitlesi, üçüncü dünyanın başından savdığı tüm o Cumalar, üç milyon Cezayirli, Faslı,
Tunuslu, Senegalli, Portekizli olacaktır.
Batılı insanın onda kendisini bulduğu ve bu nedenle de pek çok versiyonu yazılarak mitleşen
Robinson’un kaynağı aslında gerçek yaşam öykülerinden birisi. Daniel Defoe’ye ilham veren, o
dönemde yaşayan İskoçyalı denizci Alexandre Selkirk‘in Mas a Tierra adasında geçirdiği dört yıl.
Selkirk, altı silahlı adamla bir subayı taşıyan İngiliz savaş gemisi Beş Liman’da muço iken süvarisi ile
anlaşmazlığa düşüyor. Gemi Juan Fernandez takımadalarından Mas a Tierra’ya yanaştığında,
Selkirk’i yarı isyancı olduğu için, kişisel sandığı, bir tüfek, bir miktar mühimmat ve Kutsal Kitap’la
kıyıda bırakıyorlar. Selkirk’i 1709’da Wood Rogers kurtarıyor.
Defoe’nin yıllarca umutsuzluğa, çıldırma korkusuna ve intihar eğilimine karşı savaşan
Robinson’u elbette adaya bırakılmıyor, bir deniz kazasında hayatta kalan tek kişi ve kendisini Karayip
adalarından birisinde buluyor. Robinson’un Issız adada geçen günleri romanın üçte birini kapsıyor,
Cuma’nın yerliler tarafından öldürüşüne kadar sürüyor olaylar. Issız adadan sonra mekan dünyanın
pek çok yeri.
Tournier’ye göre Defoe’nin Robinson’unu bir mit haline getiren, onun yalnızlığın hem kurbanı
hem kahramanı olması. Batılıların, kendi hayatlarındaki yalnızlıkla Robinson’un yalnızlığını
özdeşleştirdiklerini söylüyor Tournier. Robinson adsız ve bunaltıcı kalabalığın ortasında acı veren
yalnızlığa bir düzen vermeyi ve bu yalnızlığı bir yaşama sanatı düzeyine yükseltmeyi bilmiş biri olarak
onların kendilerini iyi hissetmelerini sağlamıştır.
Michel Tournier’in Cuma ve Pasifik Arafı’nda olaylar – adaya kısa varış yolculuğu hariç-
Speranza adasında geçiyor. Adanın mekanlaşma süreci iki romanda farklı. Kahramanları
karşılaştırdığımızda ise gördüğümüz manzara ise şu :
Defoe’nin kökenine bağlı Robinson’u için Cuma bir vahşi ve öteki. Vahşiliğin ifade ettiği şey,
hiçbir şey olmak. İnsanlığını, her türlü bilgiye sahip Batılı bir insan olan Robinson’dan alacak Cuma.
Daniel Defoe gözünü batı uygarlığına dikmiş, Cuma’yı o uygarlıkla birleştirerek kurtarabileceğini
düşünüyor. Tourner’nin Cuması ise Robinson’un dönüşüm rehberi. Batı dünyası imgesini Speranza ile
birlikte yıkan roman kahramanı. Robinson’da her türlü uygarlık izini yok eden Cuma “yeni adama
hem rehberlik hem de ebelik” ediyor.

Tournier, Robinson’un gelişmesinin üç evresini Spinoza’nın Ethika’sında betimlenmiş üç tür
bilgiye benzediğini söylüyor. Benim de romanı okuma istediğimin bir nedeni Tourner’nin anlatımını ve
ele aldığı konuları çok sevmemin yanında bir grup arkadaşımla Spinoza’nın Ethika’sını ve onun
çevresinde yazılmış birçok kitabı ve makaleyi okumuş olmamdı.
Sözü edilen üç tür bilgiyi romandaki bölümlerle eşleştirdiğimizde ortaya şöyle bir tablo
çıkıyor:
Birinci tür bilgi, duyulardan ve duygulardan geçen öznelliğiyle, rastlantıya bağlı oluşuyla, yarar
gözetmemesiyle ve dolaysızlığıyla belirginleşiyor. Robinson’un adayla ve üstündekilerle
karşılaşmasının anlatıldığı bu bölümde korkular ve inkar ön planda.
İkinci tür bilginin karşılığı bilimler ve teknikler; bu akla dayalı ama yüzeysel ve yararcı bir bilgi.
Romandaki “yönetilen ada” bölümü ikinci tür bilgiye denk düşüyor. Robinson adaya uyum sağlamış
görünüyor, disiplini ilke ediniyor. Adayı bir İngiliz sömürgesi gibi düzenliyor ve işliyor.
Üçüncü tür bilgi ise töze ilişkin bilgi. Bu, bilgi özünün sezgisi içinde ulaşılan bilgi. Robinson’un
güneş karşısında esrimesi, huzur bulması üçüncü tür bilginin ifadesi. Toprakla ilgili Robinson
“kuramsal bir bakışla” 1 Cuma’yı seyrediyor ve güneşle ilgili Robinson ortaya çıkıyor.

Cuma ya da Pasifik Arafı’nda anlatım olimpik anlatıcıyla sınırlı değil. Robinson’un seyir
defteri karakterin bakış açısından da yaşananları görmemizi; hayatla kurduğu ilişkiyi, felsefi
düşüncelerini takip etmemizi sağlıyor.
Roman, ilk bölümdeki Kaptan Van Deyssel’in kehanetleri, kaza ve Robinson’un ötekinin
olmadığı bir adaya düşmesiyle bir serüven hikayesi görünümünde. Robinson’un başına neler
gelecektir? Merak ögesi bu yolda mı ilerleyecektir?
Adanın görüş alanına girdiği ilk sahnede, yüzü kuma gömülü yerde yatan Robinson, sol
omzundaki şiddetli ağrıya rağmen ayağa kalkmayı başarıyor ve ormana doğru ilerliyor. Ağaçların
sıklaştığı yerde vahşi bir tekeyle karşılaşıyor. Batıl bir korkuyla titriyor, korkunun ve yorgunluğun
yarattığı öfkeyle elindeki sopayı var gücüyle tekenin boynuzlarının arasına indiriyor. Adada karşılaştığı
ilk canlı varlığı öldürüyor:
“Hayvanın iki adım ötesinde durdu. Tüy yığınının içinde, büyük yeşil bir göz, oval ve karanlık
bir gözbebeğini üzerine dikmişti. Robinson, gözlerinin konumundan dolayı pek çok dört ayaklının, bir
cismi ancak tek gözleriyle algılayabildiklerini ve saldıran bir boğanın üzerine doğru ilerledikçe hasmını
göremediğini hatırladı. Patikanın önünü kesen koca hayvandan kurnaz ve alaycı bir vantrilok gülüşü
koptu. Aşırı yorgunluğuna korku da eklenince Robinson’un benliğini ani bir öfke sardı. Sopasını
kaldırdı ve var gücüyle tekenin boynuzlarının arasına indirdi. Boğuk bir çatırtı duyuldu, hayvan önce
dizlerinin üzerine düştü, sonra da yana devrildi.”
Cuma ya da Pasifik Arafı’nı bir kayıp hikayesi olarak okumak da mümkün. Kaybedilen ilk anda
uygar dünya gibi düşünülse de asıl acı veren “öteki”nin kaybı gibi görünüyor. Seyir defterini
okuduğumuzda Robinson’un zihninin gerçek serüveninin ötekinin yokluğu ile ilişkili olduğunu farkına
varıyoruz. Karşılaşmaların ve olasılıkların olmadığı bir dünyada asıl soru, “ötekinin ne olduğu” ve
“yokluğunun neyden ibaret olduğu”.
Robinson’un şok ve inkar döneminden sonra yaşadığı öfke ve ardından gelen depresyon bir
“kir” imgesiyle belirginleşiyor. Kendisini oradan kurtaracakları umuduyla bekleyişi ve bir sandal
yapmaya çalışmasından sonra bir umutsuzluk ve güçsüzlük dönemi yaşıyor Robinson. Bir yaban

domuzu sürüsünün de içinde bulunduğu çamurlu, durgun ve kokmuş suda kire bulanarak kendisinden
geçtiği durum, çöküş anını temsil ediyor.
Robinson, “öteki”nin varlığının etkilerini düşünürken, onun, bilincini ve onun nesnesini ayırt
edebilmesini sağladığına odaklanıyor. Dünyayı algılayabilmesini olanaklı kılan ötekidir çünkü; onun
göremediklerini gören, olasılıkların varlığını sezdiren, arzuyu yaratan öteki.
Spinoza’nın dediği gibi arzu insanın özüyse, yani onu insan yapan şeyse Robinson’a yaşama
arzusu veren – onun “conatus” 2 unu güçlendiren – ötekinin ve dolayısıyla karşılaşmaların olmadığı
mekanda ne olacaktır?
Soruyu şöyle de sorabiliriz belki. Peki aslında arzuyu yaratan öteki değil de onun zihindeki
imgesiyse, idealize ettiğimiz bir yapıysa ne olacak? O ideal yapıyı yıkıp yerine yenisini kurmak olanaklı
mıdır?
Robinson’un kaybını kabullenmesi, romanda “öteki”nin derece derece çözülmesi ve
Robinson’un onu zihinsel olarak da kaybetmesiyle beliriyor. Robinson, yeni bir dünya kurarken
insanlıktan da uzaklaşmıştır. Çünkü artık zihnindeki yapı çözülmüştür. Bu nedenle Deleuze,
Robinson’u sapkın olarak düşünmek gerektiğini söylüyor. Toplumsal yaşama ait insanlıktan sapmıştır
Robinson. Arzuyu yaratanın aslında “öteki” değilde , ötekinin imgesi ya da ideali olduğunu fark
etmiştir belki de. Yapı çözüldüğü için de Cuma’yı ve Cuma’dan sonra kurtarılan Estonyalı Jaan
Neljapaev’i “öteki” olarak düşünmek doğru değildir. Gücü yettiğince zulümden kurtardığı sessiz
topluluğun üyeleridir onlar.

Cuma ya da Pasifik Arafı’nın kahramanlarını sayarken Speranza adasını görmezden gelemeyiz.
Robinson’un dönüşümler dizisi boyunca simgesel konumunu değiştiren Speranza adası Gilles
Deleuze’un deyimiyle “büyük sağlık”a gidişteki mekan-kahraman. Speranza adası yönetilirken bir
yandan sevilen anneye dönüşüyor. Robinson, mağara bölümünde Speranza’nın iri ve sarsılmaz etine
bir bakla tanesi gibi düşüyor adeta. Bu gerileme döneminden sonra -adamotları bölümünde-
Robinson’un döllediği, kıskandığı sevgili oluyor Speranza . Ona çiçek kızlarını gösteriyor.
Romanın adından da anlaşılacağı gibi hikayedeki esas karakter Cuma. Robinson’un
dönüşümünün rehberi genç adam. Robinson’un adasındaki iki dönemi, Cuma öncesi ve Cuma ile
birlikte olunan dönem diye ayırmak mümkün. Cuma, “yönetilen ada” döneminde sömürge adasının
tek tebaası ve askeri konumunda. Görünüşte Robinson’un bütün yönetme girişimlerine boyun eğiyor.
Fakat onun gözlerindeki kayıtsızlık, Robinson’un uygarlık imgesiyle ilgili kuşku yaratmaya yetecek
kadar güçlü. Bir kere o “kuşku” ortaya çıkınca oyunu yöneten Cuma olmaya başlıyor. Cuma, Robinson
gibi kara dünyasına ait değil; rüzgarla, havayla, fırtınayla ilişkili. Simgeleri ok, uçurtma ve rüzgar arpı.
Robinson kendisini güneşe doğru döndüren değişimi yaşarken Cuma’nın etkisi çok önemli.
Tournier’nin anlatıcısı, Veda Yemeği adlı kitabındaki “Müziğin ve Dansın Efsanesi” öyküsünde
göksel konserle ilgili şunları söylüyordu:
“Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. … yıldızlar, parıltılar ve gezegenler gökyüzünde
mesellerini ve devrimlerini gerçekleştirirken sesler çıkarıyorlardı. Ve gökyüzünde bir tür tatlı, derin ve
kıvanç verici göksel bir konser duyuluyordu ardı arkası kesilmeden: Yer ve gök kürelerinin müziği.”

Tanrı, Adem ve Havva’ya “Müzik ağacının meyvelerini yerseniz göksel kürelerin büyük
senfonisini duymaz olursunuz” dediği halde onlar yılanın sözlerine kanıyorlar. Müzik ağacının

meyvesini ısırır ısırmaz da kulakları tıkanıveriyor. Artık kürelerin müziği duyulmaz oluyor ve üzerlerine
bir cenaze sessizliği çöküyor. Yeryüzü cenneti de böylece bitiyor.
Robinson’un adada yerleştirmeye çalıştığı ekonomik ve ahlaki düzeni yıkan, onu serbest
elementlerin keşfine götüren, yönetilen adanın altına gizlenmiş başka bir adanın varlığını ona
duyuran; kısacası onun başladığı dönüşümü sonuçlandıran Cuma’nın müziği belki de göklerin
müziğini geri getirecektir:

“Doğuştan bir müzik yeteniğiyle bunları, olağan bir müzik aletinin telleri gibi üçüncü ya da
beşinci aralığa göre değil de uyumsuz olmadan hep birlikte çınlayabilsinler diye kimi zaman unison
kimi zaman oktav olarak akort ediyordu. Çünkü bu kendisinin çalacağı bir lir ya da kitara değil, temel
bir müzik aleti, tek yorumcusunun rüzgar olacağı bir rüzgar arpıydı.”

Nalan Arman

Michel Tournier, Cuma ya da Pasifik Arafı, Çev. Melis Ece, Ayrıntı Yay. , 2014.
Michel Tournier, Kutsal Ruh, Çev. Yaşar Avunç, Ayrıntı Yay., 2003
Michel Tourneir, Veda Yemeği, Çev. Mustafa Balel, 2002
Gilles Deleuze, Michel Tourneir ve Başkası’nın Olmadığı Dünya
Spinoza, Ethica, Çev. Çiğdem Dürüşken, Alfa Yay. , 2020

1 Kuramsal bakış : İlgiyle ancak belli bir uzaklıktan izleme. Felsefi irdelemeler içeren derin bakış.
Teori ( Lat. Theoriein ) Bakmak, izlemek kökünden
Theoros : Müdahele etmeden, öğrenme isteğiyle izleyen insan.

2 Conatus : varlığı sürdürme çabası.

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir