AYŞEGÜL BAYAR’LA “P” ÜZERİNE / Münire Çalışkan Tuğ
AYŞEGÜL BAYAR’LA “P” ÜZERİNE
“Sınırlı bir dış dünyaya sınırsız bir iç dünya sığdıracaksam dille hem kendime hem okura alan açmak zorundayım.”
Ayşegül Bayar 2020’de yayımlanan Gece On İki Sancıları adlı öykü kitabıyla Fakir Baykurt Öykü Kitabı Ödülü’ne değer görüldü. İlk romanı Rengini Benden Alan 2022’de yayımlandı ve takip eden yıl Vedat Türkali Ödülleri İlk Roman kategorisinde ilk beş kitaptan oluşan kısa listeye girdi. P adlı öykü kitabı Aralık 2025’te Lando Yayınları etiketi ile okurla buluştu. Biz de bu söyleşiyi P üzerinden gerçekleştirdik.
Kitabının adını duyduğumda kitaplığıma tek harfli bir kitap daha geliyor, dedim. İlki John Berger’in, G. adında genç ve cinsel yaşamı çok hareketli bir adamın hikâyesine odaklanan G. romanıydı. P’de akışkan kimliklere yer vermesi ve onların var olma mücadelesini anlatması ile G’ye akraba bir kitap. Yolu açık olsun.
Söyleşimize kimi yazarların boşluklarda bilgi gizleme, anlatıcının suskunluğunun içerdiği anlam, okuru bu yöntemle kışkırtma, ondaki merakı körükleyip metne dâhil olmaya çağırma yöntemleri üzerine konuşarak başlayalım isterim. Hemingway buna “buzdağı teorisi” der. Aklıma Kafka’nın eserlerindeki savunmasız, güçsüz, çıkışsız K. geliyor. Bilinmezlik içinde debelenen Bay K. Dava ve Şato’yu okurken kurgunun bir parçası oldukça yazarın karakterlerini neden sadece bir harfle adlandırdığını anlıyoruz. Senin öyküler toplamın olan P’de de benzer bir durum görüyorum. Kendini bütünleyememiş karakterler çoğunlukta. Hepsi bir açmazın, çıkışsızlığın içinde debeleniyor. Dolayısıyla içeriği kitabın adında gizlediğini, açık ettiğini mi desem, düşünüyorum. Bütün bu fikir beyanlarından sonra sana sorayım. Neden P?
P öykülerimden birinin başlığıydı, kitaba da adını verdi. Öykü bağlamında konuşursak bu harf, öykünün tüm yükünü taşıyor. Odağı tek bir noktaya çevirse de okuru o noktadan çok, noktanın oluşturduğu düşünceler bütününe yönlendiriyor. P harfine bir gizleme diyemeyiz o yüzden. Odağı ve o odağın kendi içindeki akışkanlığı temsil ettiğini söyleyebiliriz. Aynı zamanda, senin de bahsettiğin gibi “P” okura doldurması için bırakılmış büyük bir boşluk ki bu bilinçli boşluklar öykülerde de var. Sorularla yanıtların arasına giren, yer yer sallantıda olan yer yer ucu görünmeyen köprüler. Dosya geneline bakıldığında P muğlaklığın sembolü olarak da okunabilir. Tüm bunların sonucunda ben, kitabımı okurla buluştururken sözün en küçük yapıtaşı olan harfin temsil gücüne güvendim.
Kitabın ilk öyküsü Fotoğraf Taşıyıcısı sırlarla dolu bir handa geçiyor. Somut bir mekân olan han, ortalıktan kaybolduktan yıllar sonra geri gelen Fotoğraf Taşıyıcısı’nın söz ve davranışları ile kısmen soyut, tekinsiz, gizemli, Kafkaesk bir mekâna dönüşüyor. Ait olma- olamama ikileminde ilerleyen öyküde okura kokular, sesler, imalı susuşlar eşlik ediyor. Deri, toz, küf kokusu, tezgâh camekânlarından yükselen baba kokusu; fısıltı, uğultu, şırıltı, gürültü halinde duyumsanan, uçan, geçmişten gelen sesler… Geçmişle bugün arasında gidip gelen karakter, hanın rahminde kendini yeniden doğurduğunu söylüyor. Kimse konuşmayınca, onu görmezden, duymazdan gelince karakter de susuyor ve eyleme geçiyor. “Ben de uçuruyorum sesimi, hadi bakalım! Kimin sesi daha çok uçacakmış, görürüz.” Bu bir tehdittir aslında, okura da ipuçları verir. Anlatılanlardan çok susulan, eksiltilen, boşluklarından güç alan öykü bizden aktif bir okurluk istiyor.
Ne dersin, öyküde derinliği oluşturan yazarın sustukları mıdır? Kahramanın oradakilere “Babalarım” diye seslenmesi bana, hanın otoritenin bir sembolü olduğunu, handan çıkan karakterin “Hep aranızdaydım zaten” diyerek fotoğrafı yırtıp hana dönmesi de otoriteye, bildiklerini bilmezden gelip susanlara karşı isyanı çağrıştırdı. Bu konuda yazar ne der acaba diye düşünmeden edemedim.
Fotoğraf Taşıyıcısı dosyamın iskeleti aslında. Diğer öyküleri tetikleyen de onlara yön veren de o oldu. İçimdeki isyandan beslenen, imgesel olarak yoğun bir öykü. Bu isyan, çocukluğumun büyülü mekânları olan hanların bende bıraktığı izlerle birleşti ve “Han” her birimizi kuşatmış olan o otorite baskısının bir patlama noktası oldu. Karakterin “Babalarım!” diye seslenişi… Çok güzel bir yerde durdun, burada biraz konuşalım: Baba, otoritedir elbet. Ataerki. Öyküde bu düzenin yerini han ve oranın esnafı alıyor. Karakter, baba yerine koyduklarıyla yüzleşiyor ve kendini hatırlatmaya, yıllar sonra, yeni (gerçek) haliyle kabul görmeye çalışıyor ama hana hâkim olan tek şey suskunluk. Kaçamak bakışlar, imalar, kestirilip atılan sözler… Karakter de konuşamaz oluyor onlarla birlikte. Karakterin dil tutulması, öyküye bilinçli boşluklarla yansıyor. Bu boşluklar, okurun düşünce alanı. Bu alanın genişliği iyi ayarlandığında okur da anlam üretmeye, metne dâhil olmaya başlıyor elbette. Bir de karakterin sesinin renginde açığa vurduğu bir şey var ki o da aidiyet ihtiyacı. Çaresiz bir tınısı da var bu öykünün. Babanın çocuk üzerindeki rolü, çocuğun gözünde kazandığı anlam, sığınma ihtiyacı… Bizimki gibi toplumlarda baba kapanmayan bir yaradır. Yaranılmak istenendir. Ulaşılmaya çalışılan, bir yandan nefret bir yandan sevgi duyulan. Öykünün bilinçaltında bu çelişki var aslında. Metin kendini durağanlık ve suskunlukla dökerken bir yandan çığlık çığlığa bağırıyor.
Var Olanlar çoklu okumalara açık, derin bir öykü. Karakterin bedeni ve duyguları herkesin makbulüne, budur’una aykırı olduğu için üzerinde çok göz, kulağında gereğinden fazla ses var. Yalnız, mutsuz, kaça kaça yaşıyor. İki ayrı dünyası var, o bu iki dünyayı da seviyor aslında. Var olma- olamama, görünür ya da görünmez olma, isimsizlik, kimliksizlik, kendi kimliğini oluşturmaya çalışırken toplumun sınırlarına çarpıp parçalanma, görünmez olma, her şeyden kaçmayı yeğleme, kendisi gibi olanlarla buluşma, paylaşım ve birlikte çözümler üretme… Ayrıksı imgeler ve sezdirmelerle ilerleyen bir öykü.
Ayşegül Bayar bu öyküde toplum normlarının dışında kalıp kendine ve başkalarına çarpa çarpa kanayan, kimliği yok olmaya yüz tutan kişileri öykü aracılığıyla görünür kılmaya mı çalışıyor? Öykünün adı da buna kapı aralıyor sanki. Sen bize “Siz ne kadar yok saysanız da onlar vardır ve toplumun birer bireyidir. Acı çekerler, kanarlar, yalnızdırlar, görünmezdirler ama vardırlar” mı diyorsun?
Sevgili Münire, bu tespitlerini alkışlıyorum. Evet, öykünün adı bile tek başına “Biz varız” diye haykırıyor. Öykünün, her ikisi de norm dışı olan iki karakteri var ve anlatı, göz önünde-görünmez olmak zıtlıkları arasında konumlanıyor. Cis-heteronormatif sistemin dayattığı normları reddeden, var oluşunu özgürce ortaya koyan bireyler toplumsal ceza mekanizmasının iki ayrı silahıyla yaralanıyor. Bir yanda nefretin açık ifadesi, sözlü-fiziksel şiddet, diğer yanda bilinçli görmezden gelme, yok sayma. Bir de bu atmosfer neticesinde oluşan “Görünmemeliyim” durumu var. Öykü karakterlerinden biri, diğerinin aksine bu “Görünmemeliyim” durumunda yaşıyor işte. Görünmezlik bir süper güce mi dönüşmüş, ardına sığınılan bir bariyere mi, bir mezara mı, bu bir tercih mi yoksa zorunda kalma meselesi mi, bir süre sonra bireyi hayata karışma arzusundan tamamen mi kopartır, kabule yanaşmayan bir sistemde kimlikle barışık olmak mutlu olmak için yeterli midir? Okuru bu iki karakter üzerinden ötekileştirme biçimleri ve bunların sonuçlarına dair biraz olsun düşündürebilirsem ne mutlu bana.
Özgür Apartmanı, Daire Üç’te, büyükşehirden kaçan akademisyen Suna ile küçük şehrinden kurtulmak isteyen ancak babasının çizdiği çemberi kıramayan öğrenci Beşir’in hiçbir zaman kesişemeyecek, sonsuza kadar yan yana, birbirine paralel uzanacak öyküleri anlatılıyor. Öyküde iki ayrı mekânda ilerliyor okur. Biri Suna’nın zihni, diğeri Beşir’le iletişim halinde olunan dış mekânlar. Ayna, kurt, kar ve tren imgeleri anlatımı güçlendiriyor. Bu öyküde de olduğu gibi öykülerini çoğunlukla iç konuşmalar ve bilinç akışı teknikleriyle örüyor, bireyin iç dünyasını deşiyorsun. Açmazları ve çıkışsızlığı ile bunalan bireyin sık sık başvurduğu iç konuşmalar ve bilinç akışı, nesnel dünyanın yükünden kurtulmak için bir kaçış mı yoksa onu sürekli içinde taşımak mı, diye sormak istiyorum.
Kendimden yola çıkarak konuşacak olursam, kaçış değil aksine onunla birlikte yaşayıp şekillenme durumu. Edebi metinde bilinç akışı içsel bir yolculuğun ifadesiyse, bu yolculuk, bilhassa sanata gönül vermiş, sanatla sesini bulmuş kişilerin hayatında da asla bitmez, bitmemeli. Yine kendimden örnekle devam edeceğim, dışarıya sıkışmışlık olarak yansıyan şey içeride kalabalık ama sonsuz hareket kabiliyeti sunan, uçsuz bucaksız bir alan. Kişinin, yapının (var oluş-benlik-düşünce) çekirdeğine dek inip orayla da yetinmemesi, çekirdeği parçalayıp onun içindekini görme arzusu. Bazen de yorgunluk. Tıpkı Suna’da olduğu gibi. Suna yorgun ama derdi dinlenmek değil. Derdi ilerlemek, akışa kapılmak, her yarında bir önceki günü sıfırlayarak, belleği yitire yitire ilerlemek. Bu yüzden Beşir’e tutunuyor. Bir bakıma geçmiş travmasına tutunuyor, onu kutsuyor, Beşir’in bedeninde bir metamorfoza tabii tutuyor onu. Yazarın yaptığı da tam olarak budur belki.
Bir Aziz Bir Ben oldukça girift bir öykü. Aziz ve Ekber tek yumurta ikizi kardeşler olarak düşünülebileceği gibi biri diğerinin alter egosu olarak da okunabilir. Jungyen bir değerlendirme ile “gölge-persona” ilişkisi. Karakter adları (Pervane, Ziya, Ekber, Aziz ) da okura yön gösteren seçimler bence. “Zaten bütün Pervaneler Ziya Efendiler tarafından ölür.” “Onu öldüreceklerini sandılar ama artık ben varım. Tek ve biricik Pervane” cümleleri okur için kilit işlevini üstleniyor.
Öykünün izleği için, “cinsiyet kimliğinin alter ego aracılığıyla dışa vurulması” diyebilir miyiz? Sen bu karakteri kurgularken şiddet, aile, toplum ve içsel bölünme arasında nasıl bir denge kurdun?
Öykülerim hak arayışını, mücadele ve isyanı karakterlerin iç dünyalarında başlatır, oradan dışarıya taşır ve yayılımına katkı sunmayı hedefler. Bu öyküyü de bir ayağı iç dünyada diğeri meydanlarda olan coşkulu, bin kollu, bin gözlü bir deve benzetebiliriz. Ekber ve Aziz’in tek yumurta ikizi olmaları ve birbirlerine tıpatıp benzemeleri, öyküye ikiz metaforu üzerinden geniş bir alan açtı. Senin tespitindeki gibi, Jung’un dört arketipi üzerinden ilerleyen, self aşamasıyla tamamlanan bir öykü bu. Okura büyük bir özgürlük tanıdım burada. İkizlik olarak da okunabilir, alter ego olarak da. Tabii bunlar işin teknik kısmı. Bir de yoğun bir hissediş var bu öykünün yazılışında. Toplumun incittiği bireyler, yanlış yaşanan hayatlar, buraya bu bedene ait değilim, duygusu… Bilmeyenin hep dışarıdan baktığı, ancak sonuçlarını görebildiği şeyler bunlar. “Zaten bütün Pervaneler Ziya efendiler yüzünden ölür.” Bu önerme dengeyi kuruyor bir bakıma. Bir Pervane var, içeride, burada, her yerde; bir de onu yok etmeye çalışan toplum. Öykü senin de yazdığın o cümlelerle toplumcu yanını açığa vuruyor.
Pembe, Çek Şu Pimi adlı öyküde Perçem Efendi ile tanışıyoruz. Düşünceleri okuyan, zamansız kanunlar uygulayan, sopası sağlam, çocukların gözlerine bantlar çeken, kadınları asması delikanlıları bozması ile ünlü Perçem Efendi. Onun şerrine karşı susulmalı ve göze batılmamalıdır. Öyküdeki erkek karakterler durağandır, köşe başlarında ve kahvelerde söylemleri ile kaosu büyütürler, kadınlar ise gözü kara, paylaşımcı, cesur, eylemsel, cıvıl cıvıl, heyecanlı ve umutlu. Bunu öykünün masalsı sonunda daha net görürüz.
Ne dersin, öyküdeki Perçem Efendi kimdir, kadınları içine çekip onları yükselten bulut neyin simgesi?
Perçem Efendi Mahallesi’nin resmine baktığımızda, onun eril iktidar tarafından ele geçirilmiş bir mahalle olduğunu anlıyoruz. Ama bu eril iktidarın arka planında, mahalleye renkleriyle saldıran, mahallenin çarkına çomak sokmak için can atan kadınlar var. Tüm o üşengeçliğine rağmen Nurcan bile boş durmuyor, içinde öfke biriktiriyor. Erkeklerin aktif rol üstlenmek şöyle dursun, tamamen oyun dışı bırakıldığı bir öykü bu aslında. Ve mahallenin üzerini kaplayan o bulut… Kurtarıcıymış gibi durmuyor. Tehdit de etmiyor. Ne yapıyor o zaman, amacı ne? Mahallelinin farklı şekillerde yorumladığı, kimini endişelendiren kimini öfkelendiren o bulut, Perçem Efendi kadınlarının, dayanışmanın ruhu aslında. Her kadının içinde, er ya da geç açığa çıkacak olan o “yeni hayat inşa etme” potansiyeli.
Spiral’de silindirik bir pasaj, camları sarsılan bir vitrin, gelinlik giydirilmiş bir manken ve ona bakan genç bir kadını görürüz. Kadın, mankenin gözlerine bakar. Bu gözler birer solucan deliğini andırır. Göz olup açıldıktan beri görülmemesi, yutulmaması gereken çok şey yutmuşlardır. İzleyen kadın, sonunda camekânı kırıp mankeni soyar, çırılçıplak bırakır. Mankene sarılır, onu öper. Bu arada pasajın ortasındaki ağacın kesilmesiyle geride kalan kütüğün üzerinde tavla oynayan iki adam vardır. Genç kadın bir yandan da onları izler. İkide bir zar dışarı fırlar. Adamlar etrafta dolanıp zarları aranır.
Sarsılan vitrin camı, vitrindeki gelinlik, spiral, zar ve çarşaf. Bunlar öykünün dokusu içinde belli bir duruma karşılık gelen imgeler. Her öyküde olduğu gibi bu öykü de iç dünyanın dışa vurumu bir anlamda. Kafka “Sanat, iç dünyanın dışa vurarak nesneleşmesidir. Bu görünmez evreni görünür kılmaktır” der. Sen bu öykü ile neyi görünür kılmak istedin?
Spiral de okuru içsel bir yolculuğa çıkartıyor ama burada, bu yolculuktan daha önemli bir konuya değinmek istiyorum ki o da öykünün sözü. Spiral’in mesajı keskin. Bu öykü, tam anlamıyla bir ‘Aile Yılı’ protestosu. Karakter mankeni gelinlikten kurtarırken kendini de heves etmediği, korktuğu, güvenmediği bir kurumdan kurtarıyor. Karnındaki geceyi (toplumun travma boyutuna getirdiği gerdek gecesi) düşürüyor ve kendini kadını aşağılayan örf-âdetlerden sıyırıyor. Tavla oynayan erkeklere gelince… Bilekleriyle övünürken zarları durmadan dışarı atmaları, yüksek sesle dışarıya rahatsızlık vermeleri ve en sonunda zarlarla birlikte kendilerini de kaybetmeleri herkese bir şeyler hatırlatacaktır sanırım.

Gelelim kitaba adını veren öyküye. Gerçeküstü atmosferde yaşanan bir aşkın öyküsü P. Kitabın adının büyüsü bozulmasın diye içerik vermiyor, bu öykü ile ilgili olarak kendime yasak getiriyorum. Sadece aşkın sonsuzluğu istediğini düşünerek Nietzsche’den ödünçleme yapıyorum: “ Aşk yıkım ister.” P ile ilgili olarak söz sende.
Aşk ne zaman aşktır, kimlerin arasında var olursa, hangi kimliğe yönelirse aşktır? Patriyarka ve heteronormativite bu sorulara çağlar önce eksik, hatalı, taraflı ve politik yanıtlar vermiş. O yanıtlar hâlâ ortalıkta dolaşıyor, can yakıyor, bunalıma sürüklüyor… Senin getirdiğin yasağa uyuyor, ben de öyküden çok bahsetmiyorum ama şunu söyleyebilirim: P aşka istediği yıkımı verip onu yeniden inşa ederken alternatif yanıtların da doğal olarak var olduğunu göz önüne seriyor.
Çünkü Biz bir dönüşüm öyküsü. “Her kim ki delicesine bütünleşmek istediği bir figürü bedenine kazıtırsa o figüre dönüşürmüş” cümlesi ile açılıyor öykü. Her dönüşüm sancılıdır ama imkânsız değildir diye düşündürüyor okura. Öykünün iç konuşmalarla ilerlemesi bana Levent Karataş’la P üzerine yaptığınız söyleşide söylediğin şu sözleri anımsattı.
“Benim metinlerim iş başında metinler değildir. Bir doktor, bir tersane işçisi; onların bir günü, ya da bir vapurun iskeleye yanaşma biçimi… Belki içimdeki o uçsuz bucaksız evreni, dışarıdaki hayata tercih etmemden kaynaklanıyordur bu.”*
Bu bağlamda öyküde içerik ile dilin bütünleşmesini nasıl değerlendiriyorsun? İç dünyanın ağırlık kazandığı anlatılarda dil, temayı taşıyan bir araç mı yoksa başlı başına kurucu bir öge mi?
Öyküyü canlı bir organizmaya çevirdiğini düşündüğüm dil, anlatı dünyamın omurgasıdır. Konuyu, kurguyu, atmosferi ve karakterlerimi dili kullanarak güçlendiriyor, söyleşinin başında sözünü ettiğimiz o boşlukları, anlam çeşitliliğini ve katmanlı yapıyı dille veriyorum. Okuyucuyu içine alan, yaşayan, hissettiren bir atmosfer kurmak istiyorsak, dilden daha muazzam bir aracımız yoktur. Dolayısıyla öykülerimde dil ve içerik, birbirinden kopartılması mümkün olmayan unsurlara dönüşüyor. Olaya değil duruma yönelen, zamandan kopup mekânların, bedenlerin hafızasına sığınan ve durmadan içeriye dönen yani kendi deyişimle” iş başında” olmayan öykülerimde dil tek kurucu olmasa da metnin matematiğini formüle eden öğe oluyor. Her şeyi dile yaslamak söz konusu değil elbet ama sınırlı bir dış dünyaya sınırsız bir iç dünya sığdıracaksam dille hem kendime hem okura alan açmak zorundayım. Çünkü Biz’e gelecek olursak, kendini keşfetme sürecinin sancısı üzerine yazılmış bir dönüşüm öyküsü. Karakterin depresif hali, yaşadığı panik ve sürecin tamamlanmasıyla gelen rahatlık…
Biz Marikalar, sözü kendiliğinden kadın cinayetlerine getiren bir öykü. Ne yazık ki anıt sayaçların sürekli kayıt yaptığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu cinayetlerin nedenleri, niçinleri, çözüm önerileri değişik platformlarda çokça tartışılıyor. Biz konuya edebiyat bağlamında bakalım istiyorum. Kadın cinayetlerini konu edinen metinlerin toplumsal farkındalık yaratmada nasıl bir işlevi olduğunu düşünüyorsun? Sana bu öyküyü yazdıran neydi?
Burada romantizme kapılmadan, gerçekçi bir yanıt vermek isterim. Evet, edebiyatın dönüştürücü gücü vardır, her dönemde oldu ama bu tek başına yeterli mi? Hepimizin bildiği gibi her çağ kendi edebiyatını üretir, metinler mevcut yaraya yönelir ancak okundukları takdirde değerlidir bu. Dolayısıyla önce, okuma alışkanlığı edindirmek için el birliğiyle çalışmalıyız. Bir diğer dikkat edilmesi gereken husus da yaraya parmak basma biçimimiz. Kadını çekip çıkartacağı yerde çaresizlik içinde gösteren, sadece ah vah eden metinlerle yol kat edemeyiz. İçimizdeki güç bazen bir karakterin ufacık ama cesur bir hamlesiyle tetiklenebilir.
Söyleşi, için teşekkür ederim. P’nin kendini tamamlaması ve okurunu bulması dileğiyle.
(*https://www.edebiyathaber.net/aysegul-bayar-kaya-pdeki-oyku-basliklarina-zihnimin-siirsel-kodlamalari-diyebilirim/ )
Daha fazla Panzehir kitap söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

