21.YY. Oyunu

‘Patlamış mısırlarınızı ve içeceklerinizi alıp yerlerinize oturun.  Film başlıyor’

‘Böyle bağıracaksın’ dedi, adam.

Soytarı elindeki, çana vurup onun söylediklerini tekrarladı.

‘Hayır, olmadı’ dedi.

Soytarı çana tekrar vurdu, yeniden söyledi.

Adam kızdı, sağ gözü seğirdi.

‘Akılsız soytarı, heyecan uyandıracak bir şeyler söyle. Yaratıcı ol’ dedi ve gitti.

Soytarı gözlerini kapadı, izlemediği oyunu, izlemiş gibi çığırtkanlığa başladı.

‘Duyduk duymadık demeyin! Gelecek burada. Haydi! Oyunumuz başlıyor. Asilzadeler içeride, karınları tok ve güvende, hepsi uzaktan geleceği seyirde. Siz de onlara katılın. Nefeslerinizi tutup yerlerinize oturun! Yirmi birinci yüz yıl oyunu başlıyor’

Soytarının çığırtkanlığı işe yaradı. İskemleler doldu, oyun başladı.

Kral kraliçeyle sahneye geldi. İki nöbetçi aralarında konuştu. Onlar gitti, şişko bir aşçı hizmetçinin beline sarıldı. Koro şarkılar söyledi. Seyirciler kızdı, yuhalamaya başladı. Çadırdakiler hep bir ağızdan, ‘Yirmi birinci yüzyıl oyunu’ diye bağırdı. Oyuncular ne yapacaklarını şaşırdılar, kalabalıktan korkup, kaçtılar. İskemlelerinden kalkanlar, ‘Soytarı! Soytarı!’ diye tempo tuttular.

 Adam dışarı çıktı, yerde oturan soytarıyı ayağa kaldırdı ‘Akılsız soytarı ne işler açtın başıma’ dedi. Onu kulağından tuttu, çadırın arkasından içeri getirdi. Tekmeledi, sahneye itti. Herkes ayağa kalktı,  alkışladı. Alkışlar bitince adam, ‘Başla hadi’ diye seslendi. Soytarı anlamadı, önce adama sonra seyircilere baktı. Arka sıradan biri, ‘Geleceği seyretmek istiyoruz’ diye bağırdı. Kalabalık onu cesaretlendirmek için yeniden alkışladı. Soytarı dışarıda söylediklerini tekrarladı, sustu. Adam sahnenin arkasından, ‘Devam et’ diye seslendi. Soytarı bağdaş kurdu, yere oturdu. Püsküllü şapkasını çıkardı, çana vurdu. Saçı uzun, kocamış bir derviş oldu.  Kafasını göğe kaldırdı, gözlerini kapattı. Karanlık çöktü, sesler kesildi.

Derviş çanı ters çevirdi. İşaret parmağını çanın içine sokunca, parmağı mürekkep oldu.  Havaya ‘ bundan yüzlerce yıl sonra’ yazdı,  ‘Okuyabiliyor musunuz?’ diye sordu. Okuryazar olanlar bile ‘Hayır’ dedi.

Derviş parmağını bir kez daha çana batırdı, ayağa kalktı. Seyircilere sırtını, perdeye yüzünü döndü. O önde seyirciler arkasında kaldı.

Yeniden yazdı. ‘zinisrilibayuko idmiş’

Herkes korktu, kargaşa oldu. Ayaklarını yere vurdu, hepsi sustu. Tekrar yazmaya koyuldu.

arnos lıy ecrelzüy nadnub

ralkacalığad anınay rib reh nınaynüd ,pılağoç zınıralmuhot

ralkacaruk reltnek zıskacub zusçu

ralkacayaşay adralaro ,pıkıç elrelnevidrem eğög nedrey

Derviş yazdığı elini yere indirdi, omzunun üzerinden, arkasında kalan seyircilere baktı. ‘Okuyabildiniz mi’ diye sordu. Hepsi başını öne arkaya salladı.

ralkacakab nadaro ayaynüd pıkıç aralzıdlıy

nıralmasser ilkenetey ne

enirezü nıralmac ev nıraltığak ,ınığacayamapay acralya

relkecedemser ibig ığıttaray nınırnat

Derviş bir eliyle yazdıklarını, diğer eliyle alnından akan teri sildi. Yazmaktan yorulunca seyircilere yüzünü döndü. Yere oturdu, konuşmaya başladı.

Sular evlerinin içinden akacak. Onlar uyurlarken, demir elli kazanlar çanaklarını ve kıyafetlerini yıkayacaklar. Geceyi gündüz, uzakları yakın edecekler. Denizlerin dibinde yüzecek, köstebek gibi yerin altında yol alacaklar’

Derviş konuşmasına ara verdi, soluklandı. Pabuçlarını çıkarıp kenara bıraktı. ‘Dünyada olan tüm bilgiyi birkaç bitin sırtına yükleyecekler. Doğmamışı doğmuş gibi görecek, ölenden aldıklarıyla, ölmemişi yaşatacaklar’ dedi, yutkundu. Yerdeki şapkasını alıp konuşmasına kaldığı yerden devam etti.

‘Kendilerini duvarların arasına hapsedip oralarda boğulacaklar. Bencillikleri ve hırsları yüzünden, hiç bir şeye saygıları kalmayacak. Gözlerinizin gördüğü ve göremediği, sizden kalan ne varsa, hoyratça savurup yok edecekler. İçecek suları da nefes alacak havaları da kalmayacak. Merhametleri bitecek, insanlıklarını kaybedecekler’

Derviş başını kaldırdı, seyircilere baktı. Kalabalığın arasından biri ‘Pis büyücü!’ diye, bağırdı. ‘Söylediklerin doğruysa bize onları göster’ dedi.

Seyirciler adamın dediklerine kandı, dervişe bozuk para fırlattı. Orta sıradan tombalak bir kadının attığı bozuk para dervişin kafasına geldi. Derviş cebinden siyah bir mendil çıkardı, başındaki kanı sildi.

‘Bunu istediğinizden emin misiniz?’ diye sordu.

Seyirciler hiç düşünmeden ‘Evet’ dediler.

Derviş gönülsüzce, gömleğinin içinden görünmez şeyler çıkarıp, havaya bıraktı. ‘Onları görüyor musunuz’ diye sordu. Kalabalık ‘Hayır’ deyip kahkahalar attı. O sırada, nereden geldiği bilinmeyen beş kuş, çadırın içinde uçmaya başladı. Derviş, ‘Bundan yüzlerce yıl sonra’ deyip sustu. Seyirciler üzerlerinde uçan kuşlardan rahatsız oldu. Kuşlar uçmayı bırakıp dervişin yanına kondu. Derviş ayağa kalktı, ‘Onları duyuyor musunuz’ diye sordu. Seyirciler, ağızlarında beş bilye, beş yaşında beş kuşun konuştuklarını işitip korktu.

Kırmızı bilyeli kuş, ‘Ben yoruldum’ dedi. ‘Ben de’ dedi, yeşil bilyeli. Mavili ‘Ben eve gitmek istiyorum’ dedi. ‘Bizim evimiz yok’ dedi diğerleri. Beyazlı ağlamaya başladı. Sarı bilyeli, onun karnı acıktı dedi. ‘Bizim de’ dedi öteki.

Kuşlar susunca, derviş konuştu.

‘Bundan yüzlerce yıl sonra, beş yaşındaki bu beş kuş, bilyeleri ağızlarında, yürümeye başlamışlar. O geceyi bir dağın eteğinde geçirmişler. Hepsini düşlerinde anneleri öpmüş, babaları ellerinden tutmuş.

Uyanınca kurumuş ekmekleri yalamışlar. Öğlene kadar uçup bir köyün yakınına konmuşlar. ‘İnsanlar iyidir’ demiş içlerinden biri. ‘Evet’ demiş diğerleri. ‘Bizi sevecekler, bizim onları sevdiğimiz gibi’, demiş mavili. Minik adımlarla, köy meydanına kadar gelmişler. Meydanda kimsecikler yokmuş.  ‘Nerede insanlar’ demiş beyazlı. ‘Belki bizden korktular’ demiş kırmızılı. ‘Biz çaresiz muhacir kuşlarız, bizden neden korksunlar’ demiş yeşilli.

Bu sırada, kapılar kapalı, kilitler takılıymış. Birkaç yüz hanelik köyde, milyarlarca göz beş kuşu seyirdeymiş.

Beş kuş akşama kadar beklemişler. Kimsecikler görünmeyince, seslenmeye başlamışlar.

‘Amcalar biz geldik’

‘Teyzeler bizim karnımız çok acıktı’

‘Kardeşler bilyelerimizi size verelim’

‘Bizi içeri alın, kapıları açın’

Yedi milyar köylü, sıcak evlerinin camlarından onları izlerken, güneş yere inmiş, gök gürlemiş. Işıklar sönmüş, hepsi uykuya dalmış. Gece olunca da koca köyü sel basmış.

Kanatları kırık sular içinde,

Ağızlarında beş kurşun bilye,

Beş yaşında beş çaresiz kuş,

Sığamadan kimsenin evine,

Göçüp gitmişler başka yerlere.

Köylüler uyanınca pir pak olup koşmuşlar cennetten yer ayırtmaya, kimi oraya, kimi buraya. Mabetlerinin kapısında her birini birer melek karşılamış. Sözü uzatmadan kulaklarına şunları fısıldamış, ‘Korktuğunuz oldu, cennet doldu. Beş kuş sığmamışsa evinize, varın gidin işinize’

Dervişin sesi birden boğuldu, sustu. Yerdeki ölmüş beş kuşu birer birer avucuna aldı, öptü. Öptüğü kuşları yavaşça gömleğinin içine gömdü. Ayağa kalktı, çana vurdu. ‘Hala evlatlarınızı görmek istiyor musunuz?’ diye sordu. İçlerinden bir adam öfkeyle ‘Hayır’ dedi. ‘Tanrıyı kızdırıp yaşatamamışlarsa zavallı kuşları, görmek istemeyiz onları’ Seyircilerin hepsi aynı şeyleri söyleyince,

Derviş sırtını onlara, yüzünü perdeye döndü. Sahnenin ortasına geldi, durdu. ‘Ama onlar sizi izliyorlar’ dedi.

Film bitmeden makinist filmi kesti. Perdeye kocaman bir son yazısı düştü. Işıklar yandı. Deri koltuklarda sevgililerine sarılanlar ayrıldı. İzleyiciler arkaya dönüp, makinistin olduğu yere doğru homurdandı. Orada küçük bir pencere açıldı.  Kıllı bir yüz seyircilere uzandı. Bir şeyler söyledi, gürültüden duyulmadı. Salon sessizleşince tekrar söyledi, ‘Filmin devamı dışarıda, patlamış mısırlarınızı ve içeceklerinizi bitirmeden çıkın gidin hadi’

“Hava kararıyordu. Köşeden, ellerinde patlamış mısırları ve içecekleri olan iki kişi göründü. Biri diğerine bir şeyler anlatıyordu. Diğeri de başını sallıyordu. ‘Bana kalırsa film biraz karışıktı’ dedi biri. ‘Bazı yerlerini anlamadım’ ‘Canım’ dedi diğeri, ‘Sonunda beş kuş öldü işte’ ‘Aptal’ dedi öteki, ‘O kadarını biz de anladık’”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.