Nihan Feyza Lezgioğlu

YOL NOTLARI (11)

Uzun zaman sonra güneş açtı. Böyle havalarda metroyu sevmiyorum hiç. Yeryüzünü görmeden, güneşi hissetmeden geçen her an bir şeylere yazık ediyoruz sanki.

Sekiz vagonlu bir tren bekliyoruz. Ardı sıra, pazar arabası sürükleyen bir kadın bağıra bağıra konuşuyor peronda. Karşıdakinin anlaşılmayan sesi geliyor uzaktan; kulakları iyi işitmiyor diye hoparlör gibi kullanıyor telefonunu kadın. “Ben hayatımda öyle güzel çocuk görmedim” diyor. Kimdir, neyidir meçhul. Belki torunu. İnsan ancak kendinden bir parçaysa böyle içten, coşkuyla övebilir birini ya da bir şeyi.

O an İkiye Bölünen Vikont’ta “…dönmesi için sabırsızlandığımızdan değil, bir şeyler bekliyor olmak için yapardık bunu” diyen Calvino geliyor aklıma ve bana, her şeyin -çoğu zaman öyle görünmese de- aslında bizimle ilgili olduğu gerçeğini düşündürüyor. Dünya üzerinde ne varsa hepsinin merkezine öyle ya da böyle kendimizi koyduğumuz, bize bakan en az birkaç veçhesini ısrar kıyamet bulduğumuz; iyiye, kötüye ve daha nicesine karar veren olduğumuz  o yapay evreni düşünüyorum. Bu evren bana göre, hayatta kalma içgüdüsüyle de salt bencillikle de açıklanabilir pekâlâ. Ya da çoğu zaman olduğu gibi, bütün varsayımları çürütür şekilde, ayrı yollar öngörülemeyen bir noktada birleşiyordur. Hangi ihtimal doğrudur bilinmez. Aslında önemli de değildir. Çünkü körelmiş iradelerimizin bunda payı olmadığını bilmek de hepsinin salt bencillikten kaynaklandığını fark etmek de insan türüne duyduğumuz ve zaten her geçen gün azalmakta olan saygının biraz daha yitmesine neden olacaktır ancak. Bir Düğün Gecesi’nde de “Allah kahretsin! Yeniden önemsemeye başladılar kendilerini” diye yazmıştı Adalet Ağaoğlu. Böyle söylüyordu Tezel. Bu bitmek bilmez döngüyü yakınlarda Calvino’da da okudum işte.

Pazar arabalı kadın ya konuşmaktan sıkıldığı için ya da anlatacakları bittiğinden, aceleyle kapatıyor telefonu.

“Hadi ben metro bekliyorum şimdi. Görüşürüz.”

Biraz sonra tren geliyor. Tıklım tıklım yine. Zar zor giriyoruz içeri. Kadının elindeki de ağzına kadar dolu tabii. Onun kendine ve peşi sıra sürüklediği arabasına, hava moleküllerinin bile barınamadığı bu vagonda inatla yer arayışını seyrediyorum. Kalabalık metrolarda yolculuk yaparken kullanmaktan imtina edilmesi gereken şu iğneleyici “müsaade eder misiniz” sorusuyla birilerini itiyor, sıkıştırıyor. ‘Hayatında öyle güzel çocuk görmeyen’ kadın bu metropol kaosunu inadıyla dindirebileceğine inanıyor gibi. Her şeyin merkezinde ve en iyisine layık olan (!) diğer yolculardan alt tarafı birazcık anlayış bekliyor. Önüme dönüyorum.

Geçenlerde okumuştum; Dünya, tahminen yüz on yedi milyar insana ev sahipliği yapmış bunca yıl ve yine verilere göre, bugün onların sadece yüzde yedisi yaşıyormuş. Bunları düşününce hayatta herkesin kısacık bir an görünüp kaybolduğunu, birkaç saate çürümeye başladığını, üç beş seneye unutulduğunu, bıraktığı boşluğu sayısız muadilinden birinin kolaylıkla doldurabildiğini kim bilir kaçıncı kez fark ediyor insan. Bütün bu tantanayı anlamlandıramıyor o zaman. Sonra yine unutuyor hepsini.

 

Daha fazla anlatı okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir