ULUCANLAR GECESİ VE KALDIRIMDAKİ ANNE / Furkan Kılıç
ULUCANLAR GECESİ VE KALDIRIMDAKİ ANNE
Bir Sokağın Anatomisi
Ulucanlar gecesi, kendi kalbini yiyen devasa bir ejderha… Binaların betonarme suratları, asırlık suskunluğunu haykırıyor sokaklara. Gündüzün aydınlık yalanları, yerini çoktan bırakmış gecenin zifiri gerçeklerine.
Fotoğrafını çektiğim koltuk, sokağın ortasında unutulmuş bir tabut gibi beklemekte. İnsanların tüketip sokağa kustuğu bir yalnızlık abidesi adeta. Ben, koltuk ve kimsesizlik. Kimsesiz, sahipsiz, amaçsızca… Herkesin geçip gittiği yollarda öylece bekleyen köhne bir eşya. Bir bekleme odasıdır koca dünya; hepimiz kendi sıramızı bekliyoruz kuytu köşede. Kaldırımların her bir çatlağı, bu mahallede yaşanmış binlerce acı. Sokaklar, çöplerin veyahut sadece bazılarına göre çöp diye nitelendirilenlerin sahnesidir artık. Gecenin rahminden doğmuş bu kirli koltuk.
Gündüzün yırtık perdesi ağır ağır kapandı. Gündüzün insanları, uykunun sahte koynuna daldı. Sokaklar asıl sahiplerini ağırlıyor şimdi: Apartman önlerinde kümelenen sessiz gölgeler. Çekirdek kabuklarını sokağa tükürerek zamanı öğüten yorgun kadınlar. Karanlığın duldasında tütün saran sıska delikanlılar… Annelerinin nefesinden sakındıkları dumanı, hoyratça üflüyorlar geceye. Hepsi bu devasa tablonun eksik birer fırça darbesi. Şefkat menzilinden uzakta, kuytu gölgelere sığınmış o gençler; cılız bedenleri titremekte. Parmaklarının arasında tüten zehir, ciğerlerinde kopacak isyanın ufak bir provası aslında. Annelerinin görmediği zifiri kuytulardalar; gizli saklı çekilen her nefes, baba otoritesine karşı cılız bir başkaldırı. Az ötede, duvarlara yaslanmış mahallenin ağır abileri… Bakışları karanlığı delen zıpkın. Hayatın sillesini yemiş bu adamlar, nasırlı ellerinden süzülen ter damlalarına bakarak sokağın nabzını tutuyor. İnsanın gece boyu verdiği ağır varoluş savaşı, tam da bu sokaklarda cereyan ediyor. Kaldırım taşları, bu amansız savaşın en sessiz cepheleri.
Saat tam yirmi üç sıfır yedi. Otuz üç saniye. Zamanın boynuna geçirdiğim yağlı bir ilmekti bu an. Deklanşöre bastım. Karşımda asfalta kök salmış koltuk; tek başına, terk edilmişliğin hüzünlü bir anıtı. Çevresindeki binalar, her an üstüne yıkılacakmışçasına ağırbaşlı duruyor. Gözlerimi kıstım; bu manzaraya karşı okkalı bir sigara yaktım. Sigaranın kızılı koltukta izmarit yanığı. Bu koltuk, vaktiyle üzerinde nefes almış sayısız yorgun bedenin hayaletini barındırıyor süngerlerinde. Bir zamanlar sıcak bir odanın başköşesini süslerken, şimdi sokağın merhametsiz soğuğuna terk edilmiş. Eşyaların da bir ruhu olduğuna inandığım hiçte nadir olmayan anlardan biri. İnsanlar eşyaları tüketirken, aslında kendi insanlıklarını da içten içe çürütüyor. Çocukken de böyleydim yastığımı hiç değiştirmek istemezdim. İhanet etmekti bu benim için. Peygamberim geldi aklıma şimdi. Nedenini bilen çıkar belki.
Sonra başımı çevirdim. Göz bebeklerime batan o kahredici manzara… Bir anne. Kaldırımın soğuk taşına öylece çökmüş. Bir anne asfalta oturur mu hiç? Beynimi kemiren amansız bir kurtçuktu bu soru. Önünde, çöpten bulduğu ahşabı yaralı bir komodin. Sefalet, kadının omuzlarına dikilmiş çok ağır bir palto gibi. Yüzündeki derin çizgiler ise acının topografik bir haritası. Erkek evlatların kalbinde hep gizli bir kilit vardır; o kilidi yalnızca bir annenin gözyaşı açar. Bir anneyi tozun toprağın içinde görmek, bir oğlun şahsi kıyametidir. Gök kubbenin çökmesi, kâinatın kendi ekseninden kaymasıdır bu. Anneler göklerdedir her daim; anneler yücelerdedir. Ayaklarının altında cennet saklayan o kadınların kaldırımlara düşmesi, evlatlığın topyekûn iflasıdır. Dünyanın bütün adaletsizliği, sanki kadının bükülmüş ince belinde toplanmış. Bu manzarayı gören bir erkek çocuğunun kaburgaları kalbine batar; nefes borusu düğümlenir, yutkunamaz. Hayatını yoksulluk içinde, rezilliğin bin bir yüzünü görerek geçirmiş bir kadının o çimento yığınına karışması, dehşetli bir trajedidir. İçimi parçalayan melankolik tablo tam da buydu işte. Sefaletin estetiği olamaz elbet; hüznün bu ağır duruşu, şairin kalemini ortadan ikiye kırar.
Kaldırımda oturan her kadın, aslında bir başkasının annesidir. Sokağa atılmış o kırık ahşap parçası, kadının yeni umudu olmuş. Çöpten çıkarıp evinin başköşesine koymayı hayal ettiği o komodin, aslında kendi yaralı hayatının eksik bir parçası. Kadının elleri çatlak çatlak… O eller, yılların yorgunluğunu haykıran birer nasır tarlası. Gözlerinde ise sönmüş bir fenerin tarifsiz hüznü var.
O an bütün evren durdu.
Arabaların homurdanan motor sesleri kesildi bıçak gibi. Gökyüzünün yarım ayı, utancından bulutların arkasına saklandı. Bir oğlun annesine bakışı, dünyanın en karmaşık felsefesinden bile daha derindir. Oğullar, annelerini her zaman yenilmez kahramanlar olarak görmek ister. Annelerin dizleri kanamaz, annelerin gözleri ağlamaz isteriz. Çocukluğumuzun o tatlı yanılgısı, böylesi ağır anlarda paramparça olur işte. Kendi annemin yüzü, bu yabancı kadının yüzüne karıştı birden. Bütün anneler birleşip tek bir vücut oldu o kaldırım taşının üzerinde. Dünyanın bütün ağırlığını taşıyan o incecik omuzlar, yerçekimine yenik düşmüştü sonunda. Annelik, bu dünyanın en ağır işçiliğidir; karşılığı asla ödenmemiş, sonsuz ve amansız bir mesai.
Adımlarım gayriihtiyari kadına doğru sürüklendi. Ayaklarımda tonlarca ağırlık… Eğildim bu kutsal acının önünde. Göz göze geldik. Kadının o şaşkın bakışlarında, koca bir ömrün ezilmişliği yatıyordu. Hiçbir şey sormadım. Konuşmak, kelimelere ihanetti o an. Sessizliğin keskin dili ikimize de yetti. O yıpranmış ahşap komodini usulca ucundan kavradım. Yılların kirini, çöplerin o ağır kokusunu taşıyan bu tahta parçası, sanki dünyanın en nadide mücevheriydi avuçlarımda. Kadın ayaklandı; dizlerinin sızısını kendi kemiklerimde hissettim. Gece, ikimizin üzerine siyah, ağır bir yorgan serdi. Sokak lambalarının hastalıklı sarı ışığında, evine doğru yürümeye başladık. Adımları mühürlüydü sanki sokağın soğuk yüzüne. Taşıdığım komodinin kıymıkları bata çıka. Fakat acı hissetmiyordum. Yüreğime batan o devasa kıymığın yanında, parmaklarımın sızısı hiçe sayılırdı. Zira kırık bir komodinin yükünü paylaşmak, dünyanın yükünü paylaşmaktan çok daha karmaşık bir denklemdi.
Kadının adımları yavaş, benim adımlarım onun acılı temposuna tutsak… Mahallenin dar ve yorgun sokaklarından geçtik. Karanlığın içine saklanan o gizli hayatları sıyırıp yanından yürüdük. Çekirdek yiyen kadınlar bir an sustu. Sigara içen gençler, dumanı ciğerlerine hapsetti. Mahallenin ağır abileri bile saygıyla kenara çekilip yol verdi. Sanki kraliçesini taşıyan soylu bir alay geçiyordu bu tozlu yollardan. Gecenin en ıssız vaktinde, dünyanın bütün kederini sırtlanmış o kadın, nihayet evinin kapısına ulaştı. Bu kısa yürüyüş, aslında asırlık bir sürgünün son adımlarıydı. Gecenin bağrında yankılanan ayak seslerimiz, ortak yalnızlığımızın paslı melodisiydi. Şehrin bu unutulmuş mahallesinde her hayat kendi trajedisinin başrolündedir. Biz de, bu trajedinin tam ortasında sessizce ilerliyorduk. Duvarlara yansıyan yorgun gölgelerimiz, devasa birer hayalet gibi uzuyordu karanlığa.
Kapı gıcırtıyla açıldı. Bizi karşılayan, nemli ve rutubet kokan bir koridor karanlığıydı. Komodini usulca eşikten içeri bıraktım. Kadının elleri ağır ağır döş cebine gitti. Titreyen parmakları, eski entarisinin derin ceplerinde telaşla bir şeyler aradı. Avucundan buruşuk, kirli ve yorgun banknotlar çıkardı gece yüzüne. Alnının teri, yılların çilesi sinmişti bu kâğıt parçalarına. Gözlerime baktı ve parayı bana uzattı. Minnetin en saf, en yakıcı haliydi bu duruş. İnsanın boğazına yağlı bir ilmek geçiren bir an… Gırtlağımda devasa bir taş büyüdü. Nefesim kesildi. Göz pınarlarıma hücum eden o sıcak sıvıyı zorla geri ittim içime. Bir oğul, annesinden nasıl para alabilirdi ki? Bu para, sefaletin kanlı gözyaşıydı. Bu para, sokak aralarında çerçöp toplanarak biriktirilmiş umut kırıntılarıydı. Bu para; açlığın, yokluğun ama her şeye rağmen sarsılmaz bir onurun simgesiydi. Ellerimi hızla geri çektim. Başımı saygıyla hafifçe öne eğdim. Sesim içime kaçtı, kelimeler boğazımı tırmaladı yutkunurken. Sadece teşekkür edip hızlıca kaçtım.
“Git, bu paranın karşılığında kendine mandal al anne. Balkonuna asacağın o yorgun çamaşırların, uçup gitmesin acımasız rüzgârda. Bu banknotların senin çerçi paran olduğunu çok iyi biliyorum. Bu paranın her kuruşunda senin ezilmiş gençliğin, feda edilmiş kadınlığın yatıyor sessizce. Almadım o parayı. Asla alamazdım. O kâğıt parçalarını alırsam, dünyanın bütün erkekleri adına tüm annelere ihanet etmiş olacaktım. O umutları alırsam, kaldırımda oturan çaresiz bir kadının hayallerini çalacaktım göz göre göre. Bu buruşuk banknotlar senin kutsalındır anne. Sen git, onlarla kendine mandal al. Kaybedeceğini bile bile. Rengârenk mandallar al hem de. Belki soluk ve yorgun hayatına ufak bir renk katar onlar. Göğün yıldızlarını tutamazsın belki ellerinle ama, çamaşırlarını o renklere mandallayarak, rüzgâra karşı ufacık da olsa bir zafer kazanırsın kendi dünyanda.”
Ben o gece kendi işime dönerken, içimde amansızca büyüyen o kara deliği bir türlü susturamadım. Ulucanlar gecesi; o sokağa atılmış koltuğu, soğuk kaldırımı ve o çaresiz anne silüetini silinmemecesine hafızama kazıdı. Bütün bir ömrüm boyunca, o kadının şaşkın ve minnettar bakışları gölge gibi kovalayacak beni. Gidecek, rengârenk mandallar alacak kendine. Evinin dökük balkonuna, belki de bir daha hiç giyilmeyecek o eski püskü kıyafetlerini asacak özenle. Rüzgâr o kıyafetleri hırpalayıp savururken, benim içimdeki o ince sızı hep kanayacak. Bir erkek evladın, asfalta çökmüş bir anne karşısındaki mutlak çaresizliğidir dökülen bu kelimeler. O gece yüreğimi yerinden söküp, usulca Ulucanlar kaldırımına bıraktım. Gece devam etti. Gölgeler daha da uzadı. Şehrin buz gibi kalbi, merhametsizce atmaya devam etti. İnsanoğlunun koca çaresizliği, uzayın sonsuzluğunda yankılanan ufak bir fısıltıya dönüştü yavaşça. O gece Ulucanlar sokağında, sadece terkedilmiş koltuk yalnız kalmadı; bütün annelerin boynu bükük hüznü, benim yorgun omuzlarıma yüklendi. Yürümeye devam ettim; karanlığın en koyu, en zifiri merkezine doğru… Hayat, acımasız dişlilerini gıcırdatarak döndürmeye devam ederken; kırık dökük komodin, bir annenin evinde yepyeni bir umudun sunağına dönüştü.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
