Banu Erdem Özgür

RESSAM VE EĞİTİMCİ HÜLYA DÜZENLİ’YLE SÖYLEŞİ

“Ben insanın sosyal bir varlık olduğunu ve yalnızlık için seçilmiş bir canlı olmadığını düşünüyorum.  İnsanı sosyal varlık olarak görme temelinden hareket ederek ve tabii ki dünyaya bakışım açısından insan haklarını, özgürlükleri ve eşitlikçiliği benimsediğim için, güzel insan olmamıza ve güzel olarak bir arada yaşamamıza, eşit olarak bir arada yaşamamıza engel olabilecek şeyler benim ilgimi çekiyor ve onların üzerine giderek işler yapıyorum. Galiba biraz dertle uğraşıyorum.”

Hülya Hanım (https://www.hulyaduzenli.com) merhaba. Bizi resim atölyenizde ağırladığınız için öncelikle çok teşekkürler. Sizinle öğrencilerinizden sevgili Gülşah Tektanıl sayesinde tanıştım. Eserlerinizden bazılarını da ilk kez Metaverse’de yanınlanan serginiz vasıtasıyla görme imkânım oldu.
Yüzyüze görüşebilmek, bugün bir sohbet gerçekleştirebilecek olmak benim için heyecan verici. Metaverse’de Küp isimli sanal bir galeride yer alan (Kod) isimli serginizden yola çıkarak, bugünkü söyleşinin içeriğine yön verebilecek sorular üzerinde düşünürken yapay zekâdan da yararlanmayı denedim.
Sanal Sergi Kod’dan bir Örnek
Çok ilginç.
Galerinin ismi olan Altın Küp/The Golden Cube bize katı bir geometrik formu ve sınırları çağrıştırıyor ama bu sanal sergi evrenine girdiğimizde bambaşka bir dünya ile karşılaşıyoruz. Buradaki tezatlığın bir anlamı ve önemi var mı?
Güzel bir soru. Haklısınız, küp konkre bir formdur, başı sonu belli ve akılcı bir formdur. Bir şey ölçekliyse ve köşeliyse, açılarının durumu her nasılsa ona göre bizde bir algı oluşturur. Rönesansın akılcılığın önemi bakımından kareyi ve daire formunu kullanması gibi, formları kompozisyonlarımızda ifade aracı olarak kullanırız. Sanatın gelişimi içinde galericiliğin de bir yeri vardır ve galerilerde sanatçının önemli master eserleri için Black Cube veya White Cube olarak isimlendirilen bir alan ayrılması kavramı vardır. Metaverse’deki sanal galerinin ismini ben koydum ve Altın Küp/The Golden Cube ismindeki Küp işte bu galericilik kavramına bir atıf olarak buradan geldi. Altın/Golden olmasının nedeni de Altın Değerinde başlıklı sergimde zeytinin kendisinin altın değerinde olduğunu ifade eden bir kavram olarak kullanmamdaki gibi ilişkilendirmedir ve altının değer ifade eden bir kavram olmasıdır. Tabii ki uluslararası bir sergileme olduğu için de hem Türkçe hem İngilizce olarak kullanıyoruz.
Aslında bu bana aynı zamanda şunu düşündürttü, kaynakların İngilizce olması yapay zekâ ile yapılabilecek şeyler anlamında da sınırları genişletebilir.
Ben aslında kendi dili üzerine düşünen bir insanım. Kültür emperyalizmi ve farklı dillerin kullanım meselesi benim çok tartıştığım bir konuydu. Ancak 21. yy başka bir yolculuk oluşturdu ve artık “Bir Dünya” olmaya doğru gidiyoruz herhalde. Bunu ben görür müyüm bilmiyorum ama bir şekilde dil de bir evrim geçirecek. Belki bir zaman sonra, tüm dillerden karma yeni bir dil doğacak ya da baskın olan bir dil öne geçecek. Ve tabii ki biz her insana ulaşmak istediğimiz için de İngilizce’yi tercih ettik ama terminolojide bir karşılığı varsa muhakkak Türkçe karşılığını kullanmayı tercih eden bir yanım vardır.
Peki bu sergiyi Metaverse platformunda sunmak fikri nasıl ortaya çıktı?
Benim eski bir öğrencim var Ece Sontaş, kendisi aynı zamanda Türk resim sanatının önemli ve değerli bir sanatçısı Hale Sontaş’ın kızıdır. Ece Sontaş, Güzel Sanatlar’dan sonra İngiltere ve Fransa’da sinema eğitimi gördü ve kendisinin sinema alanında da önemli işleri oldu. Şimdi Strazburg’da yaşıyor ve bu platformu Ece oluşturdu. Bildiğiniz gibi spazial.io diye bir platformdan yayınlanıyor ve burası bir oyun alanı. Çünkü sanal sergilerde de bir “oyunlaştırma” yapılıyor. Oyun alanı dediğimiz zaman içinde biraz riskler barındıran, hatta sosyolojik açıdan biraz problemler yaratan, sınırlandırılması gerekir mi gerekmez mi diye tartıştığımız bir alan. Burası Ece Sontaş’ın neden içinde nitelikli unsurlar oluşmasın ve bu platformu insanlığa daha yararlı ve daha özel bir şeye dönüştürmeyelim diye düşünerek yarattığı bir yer. Birçok galerisi var. Geçenlerde örneğin “Dünya Günü” yapıldı, konserler, sergiler yapılıyor. Ece beni önce bir Türk fotoğraf sanatçısına yaptığı sergiye davet etti, ben de o sergiye girdim ve ortamı tanıdım. Bana çok cazip geldi çünkü sınırların kaldırıldığı bir iletişim var burada. Yani Amerika’dan, Endonezya’dan, Japonya’dan ve Türkiye’den insanlar buraya girebiliyorlar. Şu anda yaklaşık 2 aylık bir sürede sergiyi 1900 kişi gezdi. Fiziki bir sergide bu kadar insana ulaşmanız olanaksız ve en az 6’ya yakın toplulukla bir araya geldim. Örneğin dün, 33 tane lise öğrencisi ile bir araya geldim ve çok duygulandım. Çok sayıda ve nitelikli sorular sordular. Bu kadar çok buluşmayı fiziki bir sergide yapamazsınız, dolayısıyla iyi bir iş yaptığımı düşünüyorum. Öncü bir şey yaptığımı düşünüyorum.
Galeri mekânı için bir şey daha söylemeliyim, Metaverse ortamını, çevrimiçi (online) herhangi bir ortamdan biraz ayırmamız gerekiyor. Evet bir online iletişim platformudur bu. Ama burada doğrudan doğruya bir gerçekliğin içine giriyorsunuz. Yani bir gerçeklik yaratıyorsunuz bunun için. Ne kadar duvar olacak, yer ne renk olacak, duvar ne renk olacak, ışıklandırması nasıl olacak, tavanda gökyüzü mü görünsün, buraya bir ağaç koyalım gibi tasarımlarla bir gerçeklik yaratılıyor. Her bir resmin önünden geçerken izleyiciler benim sesimden bir açıklama dinleyebiliyor. Hatta biz düşünce olarak teknolojiden biraz öndeyiz şu anda. Teknolojik ilerlemeye bağlı olarak gelecekte, benim sergimle ilgili başka uygulamalar yapabilme imkânı da olacak, örneğin bir joystick vasıtasıyla resimlere dokunabilmek gibi.
Hülya Düzenli&Banu Erdem Özgür
Özetle aslında hem mekân hem de insanlara ulaşma anlamında sınırları genişleten bir yanı var.
Kaldıran diyebiliriz.
Fiziksel sergi tecrübesiyle sanal bir sergi tecrübesi karşılaştırıldığında, insani etkileşimi ortadan kaldırdığı, dolayısıyla bir ruhu ortadan kaldırdığını iddia eden eleştiriler de var. Onları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet bu eleştiriler var. Hatta bir grup sanatçı arkadaşım tarafından bana da yöneltildi bu tür eleştiriler ve bunlar üzerinde tartıştık. Bana kalırsa bir sanatçının birincil özelliği “Contemporary” olmasıdır. Kendi zaman dilimine ait olması lazım. Bu zaman dilimi size bir yaşam biçimi sunuyor ve bu yaşam biçiminin içine tüm disiplinler giriyor. Kimyadan mühendisliğe, psikolojiden haber almaya kadar her şey değişiyor. Birincisi bir yandan X’den haber okuyup, çevrimiçi toplantı yaparken, biletinizi telefonunuzdan alıp, alışverişinizi evinize kadar getirtirken, bir sergiye neden sanal bir ortamda girmeyeceksiniz gibi bir soru var. İkincisi diyelim ki Washington National Gallery’e giriyorsunuz bugün ve bazı sanatçıların yapıtlarının mükemmel ölçekte fotoğraflarını bulabiliyorsunuz. Görüntüyü ekranınızda büyüterek diyelim ki Leonardo’nun resmindeki gözü bütün detaylarıyla görebiliyorsunuz.  Fiziki görmeyle sanal görme arasında bir eşitlik olduğunu söylemiyorum, çünkü canlılık başka bir durumdur ama bakın burada böyle bir sanat kitabı var, sanat tarihi ile ilgili ya da başka ülkelerdeki birçok eserle ilgili detayları bunun üzerinden görüp tanıyoruz. Benim ömrüm yetmez ki bu eserleri fiziken görmeye fakat onlardan bu ve benzeri kitaplar, tıpkı gerçek sergide olduğu gibi online ya da metaverse platformlardaki sergilemeler gibi kaynaklar aracılığıyla haberdar oluyorum ve bilgi ediniyorum.
Eserlerin bu sanal galeride satışı nasıl gerçekleşiyor?
Bugün bazı sanatçılar kendilerini NFT (Non-Fungible Token)  sanatçı olarak nitelendiriyor. Ben NFT sanatçı değilim ve “Finearts” yapmıyorum. Sanal galerimizde bir satın alma opsiyonu da var. Burada dijital bir satın alma platformu entegrasyonu söz konusu. NFT’den farkı ise benim galerimdeki satın alma senaryosunda alıcı gerçek eserle karşılaşacak. Diğerinin yanlış olduğunu söylemiyorum, o da bambaşka bir dünya. Bence gelecek buna kurgulanıyor. Yani siz ne yaparsanız yapın bir dönüşüm yaşanıyor. Örneğin Covid pandemisi ile birlikte yaşadık bir diğer dönüşümü de, çevrimiçi eğitimler başladı. Bugün artık eğitimin hibrit olmasından yanayım.
Hep birlikte büyük bir dönüşüm yaşamış olduk pandemi ve sonrasında. Bu çalışma hayatında da oldu, eğitim hayatında da, sanatta da, rekrasyonel alanlarda da, sosyal yaşamda da. Benim şahsi olarak hoşlanmadığım taraflarını da görüyorum doğrusu. Bu arada fiziki görme ve sanal görme derken bir canlılık konusuna değindiniz. Benim de üzerinde düşündüğüm bir soru bu. Sizce canlılık ne demektir? Değerlendirmenizi merak ediyorum.
Canlılık, yaşayan ve o yaşamı sürdüren anlamında algıladığımız bir olgu ama bir taraftan da dokunduğumuz, kokladığımız vs. bir şey. Yani 5 duyu organımızla duyumsadığımız ve zihnimizde canlandırdığımız bir şeyi canlı diye adlandırıyoruz. Buna elbette o anın katkıları da oluyor. Sanal galeride de öyle oluyor, siz galeriye girdiğinizde konuşmalar, dinleti, görsel olarak karşılaştığınız şey yine bir tür canlılık. Benim sergimde de bu çok önemli. Sizin zihninize dokunabilmek önemli, o imgelemi yaratabilmek ve sizin oradan başka şeyler üretebilmenizi sağlamak önemli.
Şöyle bir şey oluyor diyebilir miyiz? Bir taraftan sanatçının üretimi devam ediyor. O üretimi sunabileceği araçlar çoğalıyor ve farklılaşıyor. Zamanın ruhuna uygun bir hâle geliyor. Hedef hep aynı kalıyor sanırım sanatçı için. Bir iletişim devam ediyor. Siz belki bir duyguyu ifade etmek istiyorsunuz. Bir düşünceyi ifade etmek istiyorsunuz, bir şeyi paylaşmak istiyorsunuz, sizin gönderdiğiniz şeyin bir araçla karşı tarafa ulaşması ve onun zihninde bir imgelem yaratması, yeniden bir tasarıma sebep olması. Bu sürüp gidiyor. 
Herhangi bir sesi duyduğumuzda ya da herhangi bir görüntüyü gördüğümüzde, bir şeye dokunduğumuzda ya da bir şeyi kokladığımızda bir uyaranla karşılaşıyoruz. O uyaran sizi bir algıya ve oradan da bir zihinsel ve duygusal üretime götürüyor. René Magritte’in Bu Bir Pipo Değildir adlı yapıtına dönelim. Neydi orada gördüğümüz şey? Bir pipo görüntüsü. Altına ne yazmıştı?  Bu bir pipo değildir. Aslında bu tartışmamızın en temelinde bulunabilecek gösterge bir eserdir.  Bu bir pipo değildir çünkü piponun kendisi ancak kendisi olabilir. Tarihsel süreçte bunları geçirmiş kişiler olarak bugün bu ortamdaki sergiye canlı değil ve o hissiyatı almıyoruz dersek, bu olmuyor.
Bu tür eleştiriler var.
Var tabii ki. Benim fikrim sonuçta “Bu Bir Sergi Değildir” diyelim, kapatalım.
Sanal Sergi Kod’dan bir Örnek
Peki şimdi bir de şunu düşünelim, bu sergide katılımcılar fiziksel olarak yoklar ama onların bir avatarı var. Avatarların eserlerinizle etkileşimi sizin için ne ifade ediyor? Fiziksel olmaması yani fiziksizliği, yaratım sürecinizi nasıl etkiliyor?
Birkaç tane nokta var. Bunlardan birincisi avatar kavramı. Kullanıcıların birikimleri yüksekse biliyorsunuz ki kendi avatarlarını yaratıyorlar. Bir kere her birey yaratıcı bir kimlik göstermek zorunda. Sadece insan şeklinde avatarlar olmak zorunda değil. Çeşitli varlıklar veya varlıklar üstü biçimler olarak ortaya çıkabiliyorlar. İzleyici bir yaratım eylemine dâhil oluyor. Benim için çok enteresan bir şey bu. Ama bilgi kavramıyla ilişkisi var çünkü o teknolojik bilgiye ve deneyime de sahip olması lazım. Demek ki bilgi de ister istemez hayata geçiyor. Bu bakımdan sergiyi gezenlerin avatarları nedir diye beni çekiyor ancak bunu çok değerlendiremedim çünkü Türkiye’deki kullanıcı bunu henüz az biliyor ve az yapabiliyor.
İkincisi aslına bakarsanız dünya tarihi Yunan’dan bu yana persona ile uğraşmıştır, değil mi? Aslında onlar birer persona değil mi? Ve üstelik fiziki olarak bu personayı göremiyoruz. Ama orada o personaya ait çok işaret yok mu, eğer siz okumak istersiniz? Bu bağlamda da kendi başına bile bunun üzerine işler yapılabilir. Bu sorduğunuz soru bu anlamda güzel bir soru.
Ben de bu sergiye katıldığımda farklı avatarlar gördüm, bir kuş vardı örneğin bizimle birlikte sergiyi gezen. Bir çağrışım yapıyor konular, bir yeğenim var, bana bilgisayar oyunlarına olan ilgisini şöyle ifade etmişti; “Öyküleri seviyorum, farklı öyküsü ve tasarımı olan değerli oyunlar var ve ben o öyküyü okumak yerine kendim de etkileşim kurabildiğim oyun haliyle o öykünün içinde yaşamayı tercih ediyorum”. 
Bizler öyküyü dinlediğimizde kendi zihin duvarlarımızın içinde bir şey gördük, onlar ise birbirlerinin gördüğü zihin duvarlarının içini görüyorlar.
Evet.
Bu avatarları oluşturanlar, benim anladığım kadarıyla 3 tür davranışta bulunuyorlar. Bir tanesi avatarı kendisine benzer şekilde yapıyor. Mesela benim avatarım bana benzetildi. Benim resmimden bir elbise tasarladık. Yani bir de yepyeni bir sanat alanıyla karşılaşıyorsunuz, avatar elbisesi tasarımı ki böyle bir tasarımcı olursa ben onunla da çalışmak isterim doğrusu. İkincisi herhangi bir insana benzeyen, o da sizin hayalinizdeki olabilir; örneğin çekik gözlü olsun, uzun bacaklı olsun, şöyle bir ayakkabı giysin vs. Bir de bir varlık yaratıyorsunuz. Evet aşağı yukarı 3 ana çerçevede oluşuyor. Gelecekte psikologlar da bir bireyin nasıl bir avatar yarattığına bakarak onun hakkında, onun kimliği hakkında okumalar yaparlar, belki de yapmaktadırlar.
Dijital sanat ya da Metaverse gibi ortamların geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Yani mesela bu sergi 10 yıl sonra nostaljik mi kalacak yoksa öncü bir iş olarak mı ortaya çıkacak?
Benim için de yepyeni bir alan. Öncü bir yerde durduğumu hissediyorum ve böyle de yorumlanıyor. Metaverse’ün başlangıcıyla bu zamana gelen süreci bilenler diyorlar ki biraz önemini kaybetmişti. Haklı olabilirler. Fakat bildiğim kadarıyla bu yıl Japonya “Metaverse Yılı” ilan etti. O sönüklük, kabul görmezlik,  galiba tekrar yukarı doğru bir ivme yaptı. Bir de biliyorsunuz arıtılmış gerçeklik var ki o bambaşka bir şey.  Bütün bunlar, kullanıcılar ve teknoloji, yayın imkânları yani bunların hepsi bir araya gelecek ve bir şeye evirilecek. Bunu benim öngörmemin pek mümkün olduğunu düşünmüyorum ama eğer şöyle olursa çok sevinirim. Andy Warhol, 60’larda “Bir gün herkes 10 dakikalığına meşhur olacak” dediğinde cümle çok soyuttu, nasıl olabilir diye, fakat bugün hepimiz değil 10 dakikalığına neredeyse bir ömür kendi çapımızda bir meşhurluk yaşıyoruz. Haklıymış demek. Umarım benim yaptığımda öyle bir öngörü olur.
Sanat böyle bir şeydir aslında, bir durum üzerine öngörünüzü atarsınız suya ve halkalar yayılmaya başlar, ben de böyle bir şey yaptım ve nereye kadar gelişeceğini, bir tsunami yaratıp yaratmayacağını bilmiyorum.
Bu tür ortamlar aslında atölyedeki üretimlerinizi biraz önce konuştuğumuz gibi sınırları aşan bir şekilde herkese ulaştırabiliyor. Yani aslında bunu görmek isteyen insan açısından sınır kalkıyor. Bir taraftan da aslında dünyada sınırların daha da çok arttığı, kapıların daha da çok kapatıldığı bir şey yaşıyoruz. Bunların aynı anda, aynı dönemde yaşanması nasıl mümkün oluyor?
Bu hep böyleydi. Zihniniz ise bilginiz, görgünüz, birikimleriniz bakımından sınırsızdır. Zihnin kendisini sınırsız kılacak bir eğitim ve ortama ihtiyacı vardır ve bunun üzerine her zaman sınırlar konmuştur.  Bunu size bazen doğanın kendisi yapar. Bazen insanın kendisi yasalar veya gelenekler aracılığıyla yapar. Hep söylediğim bir cümle var. İnsanın ömrü kısa, insanlığın ömrü uzundur. Bir ömrün uzunluğu ne yazık ki tüm sınırlar, yasaklar, haksızlıklar vb. durumlara cevap vermeye yetmez ve bu insanlarda umutsuzluk yaratır. Özetle bu türden zıtlıkları ben bu çağa ait bir durum olarak görmüyorum. Her çağ kendi sınırlandırmalarını, o çağın insanının zihinsel özgürlüğü ve çabasıyla çözümlendirmelidir.
Bu durum bir yandan da o zihnin sınırsızlığı eşittir özgürlük gibi bir noktaya varmış olduk.
Evet tabii.
Şimdi biraz da eserlere odaklanmaya çalışırsak ve bu sergiyi genel anlamında düşünürsek hangi duyguları ve hangi mesajları ön plana çıkartmak istediniz buradaki eserlerinizle?
Biliyorsunuz enstelasyon çok önemli bir kavram ve enstelasyon sanatçılarına müthiş bir saygım vardır. Ancak ben bir enstelasyon sanatçısı değilim. Yine de geleneksel olarak bir yapıtın nasıl sergilendiği, nerede durduğu vs. işimizin bir parçasıdır. Bundan sonra böyle bir ortamda tekrar sergi yapıyor olsam, bu ortamdaki sergileme kavramı ve bu ortamın özellikleri üzerinden de iş yapmak isterim. Benim yaptığım şey, başka platform ve yerler için tasarladığım şeylerin bu platformda bir yansımasını oluşturmaktı. İçeriği de dolayısı ile bu sergilemeye dair bir içeriğe sahip değil.  Yapının içeriğine sergilemeyi adapte ettik. Örneğin Dokunarak Bakmak, Infografik Yaşam, Altın Değerinde gibi sergilerden işler var. Ben de tıpkı diğer bütün insanlar gibi 5 duyu organına, bir bedene ve akla sahibim. Belli bir gelenek, görgü ve birikim içinde yetiştim. Hayatı bazen duygu, bazen akıl olarak ama daha çok akıl yoluyla algılıyorum. Okuma yapmayı seven biriyim. Bu okumadan ne çıkarabiliyorsam, ne kadar akıl edebiliyor ve becerebiliyorsam onu koyuyorum ve gerisini biraz izleyiciye bırakmak sanki daha doğru.
Dokunarak Bakmak Küçük Bir Sarı
Peki izleyicilerden geri dönüşler nasıl oldu?
İzleyici temelde iki şekilde davranıyor. Çoğunluk “Çok güzel”, “Teşekkür ederiz”, “Bizi heyecanlandırdınız”, “Siz ne düşündünüz?” gibi bir tutum içindedir. İkincisi ise size kendi düşüncesini ifade edendir ve ben ikinci seyirciyi arıyorum.
Arıyorum diyorsunuz yani çok sık karşılaşmıyorum demek bu. Yabancı izleyicilerden tepkiler nasıl?
Maalesef yabancı izleyicilerle pek buluşamadık.
Biraz daha kişisel olan şeyleri de merak ediyorum Sevgili Hülya Hanım, müsaade ederseniz. Hatırladığınız ilk sanatsal anınız nedir?
Edebiyata olan ilgim plastik sanatlara olan ilgimden önce başlamıştır. 11-12 yaşındayken Jean-Jack Rousseau okumuştum. İlerleyen eğitim hayatımda da çok kitap okudum. Çünkü bizim evimizde kitap çok okunurdu. Sanat demeyelim ama şekillendirmeyle ilgim daha küçük yaşlarda başlıyor. Anneannem iğne oyası yapardı, ben de onunla oya yaptım, teyzemle nakış yaptım, yemek yaptım vs. Kil çamurla oynadım sokakta. Zamanla anladım ki ben aslında elle şekillendirmeye çok yatkınım. Plastik bakımdan ilk sanat eseri ile nerede karşılaştığımı bilmiyorum, fakat ortaokuldayken resim yapardım. Veya edebiyat defterimde bir edebiyatçının resmini kalemimle kopya ederdim. Bunlar sanat davranışlarıyla ilk karşılaşmalarım. Plastik sanatlarla gerçek karşılaşmam Akademi’ye girdikten sonra yani 18 yaşından itibarendir.
Peki ressam olmasaydınız ne yapardınız?
Ah çok güzel. Eğer reenkarnasyon varsa çok iyi olur. Benim çok hayat talebim var ondan. Her hayatta da başka bir meslek istiyorum. Mesela bir defa bale veya jimnastik veya işte böyle bir şey. Bir defa felsefeci olarak yaşamak istiyorum. Sonra bir endüstriyel ürün tasarımcısı olma isteğim var. Sonra bir bilim insanı olarak yaşamak istiyorum. Aslına bakarsanız çok hayat istiyorum. Çok meslek istiyorum. Sadece prenses veya kraliçe olmak istemiyorum. Bir de bütün hayatlarımda şöyle 40 yaşına kadar okuyarak geçireceğim bir aile desteği istiyorum.  Sonrasında ben çalışıp edip sonraki 40 yılı iyi yaparım.
Bir eserinizi tamamlandı diye ne zaman tarif ediyorsunuz? Ne zaman bitmiş oluyor?
Bu çok ilginç bir konudur. Sanat tarihinde “yarımlığın bitmişliği” diye bir konu vardır. Bazı sanatçılar birtakım yerlere dokunmadan onu bitmiş kabul ederler. Örneğin Cézanne resimlerinde bunu çok görüyoruz. Hatta Osman Hamdi’nin de pek çok resminde böyle bitirilmemiş bir bölüm vardır, yani durur orada.
Şimdi resim aslında sizinle konuşur biliyor musunuz? O der ki ben şimdi bittim artık ve siz onun bittiğine karar verirsiniz. Kolay ifade edebileceğimiz bir şey değil. Ya da yürümez, hep kötüye gider, uğraşırsın kötü olur, uğraşırsın kötü olur, bir daha yaparsın olmaz filan, böyle durumlarda o resmin arkasını kapatıp kaldırıyorum, uzun bir süre görmüyorum. Sonra alıp bakıyorum. Bu çok iyiymiş ya ben bu niye kötü diye düşündüm diyorum ya da ah tamam buldum diyorum ya da gene arkasını kapatıyorum. Ama ortalama olarak genelde şöyle bir şey yapıyorum, bir resim benim için bittiği zaman onu ortadan kaldırıyorum, bir süre görmüyorum, yani bir yabancılaşma geçirmek istiyorum. Bu bazen bir ay, bazen bir yıl olabilir. Sonra tekrar açıp bakıyorum bir başkasınınmış gibi, ondan ve duygu durumundan uzaklaştıktan sonra. Eğer “beni yürüt” derse tekrar çalışıyorum. “Yok bittim ben farkındasın değil mi?” derse bırakıyorum. Resim size söylüyor yani.
Sıkça işlediğiniz temalar var mı resimlerinizde?
Ben insanın sosyal bir varlık olduğunu ve yalnızlık için seçilmiş bir canlı olmadığını düşünüyorum.  Yalnızlığı çok başaramıyorum galiba ve bilmiyorum hangisi doğru ama insanı sosyal varlık olarak görme temelinden hareket ederek ve tabii ki dünyaya bakışım açısından insan haklarını, özgürlükleri ve eşitlikçiliği benimsediğim için, güzel insan olmamıza ve güzel olarak bir arada yaşamamıza, eşit olarak bir arada yaşamamıza engel olabilecek şeyler benim ilgimi çekiyor ve onların üzerine giderek işler yapıyorum. Mesela Çocuk Kadınlar da öyleydi. Mesela Olmuş Olan Olacak diye bir sergi yaptım, orada bir Hititli karakterim vardı, bütün insan durumlarını dolaştı çağlar boyunca. Ya da mesela ortak bir acı Gölcük-Fukuşima, kelebeklerin ortaya çıktığı sergi. Veya Altın Değeri ‘nde gibi. Aslında onların yerine geçip algılayamadığım için yapmak. Galiba biraz dertle uğraşıyorum.
Bu aslında planladığım soruların içinde olan bir şey değil ama sohbet sırasında da bir sürü şey çağrışıyor. Kötülük neden bu kadar sıradanlaştı?
Bir dekadans başlarsa ona engel olamazsınız ve bu en yukarıda başladığında aşağıdaki katmanlara yansır. Onun için sizin yukarıyı düzenlemeniz lazım. O zaman da kötülük yayılmaz.
Sizin eserlerinizde insanların genelde ilk bakışta kaçırdığı ama keşke kaçırmasalar dediğiniz şeyler oluyor mu?
Genel olarak fikirlerini söylemedikleri için bunu bilemiyorum. Genelde alkış alıyoruz. Bu da tehlikeli bir şey aslında, sürekli alkış alıyorsunuz.
Yine plan dışı bir soru. Grafiti sanatçıları ve grafiti sanatı hakkında ne düşünüyorsunuz?
O da çok enteresan bir alan. Ben çok açık bir görüşe sahibim.
Hiç kendiniz öyle bir şey yaptınız mı? 
Grafiti değil de hani sokaklarda duvarla yazı yazmak filan muhatap olmuşluğum vardır. İnsan bir şeyi yapmaya güdülüdür. Evrimimizin en önemli kısmı biliyorsunuz ellerimizi yönetmemiz. Çocuklarda da mesela o aşamayı çok seviyorum ben, bebeklerde bir an olur, o 2 eli birbirine getirir ya işte orada artık başka bir süreç başlamıştır. Dolayısıyla elinde bir fısfıs varsa onunla, kömür varsa onunla çizecek insan. Lizbon’da çok güzel işler var duvarlarda.
Bir graffiti şehir turuna katılmıştım. Orada benim en dikkatimi çeken ve en vurucu gelen şey şu olmuştu. Graffiti sanatçısı şunu kabul ederek eserlerini üretiyor. Yani bugün sen oraya bir şey yapıyorsun ama yarın geliyor üstüne başkası bir şey yapıyor. Öbür gün geliyor başkası bir şey yapıyor. Sen bir şey anlatmışsın ama bir başkası gidip oraya bir şey yapacak, onu bilerek yapıyorsun.
Bence geçici değil. Sanat eserini doğaya koyduğunuzda ona hiç bakım yapmazsanız doğa da ona dokunur. Grafittide ise eseri bu tür bir bakımdan azade bir hale getiriyorlar. Bir de grafik sanatçılarının şöyle bir özelliği vardır. Bir kere sosyolojik okuma üzerinden çok net bir tutum izliyorlar. Bunu alaycılığa kadar götürebiliyorlar. Yıkık dökük bir yere müthiş bir resim yapıp onun yıkık döküklüğünü ortadan kaldırmak ya da çok yüksek performanslı güzel bir binaya yıkık dökük bir şey yapıp onun imajını-imgesini zedelemek gibi. Sizin aslında zihin dünyanızla çok oynayan, fazlasıyla tuzaklı ve mesajlı bir alan.
Türkiye’de pek uygulaması yok.
Pek yok. Olanlarsa biraz belediye desteği olan bölgelerde var. Orada da işte bu sözünü ettiğimiz genel içerikler biraz kayboluyor.
Evet kayboluyor ve o zaman oto kontrollü bir şeye dönüşmüş oluyor ve benim de ilgi alanımdan çıkmaya başlıyor.
Kalıcılıklarının olmaması, ya da bu mesaj dertlerinin olması onların sanat eseri olma durumlarını da biraz tartışmaya açıyor ister istemez.
Etkilendiğiniz sanatçı veya sanat akımları desem, çok geniş bir alan mıdır ya da neyi öne çıkartmak istersiniz?
Öğrenciliğim sırasında konstrüktif işleri, yapısalcı yaklaşımları severdim. Tabii ki Cézanne başta olmak üzere bütün Kübistleri. Konstruktivistleri pek değil ama onlara da sempatiyle bakardım. Bir de ne tuhaf “renkçi” olanları yanına koymuştum. Henri Matisse başta olmak üzere. Ekspresyonistlere çok girmesem de renk özelliği bakımından onlara da bir yakınlığım olmuştu. Galiba benim tam da kişiliğim olan, hem akılcı ve inşacı yapı temelli hem de duygusal ve heyecanlı coşkusal olanlara dokunmuşum, öyle hissetmişim. Örneğin empresyonistleri çok seviyor ve takdir ediyor olmakla birlikte onlar beni sarmamıştır. Claude Monet’i geç keşfettim mesela. Ya da Sürrealistler de bana pek yakın olmamıştır.
Fakat zaman içinde şöyle bir şey oldu. Ben bir taraftan da multidisipliner bir bakışa sahiptim hep. Yani beni sahne sanatları, dekor, kostüm, mimarlık, iç mimarlık, grafik hep ilgilendirirdi. Multidisipliner bakışım sonra beni 20.yüzyılın 60’lardan itibaren olan yolculuğundaki multidisipliner işlerin çoğuna çekti. Beğeniyorum onları, enstelasyon sanatçılarının yaptıkları başta olmak üzere diyeyim. Videoart’a yakın değilim.
Röportaj için teşekkürler. Son bir soru olarak da şunu sorayım. Sormamı istediğiniz bir soru var mı?
Yoo, çok güzel sorular sordunuz, teşekkür ederim. Harikasınız.
Ben teşekkür ederim.
Banu Erdem Özgür (https://banuerdemozgur.wordpress.com/)

 

Daha fazla Panzehir Söyleşiye  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir