Rahmi Emeç

ÖLMEDEN ÖNCEKİ ŞEYLER’İN ŞAİRİ HÜSEYİN SÖNMEZ

“Benim için bugün şiir, sessiz ricattır.”

Hüseyin Sönmez 2000 yılında Samsun’da doğdu, Eskişehir’de yaşıyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı eğitimini yarıda bıraktı. Anadolu Üniversitesi’nde felsefe okudu. İlk şiir kitabı Ölmeden Önceki Şeyler, Vapur Yayınları arasında okurla buluştu. Kitap-lık, Pathos, Natama, Veronika, Şehir, Eliz Edebiyat, İzdiham gibi dergilerde şiirlerini okuduğumuz Sönmez’in bu ilk yapıtında iki bölüm halinde 17 şiiri yer alıyor. Sönmez’e, kitabına ve yazdığı şiire ilişkin Rahmi Emeç’in yönelttiği sorular ve aldığı yanıtlar aşağıda.

Ölmeden Önceki Şeyler’de on yedi şiirini bir araya getirmişsin. Dergilerde yayımladığın şiir sayısı daha çoktur diye düşünüyorum. İlk kitap her yazar- şair için özeldir ve kendi içinde bir hikâyeyi de barındırır. Kitabı yayımlama sürecinden bahseder misin?
Kitaptaki şiirler aslında yedi senelik bir sürecin ürünleri. Dergilerde olup burada olmayan birkaç şiirim var. O şiirler epey kötü ve şiir yazamadığım zamanların bir çeşit bunalımından doğan ödünç algılardan kurulmuş şiirler. Bu yüzden kitaba dâhil etmedim o şiirleri. Kitaba girmeyen fakat şiir defterimde duran yaklaşık 12-13 şiir vardır. Bu şiirler de epey eski bir lirizmle örülmüş şiirlerdi. Bu şiirleri Tuğrul Tanyol’a gösterdiğimde, bu şiirlerde sen yoksun demişti. Kitapta Oknos’un Elleri isimli şiir işte bu şiirlerden biri. Sadece o şiiri alabildim, ben olmasam da birkaç sahici şey var gibi hissettim o şiirde. Gerisi epey kötüydü. Yayımlama süreci aniden oldu denilebilir. Aslında iki üç senedir bir şiir kitabı fikrim vardı fakat ortada şiir yoktu. Aşağı yukarı 17-20 şiir olursa ilk kitap olarak yayımlarım diye düşünüyordum. Birkaç şiirim eksikti. O şiirler de oluşunca, hemen çıkartmalıyım dedim. Şiirler bir araya gelince, bölümler otomatik kendini belli etti. İlk bölümdeki şiirler daha bilinçsizce yazdığım, şiiri yazarken kendimi seyretmediğim şiirler. O şiirleri yazarken herhangi bir estetik kaygım bile yoktu. Günlük yazar gibi yazdığım şeyler. O şiirlerde de epey bir dize değişti, kitaptaki halleri saf halleri değil. Ama önemli olan sanırım önce bir saf hal elde edebilmek, sonra istediğiniz kadar bozabilirsiniz. İkinci bölümse, yazarken kendimi seyrettiğim şiirler. Daha bilinçli olduğumu görüyorum. Dizeye ve buluşa olan takıntı da buradan geliyor olabilir. Böylece kitabın iskeleti, benim oluşturmama gerek kalmadan kendini belli etti. Zaten muhteva belliydi. Kitabın ismi aslında Unutur Sular Beni olacaktı. Çünkü ben liseden beri bir kitabım olursa ismi “unutur sular beni” olmalı diye düşünüyordum. Biraz Adnan Azar’ın Unutmak Suları kitabından mülhem. Sonra bu isimden o kadar çok bahsettim ki sanırım hem şiir hem isim yıprandı. Bir gecede ismi değiştirdim. Yalnızca arkadaşım Yiğit Kerim’e dosyayı yollamam kaldı. Çok küçük birkaç değişiklik daha yaptık şiirlerde. Sonra da çıktı.
Bir kitabın, hele ilk kitabın yayımlanmasından sonra yazar- şair biraz durup kitabının varlığıyla etrafta uyandırdıklarını dinlemeye koyulur. Bu dinlemeye yoğunlaşma yazma eylemini de yavaşlatır genellikle. İlk kitap sende neler hissettirdi?
7-8 senelik bir şiir defterimi kapattığımı hissediyorum. Yeni şeyler ve bu şiirlere benzemeyen şiirler yazmak istiyorum. Çünkü ben de artık o şiirleri yazan kişiye benzemiyorum. Zaten son zamanlarda şiir yazmakta epey zorlanıyordum. Bir söz var ve o sözü yakalamanız gerekiyor. Daha doğrusu sözün sizi yakalaması gerekiyor. Sözün sizi yakalaması için o yakalanmaya hazır olmalısınız. Bu hazırlığa zaten teknik/şiire çalışma deniyor.  Epeydir söz beni yakalayamıyordu. İlk kitabı çıkarınca sanki tekrar o sözle bir bağım var gibi hissettim. Kitabın varlığının neyi uyandırdığını henüz duyamadım. Sanırım hiçbir şey uyandırmadı. Çok da önemli değil. Sevdiğim şairlerin ve eğer varsa arkadaşlarımın ne söyledikleri daha önemli. Dinlemeye yoğunlaşmasam da yazma eylemi zaten dediğim gibi hep yavaştı bende. Yaşamak hızlanmayınca yazmak da hızlanamıyor. Hızlanmaktan kastım, işlerin yolunda gitmesi değil. Yaşamın hızlanması demek benim için kendime temas edebilmem demek. Zaten o temas, şiiri oluşturan zemini tesis ediyor.
Akıcı, güzel imgelerle örülü, derinlikli bir şiiri yazmakta olduğunu duyumsuyorum. Genel bir izlek var ki; ‘uçurumu konuşmak’la, ‘kendinden önce büyümek’le, ‘unutur sular beni’ demekle ve ‘acıyı uyandırmak’la bir taraftan da ‘karamsar’ bir şiirin sürdürümcüsü gibisin. Ne dersin?
İlk yazmaya başladığım zamanlarda unutmak fiiline bir takıntım vardı. Bir insanın bir insanı unutmasını ya da yaşanmışlığı unutmasını trajik buluyordum. Fiiliyatın unutulmaya mahkûm olmasına içerliyordum esasen. İnsan kendi varlığına ancak eyleyerek inanabiliyorken bu eylemenin kendisi de unutuşa zorunlu olarak tabi. Bu bende bir karamsarlık yarattı. O zamanlar hatırlamak bana bir çözüm olarak gelmiyordu. Hatırlamayı unutulanın yeniden üretimi olarak görüyordum. Adnan Azar “hatırlamak, ağır hastalık” der. Fakat hatırlamak hem batı metafiziğinde, hem de teoloji de olumlu bir anlama sahip. Bütün bir bilgi faaliyeti hatırlama fiili üzerine kurulu. Dinde de bu böyledir. Bugün gözden düşmüş ve küçümsercesine dile getirilen “ilham” da hatırlama ile ilişkili bana kalırsa. Mitolojik şecerede ilham perileri Mnemosine ile Zeus’un çocuklarıdır. Mnemosine, hafızayı temsil eder o şecerede. O yüzden ilhamı da bellekle, hafızayla alakalı görüyorum. O yüzden bana hep olumlu çağrışır ilham. Sanatçı’nın tecrübesini, peygamberin tecrübesinden ne ölçüde ayırabiliriz, bunu da şimdi düşünmüş oldum. Karamsarlık bana buradan bulaştı en başta. Ondan sonra gündelik yaşamla bulaştı. Biz artık bütüncül/nesnel bir hakikatin olmadığı bir gündelik yaşamda yaşıyoruz. Bu hakikatin olmaması bir tarafa onu olduramıyoruz da, bana kalırsa. Karamsar bir şiirin sürdürümcüsü olabilirim belki de fakat karamsarlıklar arasında farklar var. Ahmet Erhan’ın karamsarlığı ayakları yere basan bir karamsarlıktı. Tuğrul Tanyol nükleer bombaya övgü şiirinde bu karamsarlığı olumlar. Yani o günlerin karamsarlığı bu günlerin iyimserliğinden çok daha yaşanılır. İnsan, Kafka’nın da bir öyküsünde belirttiği gibi ontolojik bir evsizliği yaşıyor. Bu ontolojik evsizliğin farkına varan insanlar, çeşitli ricatlara başvururlar. Ermenice edebiyatın ustalarından Şahan Şahnur’un Sessiz Ricat isimli çok sevdiğim bir kitabı vardır. Benim için bugün şiir, sessiz ricattır. Fakat öyle bir ricattır ki bu, size kaçtığınız şeyi sürekli yeniden hatırlatır.
Kitaptan bir şiir:
Sonra İşte, Doğdum
Ben çocuktum bir uçurum edinmiştim kendime
kana boyalı kanatlarımdan damlarken ay
bulanıktı sularım ve yaşamak uzak ihtimaldi

 

benden önce kim vardı, bilmiyorum
göğün yıprattığı kuşlar ve birkaç söz ölüsü tamamlardı beni
üstümde yaralı bir tay gibi koşarken zaman
saçlarım ileride beyaz
yüzüm her daim kapkara
 
ellerimi hangi yazın göğünde bıraktım
görünsün diye bütün çıplaklığıyla kir
bir yıldızın en unutkan yerine dadandım
dünyaya dilek olup kayarken o yıldız
ben öldüm sandım
 
sonra işte, doğdum
dünya uyandı sesimden
 
[Hüseyin Sönmez I Ölmeden Önceki Şeyler I sf. 17, /
Vapur Yayınları I Şiir, Mayıs 2025]
 

Daha fazla Panzehir Söyleşiye  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir