Deniz Dorbek

GÜNDÜZ DÜŞLERİNİN USTASI

Aylardır sabah gözlerimi açtığımda nerede olduğumu anlamak için birkaç saniyeye ihtiyacım oluyor. Bazen avcumun içinde Arda’nın küçük ellerini, bazen telefonumu, bazen televizyon kumandasını buluyorum.

Evin içinde dolanıp doktorun gecen ay önerdiği beyin eğitim cihazını bulmam zaman alıyor. Evde hiç kimsenin uyanmamasını umarak 10 dakika boyunca alnıma o tuhaf elektronik bandı takıp telefon ekranımdaki yuvarlak küçük topu zihin gücümle dağların, tepelerin, bulutların üzerinde dolaştırıyorum. Bunu arkadaşlarıma anlattığımda şefkate karışmış bir şüpheyle gülümsüyorlar. Bendeki dikkat dağınıklığının böyle pahalı oyuncaklarla kolay kolay geçmeyeceğinin herkes çoktan farkında.

Bu kısa antrenmandan sonra içinde asla küf bulunmayan, özel üretim, elektrotlarla zenginleştirilmiş koca bir termos Geisha kahvesi demliyorum kendime. Hazır olduğunda, balkona çıkıp Hudson Nehri’ne ve opera binasına karşı kahvemi içiyorum. Günümün açık ara en güzel anı. Bazen karlı, bazen yağmurlu, bazen karşı kıyıyı göremeyecek kadar sisli hava. Bazen soğuk ve rüzgâr içimi ürpertiyor, bazen pırıl pırıl bir güneş gökdelenleri yalayarak rengârenk bir gökkuşağına dönüşüyor. Bazen kazlar salınıyor nehirde, bazen Catskills Dağları’ndan kopmuş yalnız bir kütük, büyük bir römorkör ya da bir yakıt tankeri ilerliyor ağır ağır.

Yirmi yılı yurt dışında geçmiş bir hayat yolculuğunda hiçbir ev beni bu kadar mutlu etmedi. Bu kadar huzur vermedi. Tuhaf bir bağım var evimle. Ne gariptir, arabamla da öyle. Köklenmeyi, ait olmayı, cansız olanlarla bile bağ kurmayı bana bu şehir öğretti.

Bugün Zühal’in doğum günü.

Elimde tozpembe kahve termosum, Midtown’a giden feribotu izlerken bunları düşünüyorum. Saat 07.00. Birazdan eve sabahın telaşlı sesleri dolmaya başlar. Arda hiç benim gibi değil; Uyanıp gözlerini açar, saniyeler içinde yatakta doğrulur ve o gün hangi modda ise o frekanstan güne karışır. Babasına çekmiş. Kayra da kendine gelmek için zamana ihtiyaç duymaz. Uyanır, yataktan kalkar ve andadır.

Benim “kendim” olabilmem sabah 10’u bulur. Bazı günler kendimi hiç bulamam. Sisli bir yolda yüz elli kilometre hızla giden bir arabadaymış gibi deli cesaretiyle,  her an bir şeye çarpacakmışçasına endişeli ya da çarpsam da bana hiçbir şey olmayacakmış gibi  özgüvenli ama merkezimden çok uzakta başlarım güne.

Planlara sadık kalmak öyle zor ki.

Bugün heveslenip yapmayı çok isteyeceğim bir şeyi günü geldiğinde yapacak ruh halinde olabilecek miyim? Kim bilir hangi ben uyanacak o yeni güne, o bilinmez şafağa?

Bu sabah ruhum savaş meydanı. Kazandığım büyük bir zaferin ardından miğferim elimde yorgun bedenimle ceset dolu meydanda yürürken sabatonlarım ölü askerlerin zırhlarına çarpıyor, tok bir ses yankılanıyor meydanda

“Tong! Tong! Tong!”

Empire State’e doğru üçgen seklinde bir kırlangıç sürüsü uçuyor.

“Mommy?”

“Günaydın aşkım. Kokuttun beni”

Arda’nın arkamdan gelen uyku mahmuru sesiyle kendime gelip balkon kapısını kapatarak içeri giriyorum. Dizlerimin üzerine çöküp kumral saçlarını göğsüme yaslıyorum. Kocaman, sesli bir öpücük konduruyorum yanağına. Boncuk gözleriyle gülümsüyor.

“Sen benim yanımda yatmadın mı anne?”

“Yattım tatlım, erken uyandım ben.”

Şüpheyle gözlerini kaçırmadan yüzüme bakıyor. Sonra doğru söylediğimden emin olunca içi rahatlıyor.

“Babam pancake yapıyor gördün mü?”

“Görmedim. Balkondaydım hep.”

Kayra’nın uyandığını fark etmemiş olduğuma şaşırıyorum. Duşunu çoktan almış, parfümünü sıkmış,  giyinip hazırlanmış, üzerinde dandik mutfak önlüğüyle pancake hazırlıyor.

“Günaydın. Ne kadar sessizsin, hiç duymadım uyandığını.”

“Seni balkon transında görünce sesimi çıkarmadım. İyi uyuyabildin mi bari”

“Yok yaa. Bu magnezyum da bir şeye yaramıyor. Sen niye erkenden kalktın?”

Daha kaç kere söyleyeceğim der gibi teessüfle bakıyor.

“Sunum var demiştim ya, ona biraz çalışmam lazım ofiste.”

“Arda’yı bırakabilecek misin okula?”

“Bırakırım”

Fazla konuşmadan, Lion King’in film müziği eşliğinde neşeyle kahvaltılarını yapıyorlar. Ben de masada kahve içip telefonumdan maillerime göz atıp onlara eşlik ediyorum. Hepi topu günde 4-5 saat zaman geçirebiliyoruz Arda ile. 1,5 yaşından beri tüm gün okulda. En azından evde olduğu bu zamanları oyunlar oynayarak, sohbet ederek, mutlu anılar yaratarak geçirebilmek istiyorum ama ne fayda. Sabahları bu dünyanın dışından bir observer gibiyim, akşamlarıysa çok yorgunum. Tüm günü telefon görüşmesi ve toplantıyla geçirdikten sonra çoğu kez bir kelime daha konuşmaya mecalim olmuyor. Hafta sonları desen, yükün çoğu Kayra’nın omuzlarında. Önce tenis, ardından futbol, belki piyano kursu. Onun ardından Arda’nın kim bilir hangi arkadaşının doğum günü partisi. Pazar günü hep birlikte bir brunch, belki bir Broadway show’u. Kötünün iyisiyiz işte.

Geçen yıl kurumsaldan, sene başında da CEO olduğum kabus start up’tan ayrıldım. İçimden taşan bir deli cesaretiyle kendi işimi kurmaya karar verdim. Arda dünyaya geldiğinde o ilk yıl hissettiklerime benzer hislerle doluyum. Doğum sonrası depresyonu, anksiyete, pişmanlık, umut, sevgi,  sonsuz bir mutluluk, şükran duygusu. Hepsi iç içe. Ama en çok da yalnızlık.

Daha önce anlattım mı bilmem. Yıllar önce çok sevdiğim bir abim “Yükseklere çıktıkça oksijen azalır Kayran” derdi. “Zirve yalnızlık ister.”

Bu lafın üzerinden yirmi yıl geçti. Anlamını ancak simdi anlıyorum.

Yalnızım.

Kimsesizlikten değil, kimse ile aynı frekansta olamamaktan. 485 Mhz filan da arıyor değilim. Kent FM tadında bir şey yakalasam kâfi.

Tat vermiyor insanlar. Yediklerim, içtiklerim, dinlediklerim, izlediklerim. Dikkatimi de veremiyorum zaten. Ne dert anlatacak, ne de kimsenin derdini dinleyecek haldeyim.

Uzaklarda olmak istiyorum.

Everest’e giden yoldaki C3 kampında, Ruanda’da gorillerle kahvaltı yaptığım bir safari otelinde, Güney Afrika’da bir Chening Blanc bağının misafirhanesinde hayal ediyorum kendimi.

Content.

Bayılıyorum bu sözcüğe. Sakin, tatmin olmuş demek. İyi bir yemeğin, harika bir orgazmın, uzun bir romanın, derin bir sohbetin, dinlendirmiş bir uykunun ardından hissettiğim gibi.

Yalnız ama content.

Saat dokuzu on geçiyor. Arda ve Kayra biraz geç kalarak 08:30’da çıkabildiler evden. Arda’nın hangi ayakkabısını giyeceğine karar vermesi 13 dakika sürdü. Mutfak masasında sessizlik içinde oturuyorum. Öteki bloktaki şantiyenin sanki magmaya ulaşmış derinlerinden mekanik bir ses yükseliyor.

“Tong! Tong! Tong!”

Tezgâh; un, yumurta kabukları, ezilmiş böğürtlenler ve hamur damlalarıyla batmış. Sanırsın bir bölük askere kahvaltı çıkardı Kayra. Tabaklar hala sofrada. Arda fıstık ezmesi sürdüğüm pancake’inden son bir büyük ısırık alıp bırakmış. Gönülsüzce ağır ağır etrafı topluyorum.

Günler süren yağmur ve soğuğun ardından sonunda sıcak ve güneşli bir gün. Mutfak öyle aydınlık ki bilgisayar ekranını görebilmek için güneşlikleri indiriyorum. Dört beş önemli e-mail göndermem lazım. Hiç içimden gelmiyor. Biraz müzik iyi gelir diyorum kendi kendime.  Elimde telefon, Spotify listelerine göz atıyorum. Hep aynı şeyler. Bir şarkı vardı hani? Neydi şu kadının adı? Kemancı’da falan çıkardı eskiden. Elli yaşına doğru çocuk doğurdu; o ara yazdıklarına sınır olup takipten çıktım, itici gelmeye başladı nedense. Neyse hatırlarım illaki.

Mutfak penceresinin pervazına baba kuş konuyor. Bu ara her sabah uğruyor bana. Birkaç ay önce, anne kuş balkona yuva yaptı. Dönüşümlü olarak kuluçkaya yattılar, iki yavru kuş doğdu. Hala bizimleler ama biliyorum, yazın ilk günlerinde uçup gidecekler. Hiç gitmesinler istiyorum. Arda her sabah kontrol ediyor yavruları, ben her öğlen, Kayra her akşam. Bizim evimizi, bizim balkonumuzu seçmeleri hoşumuza gidiyor. “Bir işaret bu” diyorum Kayra’ya. İnternetten habire kuşlar hakkında bir şeyler araştırıyoruz.

Yazlık evin balkonuna da kumrular yuva yapardı. Füruz “Evimize bereket getiriyorlar” derdi. Misafir hiç eksik olmazdı evimizden. Bütün yazlarım akraba ablalarla, teyzelerle, yengelerle neşe içinde geçerdi. Misafir ağırlamak yük değil, keyifti eskiden. Hayatın parçasıydı; ağızların tadı, gönüllerin zenginliğiydi.

Bugün ise sekiz yıldır yaşadığım bu ülkede; evime hiç gelmemiş, benim de evine hiç adım atmadığım arkadaşlarım var benim. Arkadaşım da değiller aslında. Başka bir yaşamda karşılaşsak belki bir kahve içimi bile aynı masada oturmayacağım insanlar. Kiminin en iyi çocuk yaz kampları uzmanlığı, kiminin öfkeli anlarımdaki dinginliği, kiminin yılın en iyi kitaplarından haberdar oluşu, kiminin alternatif tıp konusundaki bilgisi. Radarıma takılınca tanıdıklıktan bir üst mertebeye evirilen arkadaşsı ilişkiler. Derinlere hiç inmeyen, inmeyi denese de vurgun yemekten korkup hızla yüzeye çıkmaya can atan acemi dalgıçlar gibiyiz. Bir ele ele tutuşabilsek, birbirimize güç versek karanlık sulara ulaşabiliriz oysa.

Day Dream tanımına bayılırım. Gündüz düşlerinin ustasıyım kendimi bildim bileli. Bu alanda bana yaklaşabileceğine inandığım tek kişi eski terapistimdi ki sonunda ondan bile bıkmayı basardım. Herkesin foyası, defosu ortaya çıkıyor bir zaman sonra. Benimkiler de elbette. Şairin Siraze’de dedigi gibi, “Kimi tanımak istesem bi cinayeti çözmeye başlıyorum hemen.”

Saat 10 oldu, henüz bilgisayarımı açamadım. Zuhal’dan gelen sesli mesajı dinlemem lazım. Gitmiyor elim. Baba kuşla, mutfakla, Füruz’un özlemi ile geçiştiriyorum zamanı ama kaçış yok. Zuhal’i bekletmeye gelmez. İçime işleyen gür sesiyle anlatıyor.

“Kayran şöyle esasen;  İstanbul defterini tamamen kapattım ablacım. Burada aktör Umut Karu ile tanıştım. Küçük ama sanat islerinin de döndüğü bir kompleks yapmış. Sanat galerisi, amfi tiyatro filan ve küçük bir oteli var. ‘Beraber belki bi yol buluruz, burayı ayağa kaldırırız’  dedi. Ben de ‘Tamam o halde üzerine kafa yormaya başlayalım’ dedim. Benim oralar acayip popülerleşmiş ama bu bölge pek bilinmiyor gibi. Bi instagram sayfası açmışlar. Youtube kanalları var. Sana gönderdim. Kayra ile vakit bulup bi ara bakarsanız harika olur. Özetle bir hikâye yaratıp burayı marka yapmayı çok istiyorum ama siz olmadan olmaz bu iş. Tatil sonu da konuşalım olur mu ablacım?”

İki kez, üç kez, dört kez dinliyorum mesajı. Sonra cep telefonunu arıyorum; iki kez, üç kez, dört kez çaldırıyorum açmıyor Zuhal. Ona bir sesli mesaj bırakmaya karar veriyorum.

“Nasılsın ablam? Ulaşamadım sana. Garanti yine bağda misafir ağırlarken duymadın beni. Biliyor musun, Arda gecen gece uyumadan yine seni sordu. ‘Zuhal bizi video ile arayamaz mı’ diyor. Kuşları anlatmıştım değil mi? Yavrular ayaklanmak üzere, hazirana kalmaz uçarlar yuvadan. Benim pek keyfim yok bu ara. İşle ilgili değil. O konuda her şey yolunda. Yorgunum çok. Bildiğin gibi işte. Everest’e tırmanış planlarına devam. Yine uykularımı kaçıracak bir meşgale buldum kendime.  60’ı birlikte kutlayamadık ama inan bu sene seninle baş başa bir Roma kaçamağı yapmayı çok isterdim. “

Göndere basıyorum.

Aylin Aslım tabii ya. Nasıl unuttum ki kadının adını? Değişik bir albüm yapmıştı elektronik müzik patladığında. Spotify albümleri arasında arayıp buluyorum. Gelgit’miş albümün adı. Rastgele bir şarkı seçiyorum. Tanıdık bir dost görmüş gibi seviniyorum.

“Senin gibi beni kimse sevmedi

Dönmedin gittiğin günden beri.”

Bir anda hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Son sürat dökülüyor gözyaşlarım. Pancake kokan mutlu, güneşli mutfağım 2000 yılının hayaletleriyle doluveriyor. Karşımdaki sandalyede Zuhal olsun istiyorum. Sakinleşene kadar ağlamamı beklesin, sonra gözlerime şefkatle bakıp “Geçecek güzelim. Alışacaksın” desin.

Telefonu öfkeyle elime alıp yeni bir sesli mesaj bırakmaya başlıyorum.

Çok özlüyorum abla. O anlattığın son mum gibi sönmeden yanıyor özlem. Bazen başka bir şeye değip alev alıveriyor. Bu sabah balkonda kahve içerken tutuştu yine. Eski evlerdeki sobalar gibi içime içime tepti dumanını. Başa çıkamıyorum özlemle. Filler misali geçiyor üstümden. Sen iyi ki doğdun benim canım. Nolursun bir kere rüyamda göreyim seni. Bir işaret ver bana olur mu? İyi olduğunu bileyim. Bekliyorum.

Saat 11.00 oldu. Çalışmaktan vazgeçiyorum bugün. Huzurlu uykulardan mustarip hırslı bir start up kurucusunun hiçbir zaman yapmayacağı o şeyi yapıyorum. Zerre vicdan azabı duymadan izin veriyorum kendime. Hızlıca ilki 12.00’de başlayacak beş toplantıyı başka güne erteliyorum. Ağlamaya devam ederek sümüklerimi çeke çeke yazıyorum mail’leri.

Bitince kahve termosunun dibini kafama dikiyorum. Artık yazı da yazamaz oldum diyorum içimden. Sonra hocamın lafı geliyor aklıma.

“Yazıya sığın.”

Sığınacak başka neyim kaldı ki zaten?

Uzun bir yürüyüş yapmaya karar veriyorum. Chelsea Pier’e kadar yürür gelirim. Ayakkabılarımı giyerken Zuhal göçtükten iki gün sonra yazdığım yazı geliyor aklıma. Koşar adım yatak odasına gidip kitaplıkta mavi kaplı defteri buluyorum. Çocukken yaptığım gibi alt bacaklarımı iki yana açıp W harfi gibi oturuyorum halıya.

Hızla her kelimesini ezbere bildiğim metni okuyorum içimden. Son cümleleri de sesli okuyorum.

“You are larger than life Zuhal Ablam. Artık hep benimlesin ama mevsim hep sonbahar. 15 Eylül 2023, Upstate New York 4.23 pm”

Defteri öylece yerde bırakıp zorlukla ayağa kalkıyorum.

Aralık kalan balkon kapısını kapatıp evden çıkmak üzereyken, hipnotize olmuş gibi durduğum yerde kalıveriyorum. Yavru kuşlar ürkek adımlarla balkonda dolaşıyor. Yuvadan çıktıklarına ilk kez şahit oluyorum. Kalbim sevinçle doluyor. Bu kez mutluluktan ağlıyorum. Güneş ışıkları nehrin üstünde vals yapıyor. Ilık bir rüzgâr esiyor.  Zuhal tok sesiyle kulağıma fısıldıyor.

“Hayat güzel, kuşlar uçuyor.”

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir