YUMURTA / Işık Demirtaş
YUMURTA
Daha önce kimsenin evinde kalmışlığı yoktu. Anneannesi, babaannesi, halaları, teyzeleri hiçbirinde kalmamıştı. Bu defa farklıydı. Bahçe içinde sadece yabani otların yeşilliğinin gölgelediği tek katlı eski ahşap bir evdi. Evin içinde eşya olarak sadece masa ve sandalyeleri hatırlıyor. Perde, tül, divan, koltuk örtü olup olmadığını fark etmiyor. Sadece iki oda var, girişte masa ve sandalyelerin bulunduğu avlu benzeri yer sayılmazsa. Odalardan birinde o kalıyor diğer odada ise üç farklı yaştan çocuğu ile o çocukları doğurduğuna inanmanın güç olduğu zayıf renksiz kadın. Hep konuşuyor mırıl mırıl ve kucağındaki bir çocuğu ile sürekli hareket halinde.
Belirli bir süre için oraya bırakıldığı dışında neden orada olduğunu bilmiyor.
Kadın konuşurken kendisine baktığı zamanlarda hafif gülümserken gözleri de irileşiyor gibi. Sanki bir şeyler söylemek istercesine yanına yaklaşıp İsmail diye fısıldıyor. İsmail kim ki? Sorusunu beklemeden alçak sesle sayıklarcasına anlatıyor: Aynı köyün çocuklarıydık. Çepeçevre dağların içindeki köyümüz kışın mahrumiyet bölgesiydi. Yeşeren baharla etrafı saran bin bir çeşit ağacın, otun, çiçeğin kokusuyla sarhoş olduğumuz zamanlarda sevdamız filizlendi. Evlendik, bir de çocuğumuz oldu. Köy mahalle olunca her şey farklılaştı. Başka birçok hane gibi oralarda barınamaz olduk büyük kente göçtük. Ortanca çocuğun sesiyle dönüp işaret parmağını dudağına götürüp dikey tutarak uzaklaşıyor. Konuk, demek İsmail bu evin babası diye düşünüyor. Acaba neredeydi?
Öten horozların sesleriyle sabah uyandıklarında evin içindeki çocukların sesleri neredeyse duyulmuyor. Dağınık kahvaltı masasında bir şeyler atıştırdıktan sonra kendilerini sokağa atan ev ahalisi kadının peşi sıra dolaşıyor. Kedilerin de eklendiği bu garip aile mahalleyi tavaf ederken anne, arada evlerin camlarında, kapılarında duran komşu kadınlarla bir şeyler konuşuyor. Sesler kayıp. Akşama doğru eve dönerken bakkaldan yumurta ve ekmek alınıyor. Kediler sabah katıldıkları yerlerden birer ikişer ayrılıyor. Yağa kırılan yumurtanın cızırtısıyla etrafa yayılan koku ev ahalisini masanın başına topluyor. Taze ekmeğin bandırıldığı yumurta çabucak tükeniyor. Kadın kendi çocuklarını yatırırken konuğa irileşen gözleriyle gülümsüyor. Bu defa İsmail’in nerede olduğunu anlatır mı acaba?
İşte gene usulca yanına yaklaşıyor. “İsmail nerede” sorusunu duyduğundan emin olamıyor. Duymuş. Mırıl mırıl: Büyük kente ilk geldiklerinde ellerindeki az parayla bir ev tutup başlarını soktuklarını, mahallede kendi köylerinden göçmüş komşularının yardımıyla İsmail’in bir at çiftliğinde iş bulduğunu anlatıyor. Önceleri atlarla birlikte olmak ona köyünden uzak kalmanın hasretini bir ölçüde unutturuyordu. Tüm gün çalışıyor atlarla severek ilgileniyor ancak aldığı para bir türlü yetmiyordu. Arazinin arka tarafında yeşillikler içindeki büyük hangara gönderildiği gün orada yarış için özel olarak bakılan atların var olduğunu anladı. Akşam yorgun argın eve geldiğinde yemek yerken o gün olanları anlatıyor hemen yatıp uyuyor sabah doğan güneşle birlikte kalkıp çiftliğe gidiyordu. Yeter ikinci çocuklarına hamile kaldığında hem sevindiler hem de yeni gelen bebekle artacak masrafların derdine düştüler. İsmail mahalledeki ve iş çevresindeki arkadaşlarına ek bir işe ihtiyacı olduğunu söyledi. Mahalledekilerin bazıları yurt dışına çıkıp mülteci olarak Avrupa ülkelerinden birine kapağı atma derdindeydiler. Ama bunu çok azı gerçekleştirebilmişti. Çiftlikte çalışanlardan bir grup etrafa çok fazla belli etmemeye çalışarak at yarışlarında bahis oynayarak işe başlamışlar, daha fazla kazanmak için de bitcoin / kripto para satın alarak farklı bahislerde oynamaya devam etmişlerdi. Epeyce para kazanıyorlardı. Ona da teklif ettiler. Bu para “kazanma” yönteminin iyi tarafının kimsenin kimin oynadığını, ne kadar kazanıp, kaybettiğini öğrenemeyeceğini söylediklerinde şaşkınlığı arttı. İsmail ilk maaşının bir kısmını bu bahislere yatırarak başlangıçta kazandı. Yeni gelen bebek uğuruyla gelmişti. Üçüncü bebek geldiğinde ise işler tersine dönmüştü. İsmail’in kripto bahsinde kaybetmesiyle tanımadığı bazı adamlar ona musallat olmuşlardı, peşini bırakmıyorlardı. En küçük çocuğun ağlama sesiyle Yeter gene sus işareti yaparak yanından ayrılıyor.
Ertesi sabah gene horozların sesiyle uyanma, dağınık masada yapılan kahvaltı sonrası ev ahalisi gene sokakta. Sokağa çıkınca ailenin peşine takılan kediler de aynı kediler. Bu defa öncekilere çok benzeyen yeni sokaklarda, evlerinin kapılarında camlarında duran bu kadınlarla yapılan konuşmalar. Sesler gene kayıp. Kadınların bazıları çay içerken Yeter de onlara eşlik ediyor. Oynamaktan toza bulanmış yorgun çocuklar ellerine tutuşturulan üzerine toz şeker serpilmiş kızartılmış sıcak hamuru tadını çıkara çıkara yiyorlar. Konuk çocuk onlardan büyük, oyunlarına katılmıyor ama hamuru severek yiyor. Gün sonunda eve dönerken kasaptan alınan kıyma da yumurta ve ekmeğe eşlik ediyor. Kediler sabah katıldıkları yerlerden birer ikişer ayrılıp kendi yollarına gidiyorlar. Eve girince el ayak yıkanıyor. Mutfaktaki sahanda cızırdayan kıymalı yumurtanın kokusuyla ev ahalisi masanın etrafına oturuyor. Karınlar doyunca tabaklar mutfağa taşınıyor. Kadın kendi çocuklarını yatırırken ona irileşen gözleriyle gülümseyince İsmail’in hikâyesinin sonunu daha çok merak ediyor.
İşte sessizce gelip oturuyor ve anlatmaya başlıyor. Peşindeki adamlar ve polis yüzünden artık eve de gelemiyor. Çiftlikte yeni işe alınan kaçak mülteciler daha düşük ücretle karın tokluğuna çalıştırıldıkları için İsmail’in önce parasını kestiler, sonra da işten atılınca çiftlik kâhyasının merhametiyle kaçak mültecilerle birlikte kalmaya başladı. Eline geçen parayı da mahalledeki komşuları aracılığıyla gönderiyor, onların aracılığıyla ailesiyle haberleşebiliyordu. İsmail’e neler olduğunu artık öğrenmişti. Yeter Bunları kimseye anatamıyorum. Sen de sakın kimseye anlatma diye fısıldıyor ve yatmaya gidiyor.
Sonraki günlerde hep yumurta, kıymalı yumurta, peynirli yumurta. Pratik, kolay ve doyurucu. Hafta boyu benzer sokak gezmeleri, aynı kediler, benzer tanışlarla fısıldaşmalar. Akşam yorgun argın eve dönüş. Artık iştah açıcı olmaktan çoktan uzaklaşmış yağda yumurta sahanına bandırılan taze ekmek bir odun parçasına benziyor. Masanın arka tarafındaki duvarda belli belirsiz hareket eden gölgeyi fark ediyor. Gölgeyle bir yakınlık kurmak isteği içini dolduruyor. Hepsi odalarına çekilip etraf sessizleştiğinde gelip onunla konuşacak.
Işıklar söndü, sesler uzaklaştı. Yatakta gözleri tavana dikili bekliyor. Ay ışığının karanlık tarafında kalan yatağından gördüğü kımıltılardan gözlerini alamıyor. Dağılmış bez lifleri gibi her biri farklı yöne hareket eden mercanlar suyun altında eğleniyorlar. Daha fazla bakarsa uykuya dalmaktan korktuğu için başını çeviriyor. Yatakta hafifçe doğrulup sessizliği dinliyor, tavanda salınan mercanlar da sessiz danslarını sürdürüyorlar. Kalkıp terliklerini giyiyor, odanın yarı açık kapısından masa ve sandalyeleri görüyor, o tarafa doğru yaklaşınca bir karaltı fark ediyor. Duvara düşen gölgesi incecik ufak tefek, ağzı kocaman açılmış, uzayan kollarıyla sarılan bir yılanı andıran kadını fark edip irkiliyor. Sessizce birkaç adım geri çekilip bekliyor. Gözlerini kadından alamıyor. Artık dayanamıyorum sensizliğe İsmail, sar beni hiç bırakma, diyerek duvardaki gölgeye yaklaşan kadının fısıltılarını işitiyor. Büyüyen gölgenin kadını kucakladığını ve frekanslarına parçalanır gibi dağılıp, yoğunlaşan kalın sesiyle işte buradayım hep seninle olacağım, üç tane çocuğumuz sana yetmiyor mu? Dediğini duyuyor. Öyle zor ki diye fısıldıyor kadın, çok seviyorum onları ama onlara bakmak büyütmek… Her gün yumurtalarımla onları yeniden yeniden dünyaya getirmek… Şaşkınlıkla geri geri odaya doğru uzaklaşıp kendini yatağına bırakıyor. Tavanda mercanların devinimleri yayılıp duvarlardan sarkıyor. Yatağına yaklaştıkça katılaşıp toprağa benzeyen mercanlar kulağına fısıldadıkları ninnilerle yorgun göz kapaklarını örtüyorlar.
Yıllar boyu yumurtayı ağzına süremeyen çocuk silik bir karabasan gibi geride kalan o bir haftayı her düşündüğünde içinde uyanan merak duygusunun kendisini terk edeceği anları özlüyor. Sonra karar veriyor o boşlukları dolduracak kurguyu kendisi yapacak. Yapıyor da.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
