Güngör Kibaroğlu

SÜRÜ VE KENDİN OLMAK

Friedrich Nietzsche, “Sürekli bir lider, çoban ya da kurtarıcı arayanlar zayıf ve hasta yapılıdırlar. Yetersizliğe, korkaklığa ve itaat etmeye erdem derler” diyerek insanlık tarihinin en köklü ve en trajik çelişkilerinden birini dile getirmiştir. Yüzyıllar değişir, rejimler başkalaşır, teknolojiler çağ atlar; ancak kitlelerin psikolojisi, o emniyetli ama karanlık konfor alanından kolay kolay çıkamaz. Nietzsche’nin dehası, tam olarak burada devreye girer ve bize erdem kisvesi altında saklanan acizliği gösterir.

İnsanoğlunun en büyük yanılgısı, kendi sorumluluğunu bir başkasının omuzlarına yüklediğinde özgürleşeceğini sanmasıdır. Sürekli bir çoban, bir kurtarıcı ya da karizmatik bir lider arayışı, aslında birey olamamanın getirdiği varoluşsal bir korkunun sonucudur. Kendi kararlarını vermekten ve bu kararların bedelini ödemekten korkan kitleler; korkaklıklarını ‘sadakat’, yetersizliklerini ‘itaat’, boyun eğmişliklerini ise ‘erdem’ olarak adlandırmaya bayılırlar. Oysa bu, ahlaki bir yücelik değil; zayıf ve hasta yapılı bir ruhun savunma mekanizmasından başka bir şey değildir.

Maalesef, toplumsal yapıların büyük bir kısmı bir sürü gibi hareket etme eğilimindedir. Sürüde olmak güvenlidir; ne yana gidileceğine çoban karar verir, tehlikelere karşı çoban tetiktedir. Birey, o kalabalığın içinde kaybolarak kendi iradesini çobana teslim eder. Ancak bu teslimiyetin çok ağır bir bedeli vardır: Gerçeğe kör olmak.

Sürü psikolojisi, hakikati değil, konforu ve uyumu ödüllendirir. Çobanın gösterdiği yönün uçurum olması önemli değildir; önemli olan herkesle birlikte aynı yöne yürüyor olmanın verdiği sahte aidiyet duygusudur. Bu yüzden kitleler, kendilerini rahatsız edecek, uykularından uyandıracak gerçekleri görmeyi inatla reddederler. Bu illüzyonun doğal bir sonucu olarak, tarihin her döneminde gerçeği haykıranlar hep aynı kaderi paylaşmıştır: Nefret edilmek.

Platon’un Mağara Allegorisi’ni hatırlayalım: Zincirlerini kırıp dışarıdaki gerçek dünyayı gören ve sonra mağaraya dönüp arkadaşlarına “Gördükleriniz sadece birer gölgeden ibaret” diyen adamı, mağaradakiler dinlemek yerine kurulu düzenlerini bozduğu için öldürmek istemişlerdir. Bugün de durum farklı değildir. Topluma çobansız da yürüyebileceğini, kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini söyleyenler, sürü tarafından birer bozguncu ilan edilir. Çünkü gerçeği duymak, aynaya bakmayı ve o aynadaki acizlikle yüzleşmeyi gerektirir. İnsanlar, yalanların getirdiği tatlı uykuyu, gerçeklerin getirdiği sarsıcı uyanışa tercih ederler.

İnsanlık tarihinde sürü psikolojisinin en güçlü görüldüğü alanlardan biri din, diğeri ise siyasettir. Çünkü siyaset sadece fikirlerle değil, kimliklerle ilgilidir. İnsan bir fikre değil, bir gruba ait olmaya başladığında düşünmeyi bırakır. Artık doğruyu değil, kendi tarafının söylediğini savunur. Siyasetin en tehlikeli tarafı da tam olarak budur, İnsanı birey olmaktan çıkarıp taraftar yapar.

Taraftar düşünmez, savunur; birey ise savunmadan önce düşünür.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde insanlar artık bir fikri doğru olduğu için değil, kendi partileri söylediği için doğru kabul ediyor. Aynı cümleyi karşı taraf söylese canla başla karşı çıkacak olanlar, kendi tarafları söyleyince alkışlıyor. Politik tartışmalara bakın; insanlar konuşmuyor, slogan atıyor. Dinlemiyor, sadece karşısındakinin cümlesini bitirmesini bekliyor ki ezberlediği kendi sloganını haykırabilsin. Amaç gerçeği bulmak değil, kendi sürüsünü kaybetmemektir. Sürüyü güdenler her gün bağıra çağıra yalan söylerken, sürüden biri çıkıp “Kral çıplak!” dediğinde dışlanır ve cezalandırılır.

Sosyal medya ise bu sürü psikolojisini daha da görünür ve vahşi bir hâle getirmiştir. Bir olay meydana geldiğinde, insanlar henüz olayın ne olduğunu bile öğrenmeden tarafını seçiyor. Ardından o tarafın ürettiği algıları paylaşıyor, aksini gösteren tüm kanıtları görmezden geliyor. Bir süre sonra aynı ülkede, aynı gökyüzünün altında yaşayan insanlar, bambaşka gerçeklik illüzyonlarında yaşayan yabancılara dönüşüyor. Oysa gerçek taraf tutmaz, gerçek partili değildir, gerçek kalabalığın ses perdesine göre değişmez. Sürü için gerçek önemli değildir; önemli olan birlikte bağırmaktır.

Tarih boyunca muktedirler bu psikolojiyi çok iyi kullanmıştır. Düşünen toplum yönetilmesi zor bir toplumdur; oysa slogan atan toplum kolayca manipüle edilir. Düşünen insan soru sorar, sorgular, itiraz eder; sürü ise sadece alkışlar ya da yuhalar. Bu kolaycılık yüzünden toplumlar keskin hatlarla ikiye bölünür: Bir taraf diğerini vatan haini, öbürü ise karşı tarafı cahil ilan eder ama kimse dönüp kendine şu soruyu sormaz:

“Ben gerçekten düşünüyor muyum, yoksa sadece ait olduğum grubun düşüncesini mi tekrarlıyorum?”

İnsan için en zor şey tarafsız olmak değildir; en zor şey kendi tarafını da eleştirebilmektir. Çünkü sürü mutlak sadakat ister, birey olmak ise dürüstlüğü gerektirir. Sürüde kalmak için bazen yanlış olduğunu bile bile susman gerekirken; kendin olmak için, bazen yalnız kalmayı göze alman gerekir.

İşte bu yüzden dünyada gerçek aydınlar, düşünürler ve yazarlar hiçbir zaman tam olarak bir grubun, bir mahallenin adamı olmamışlardır. Çünkü bir gruba ait olduğun anda özgürlüğünün bir kısmını teslim edersiniz. Size neyi alkışlayacağınızı, neye kızacağınızı yavaş yavaş öğretirler. Bir süre sonra kendi özgün düşüncenizle size dayatılan fikri ayırt edemez hâle gelirsiniz. Bu aidiyete direnen gerçek aydınlar ise tarih boyunca hep cezalandırılmış; yakılmış, asılmış veya zindanlarda çürütülmüşlerdir. Ne yazık ki lidere mutlak itaat etmek uğruna masum canlara kıyanları da gördü bu dünya.

İnsan bazen bir ideolojinin, bazen bir partinin, bazen bir liderin veya bir kalabalığın içinde kendini kaybeder. Kalabalığın içinde kaybolmak, yalnız kalmaktan daha az korkutucu geldiği için çoğu insan bu esaretin farkına bile varmaz. Oysa insanın en büyük cesareti yalnız kalabilmesidir. Kalabalık yanlış yolda giderken kenara çekilebilmesi, kendi tarafı yanlış yaptığında bunu yüksek sesle söyleyebilmesidir.

Gerçek özgürlük sadece bir seçim yapmak değildir; gerçek özgürlük, seçtiğini de eleştirebilmektir. Hayattaki en büyük başarı, bir grubun adamı olmadan, bir fikrin insanı olabilmektir. Sürü size sahte bir kimlik verir ama kendin olmak size sarsılmaz bir karakter kazandırır. İnsan hayatta kimliğiyle değil; karakteriyle ve geride bıraktığı duruşuyla hatırlanır.

Nietzsche’nin bu sarsıcı tespiti, karamsar bir tablodan ziyade güçlü bir uyanış çağrısıdır. Unutmamak gerekir ki kalabalıklar sadece tarih yazar gibi görünür; ancak tarihi kökten değiştirenler her zaman sürüden ayrılma cesaretini gösteren o asil azınlıktır.

İtaati erdem sayan o hasta yapıyı tedavi etmenin tek yolu; sorgulamak, düşünmek ve gerçeği söyleyenlerden nefret etmek yerine onlara kulak verebilme cesaretini göstermektir. Kurtarıcı bekleyenler her zaman köle kalmaya mahkûmdur; gerçek kurtuluş ise insanın kendi iradesine ve aklına sahip çıkabilmesinde gizlidir.

Şimdi asıl soru şudur: Kalabalığın içinde, konforlu ama iradesiz bir sürü hayatı mı yaşayacaksınız; yoksa kendi yolunuzda, yalnız ama gerçek bir insan olmayı mı seçeceksiniz?

Daha fazla deneme yazıları okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir